ORUÇ BİR AÇLIK GREVİ Mİ?
Çok yönlü ve ayrıntılı bir cevap beklediği açıkça anlaşılan bu soru, ilim erbabını gerçekten meşgul etmelidir. Ramazan münasebetiyle akla gelen bu soru ile birlikte orucun günümüzde sırf bir açlık yarışı olarak zihinlere yerleştiği meselesi üzerinde durmak gerekiyor.
İslâm kaynaklarındaki kurallarına uygun olarak bu ibadeti yerine getirenlerle onu bir gelenek, ya da milli bir değer olarak algılayanlar arasındaki düşünce farkını eğer hak ile batılın yarışı gibi düşünecek olursak, bu yarışta bir şike bulunduğunu söylememiz mümkündür. Oruç ile bu fransızca sözcük arasında bir ilişki kurmak mümkün gibi gözükmese de bu derece aykırı iki değerlendirmeye konu olabilmesi ihtimali, insanı ister istemez böyle düşündürebilmektedir. Şike; esasen –yayagın olarak bilindiği üzere- maçlarda yapılan gizli sahtekârlığa verilen bir isim; ne varki -manevî havasından uzak- salt bir açlık yarışına dönüştürülmüş olan oruç, bu sözcüğü çağrıştırabilmektedir. Oysa oruç tutmak ne bir oyun, ne de oyun anlamında bir yarıştır. Olsa olsa, Allah'ın rızasını kazanmada bir yarışı akla getirebilir.
- Bu hayırlı amel, ne zaman sırf bir açlık yarışına dönüştürüldü?
Bizi meşgul etmesi gereken soru, elbette ki bununla sınırlı değildir. Toplumumuzun, özellikle din konusunda iyiden iyi bulanmış olan zihnindeki karmaşa, bizi bugün cevap bekleyen binlerce soru ile daha karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır. Öyle ki alimler, araştırmacılar ve sosyologlar bu korkunç kaos karşısında adeta yenilgiye ve hayal kırıklığına uğramış gibi susmayi tercih etmektedirler. Onun için -ne yazık ki- meydanı boş bulmuş bir sürü ilâhiyatçı, gazeteci ve toplum mühendisliğine soyunmuş meraklı adamlar bu boşluğu doldurmaya çalışmaktadır. Çünkü Türkiye'de din, artık gelenek ve görenekten ayırt edilememektedir. Bu ülkede din, tarih ve milliyetçilikle o kadar karıştırılmıştır ki örneğin; Kur'ân-ı Kerim, Cami, oruç, namaz, Cuma, bayram, kurban ve şehitlik gibi sırf İslâm'a ait orijinal kavram ve kurumlar birer milli değer olarak halk tarafından algılanmaktadır. Nitekim Milli bayramlarda bazı camilere bayrak asılmaktadır. Açıkça gözleniyor ki İslâmî kurumlar, Türkiye'de evrensel anlamlarını artık tamamen yitirmişlerdir. Keza; vatan, bayrak, İstiklâl Marşı, ölmüş insan, türbe, anıt mezar, cenaze arabası, anma töreni, Cenaze marşı, Milli, Türk Tanrısı, mumya, ölünün kırkı, elliikisi, helvası, üfürük, sihir, fal, kehanet, tesbih, takke, dergâh, külah, tekke, ayin, sema, İlâhî, Türk sanat müziği, «hu çekmek», rabıta, cemevi, kandil, mevlit, padişah, tuğra, mehter marşı, Fatih, Kaninî, Yavuz, Mimar Sinan, Ulubatlı Hasan, Yunus Emre, Kosova meydan savaşı ve Kurtuluş savaşı gibi daha yüzlerce tarihsel, mistik ya da mitolojik isim, kavram ve eylem de İslâm'a bulaştırılmıştır. Bunlara ruhânî, dinsel ve kutsal nitelikler kazandırılmıştır.
İşte bu karmaşanın içinde, oruç konusunu sırf İslâm'a ait özgün bir kavram ve kurum olarak ele almak oldukça güçtür. Çünkü oruç, ne zamandan beri salt bir gelenek olarak algılanmaya başlamış ise (ki bu yanlışın ta baştan beri yapıldığı olasılğı çok büyüktür), o zamandan çağımıza değin bu ibadeti ait olduğu yere yeniden iade etmek mümkün olamamıştır. Yani açıkça ifade etmek gerekirse; bu toplumun geçmişleri, yüzyıllar önce orucu hangi zihniyet ve yaklaşımla algılamış iseler bu tutum, kuşaklar boyu zamanıza kadar devam etmiştir.
Ama «yanlış hesap bağdattan döner» demişler. Yaklaşık bin yıldır bu coğrafyadaki insanın–oruçla ilgili yanlış kanaaleri gibi- günümüze dek bir türlü irdelenmemiş daha nice dinsel sorunlar var ki bugün artık dikkat çekmektedir. Çünkü Türk insanı özellikle son 50 elli yıldır okuma yazmanın ne kadar önemli olduğunun farkına varabilmiş ve kaydettiği açılım sayesinde hiç değilse geçmişe ait yanlışlar hakkında yapılacak açıklamaları kısmen de olsa anlama olanağına kavuşabilmiştir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 1961 yılında bastırılan meal sayesinde Türk toplumu Kur'ân-ı kerimle ilk kez doğrudan temas sağlayabilmiştir.[1] Ancak toplum yaklaşık elli yıldır bu tanışmanın şokunu atlatmış değildir.
Oruç kavramının, İslâm'daki kaynaklarına uygun olarak Türkiye'de eskiden beri algılanamadığını kanıtlayan çarpıcı olaylar her yıl Ramazan ayında ve gürültü patırtı içinde yaşanır. Her yıl Ramazan ayında, İslâm'ın onurunu zedeleyen ve Türkiye'deki mü'min azınlığı rahatsız eden bildik olaylar pervasızca yinelenir. Daha önceki Ramazanlarda görmüş olduğumuz manzaraların aynısını görür ve onları çok doğal, uygun, hatta gerekli gibi görerek seyreder geçeriz. Kanıksadığımız bu kalıplaşmış çarpıklıkları hayatımızda defalarca yaşarken kendimize herhangi bir soru yöneltmeyi hiç mi hiç düşünmeyiz. Oysa sorulacak o kadar çok şey ve cevaplandırılması gereken o kadar çok soru var ki şimdi bunların birkaçını bile duyduğumuzda hayret içinde kalacak ve bu soruların gerçek anlamdaki yanıtlarını eminim ki çok merak edeceksinizdir.
Soru üretmek, soru yöneltmek ve sorgulamak; bilgi, görgü, kültürel seviye, deneyim ve mantık ister. Soru sorabilmek, başlıbaşına bir hüner, bir beceridir. Çünkü eğer gördüğümüz doğrular ve gerçekler arasına karışmış bazı yanlışlıkları seçemiyorsak, elbette ki mevcut manzarayı sorgulama becerisini gösteremeyiz.
Ramazan ayını idrak ettiğimiz her defasında birçok doğrunun yanında yanlış ve İslâm'a tamamen aykırı bazı inanış ve uygulamalara da ne yazık ki tanık olduğumuzu bu münâsebetle ifade etmek gerekir. Bu yanlışlık ve aykırılıkların neler olduğuna dokunmadan önce orucun böyle durumlarda bize ne gibi görevler yüklediği noktası üzerinde esasen durmamız çok lüzumludur. Çünkü orucun asıl anlamı burada ortaya çıkmaktadır.
Oruç bizlere öteden beri belli kalıplar içerisinde aşılanmış ve benimsetilmiş olduğu üzere, mistik ve pasif bir açlık geleneği değil, tam tersine aktif, uyarıcı, eğitici ve bilinçlendirici bir evrensel ibadet şeklidir. Oruç da aynen namaz gibi, hac ve zekât gibi oldukça canlı ve hareketli bir ibadettir. Özellikle uyarıcı fonksiyonu ve stratejik anlamıyla oruç, mü'min kişide –aynen öbür farzlar gibi- cihad ruhunu zinde tutan etkin bir pratiktir. Nitekim oruç tutan mü'min kişi, özellikle iki farklı yönde pozisyon almak suretiyle ancak bu ibadeti gerektiği gibi yerine getirmiş olabilir. Bunlardan birincisi; ilâhî emirlerin –istisnasız-, tamamına uygun davranış biçimleri sergilemek, ikincisi ise; -yine istisnasız- tüm yasaklardan titizlikle sakınmaktır. İşte orucun temel fonksiyonu budur.
Yemekten, içmekten, yakışıksız ve yararsız lâf etmekten, nefsimizin çektiği birçok şeyden sakınarak tuttuğumuz orucun, aslında çok önemli anlamları vardır. Ama ne yazık ki, -uyarıcı ve eğitici özelliği ile pozitif yönlendirici bir potansiyele sahip- bu önemli ibadet, yüzyıllardır Türk muhitlerinde bir milli gelenek havası içinde uygulanmaktadır. Onun için bu müstesna ibadeti ne gerçek niteliği içerisinde algılayabiliyoruz, ne de amaçlarına uygun bir bilinçle oruç tutabiliyoruz.
İslâm'ın bütüncül yapısını göz önünde bulundurduğumuz zaman (ki son derece önem taşıyan bu noktayı ciddiye almak zorundayız), orucu namazdan, hacdan ve zekâttan ayırmamız mümkün değildir. Bu ilgiyle altını çizerek belirtmek gerekir ki, son seksen yıldır coğrafyamızda İslâm'ı sistematik bir şekilde aşındırmaya çalışan odakların en önemli hedeflerinden biri de bu ibadetler arasındaki güçlü bağı çözerek, toplum ile İslâm arasında eskiden beri var olan uçurumu biraz daha derinleştirmek olmuştur. İşte orucun bize en büyük yararı, bu odakların saçtığı tehlikeler karşısında onun bir uyarıcı olarak gereken refleksi göstermemize kaynaklık etmesidir. Eğer orucu geleneksel bir açlık yarışı olmaktan çıkarır, onu bu özelliği içinde özümseyerek sindirebilirsek, bu ibadet işte o zaman işlevini gerçek anlamda yerine getirmiş olacaktır. Yani, uyarıcı fonksiyonunu devam ettirecektir.
Onun için vicdanımız ile ibadetimiz arasında sağlam, bilinçli ve sürekli bir ilişkinin varlığı kesin derecede şarttır. Çünkü oruç, Allah Tela'nın, helâl şeyleri bile istediği zaman yasakladığında, O'na tam teslimiyetle boyun eğmek zorunda olduğumuzu bize öğreten çok özel bir ibadet biçimidir. Aynı zamanda yasaklarından sakınmak, nefsimize, şeytanımıza ve düşmanımıza karşı direnmeye de bizi hazırlayan bir eğitim sistemidir. Orucu, (ve tabiatıyla öbür farzları da) böyle bir bilinç ve duyarlılıkla kavrayabilirsek ve bu kavrayışla eğer oruç tutarsak, işte o zaman ibadetimiz anlam kazanacaktır. Bu ise –biraz önce belirtildiği üzere- ibadetimiz ile vicdanımız arasındaki ilişkinin sağlam, içten, bilinçli, sürekli ve esaslı bilgiye dayalı olmasına bağlıdır. Burada özellikle niyetimiz ile bilgi düzeyimiz arasındaki alâkanın son derece önemli olduğunu vurgulamamız gerekmektedir. Çünkü niyeti ne kadar temiz ve samimi olursa olsun, kişi eğer yaptığı ibadetin kendisine ne gibi mesajlar verdiğini, kendisine ne gibi görevler yüklediğini kavrayabilecek bir zihin aydınlığına sahip değilse; keza, bu ibadetin hangi kaynaklara dayandığı, (örneğin; orucun hangi ayet ve hadislerde geçtiği, ayetlerin yorumları ve nüzul sebebi), günümüze kadar nasıl intikal ettiği, amacından saptırılmış ise nedenleri, başka dinlerdeki oruçla karşılaştırılınca ne gibi farklar gördüğüne ilişkin eğer yeterli bir bilgi birikimine sahip değilse, ibadetini sekteye uğratacak nedenlere ve koşullara, ya da ibadetini hedef alacak örgütlere ve odaklara karşı nasıl korunabilecektir! Bu mümkün müdür?
Eldeki verilere bakılacak olursa toplumun ancak son kırk yıldır Kur'ân-ı Kerimle doğrudan temas kurabildiği bir ülkede, -değil halkın tümünün-, küçük bir grubunun bile bu niteliklere sahip bulunduğuna acaba kendimizi inandırabilir miyiz? Gerçek bir mü'minin, bilgiden bu derece yoksun olması, böyle bir ortamda yaşadığının farkına varmıyor olması düşündürücüdür. Kur'ânî değerlerin milyonlarca insan tarafından –bilgisizlik nedeniyle de olsa- göz göre göre amacından saptırılmasına, bununla birlikte çeşitli çıkarcı gruplar tarafından oruç gibi yüce bir değerin sömürü aracı haline getirilmesine ve yozlaştırılmasına bir mü'min seyirci kalamaz. Evet vurgulamak gerekir ki hiç bir mü'min bu risk karşısında suskun ve hareketsiz kalamaz.
Oruç, bir mü'min için büyük önem taşıyan İslâmî eğitim sisteminin temel dinamiklerinden biridir. Orucun başlı başına bir terbiye kaynağı olduğunu söyleyebiliriz. İslâm alimleri orucu bu yönü ile tarih boyunca işlemiş ve zengin bir oruç kültürünün oluşmasını sağlamışlardır. Onu hedef haline getiren neden de buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü ona yüklenebilecek aykırı anlam ve yorumlarla sağlanacak aşınma, bilinçsiz muslim kişinin İslâm'a ve onun kurumlarına karşı tutumunu kolayca değiştirebilir.
Oruç, mü'min bireye sağlıklı, doyumlu, uyanık, dirençli ve başarılı bir kişilik kazandırmada büyük katkısı olan pedagojik bir kurumdur. Batılılara ait modern pedagojinin, kişiye veremediği psikolojik direnci oruç, mü'min kişiye kazandırabilmektedir. Çünkü Batı pedagojisinde Allah rızası için belli bir zaman dilimi dahilinde ve belli koşullarla nefsin, şeytanın ve düşmanın saldırılarına karşı direnme yöntemi yoktur. Ama oruçta bunun en mükemmel şekli vardır. Bu ise İslâm karşıtı kişi ve grupları huylandırmaktadır.
İslâm'daki ibadetlerden herhangi birine karşı var olan kötü niyetler, temelde İslâm'ın bütünlüğüne karşı da aynen sözkonusudur. İslâm (kendi bütünlüğü içinde) nasıl «ya hep ya hiç» ise, onun herhangi bir cephesine karşı güdülen kuşku veya düşmanlıklara da yine «ya hep ya hiç» nazarı ile yaklaşmak gerekir. Anlatılmak istenen şudur; Bir kişi, bir örgüt veya bir rejim; eğer Kur'ân-ı Kerî'mi ayıklayarak, hakkındaki tutum ve tavrını açıklıyorsa bu yaklaşım, Kur'ân'a karşı kesin ve açık bir düşmanlıktan farksızdır! Çünkü orucu hedef olarak seçen kişi ve kitleler, namazı, haccı veya zekâtı hedef seçmekte herhangi bir engel tanımazlar. Bu nedenle orucu öbür ibadetlerden soyutlamak mümkün değildir. Mesele işte bu kadar ciddidir!
Oruca kim karşı çıkmış, kim karşı çıkabilir demeyin ve acele etmeyin! Elbette ki hiç bir düşman, mü'minin karşısına çıkarak ona «sen oruç tutamazsın!» diyecek kadar açık bir aptallık örneği göstermez. Ancak sırf oruca karşı hazırlanmış ve özellikle son seksen yıldır uygulamaya konmuş komplolar vardır ki bunları ayrıca irdelemek gerekir. İşte bu ilgiyle biraz önce işaret edildiği üzere cevaplandırılması gereken birçok sorudan bazılarına burada yer vermek suretiyle oruca yönelik tehlikelerden –sınırlı da olsa- biraz söz edilebilir. Bugün otuz kırk yaşlarında olanların bile zor hatırlayabileceği «bir haberi» o yılların ramazan ayları boyunca gazetelerden hemen hergün okumak mümkündü. Bu olay nedir? Birinci soru bu olsun.
Günümüzde çok ender olarak duyduğumuz bu haber; sözde oruç tutmayanların tartaklandığına ya da aşağılandığına ilişkin çeşitli dedikodulardı. Gerçekmiş gibi yayınlanan bu haberlerin büyük kısmı, önceden hazırlanmış çeşitli senaryoların uygulamasından ibaretti. Bir kısmının ise hiç bir aslı ve esası yoktu. Ancak bunları basit birer dedikodu, ya da okur sayısını artırmak için gazeteye karşı ilgi toplama (rating) yöntemi gibi değerlendirmek büyük saflık olur. Çünkü aslında bu tür haberler, oruç ibadetine ve oruçlu insana karşı «belli odaklar» tarafından özel surette tertiplenmiş komplolardan başka bir şey değildi. Güdülen amaç ise, bir yandan haberi duyan oruçlu insanı rahatsız etmek; ona, her an mercek altında olduğu hissini vermek ve psikolojik bir linçle onu sindirmek; öbür yandan da orucu –dolaylı yolla- aşağılayarak toplum nazarında bu ibadeti bir dalaşma ve kavga konusu haline getirmek, onu basitleştirip sıradanlaştırmak ve sonuç olarak onu savunmasız hale getirmek idi.
İslâm'ın bütünlüğüne ya da kurumlarından herhangi birine karşı girişilmiş her türlü saldırının temelinde işte bu anlayış yatmaktadır. Bu düşünce, hızını kaybetmeden günümüzde de baskısını sürdürmektedir. Ancak yöntemini değiştirmiş, çok daha sinsi niteliklere bürünmüştür. Örneğin; vaktiyle heykeletaparların fanatik tipleri; «İşte camiler, gidin oralarda istediğiniz kadar namaz kılın, namazınızı orucunu engelleyen kim!» şeklinde sık sık mü'minlere psikolojik linç uygular hakaretler yağdırırlardı. Çünkü onlara göre mü'min kişi ikinci sınıf vatandaştı. Mü'minlerin ibadet özgürlüğü, egemen laikçi azınlığın tamamaen tekelinde idi. Günümüzde de bu aynen devam etmektedir. Şu varki; vaktiyle dışa vurdukları acımasız ve sert tutumlarını şimdilerde daha politik ve daha dikkatli bir izleme ile sürdürmektedirler.
Bu tutum, potansiyel bir tehlike olarak kabul edilse bile, İbadetlere karşı belli bir kesimin zihninde yatan düşmanlığın nedenleri, tarihi ve kaynakları hakkında toplumun bilgisizliği çok daha büyük bir tehlikedir. Araştırmacıların bile bu tehlikeyi gizlice izliyor olmaları kaygı vericidir. Toplumun geneli ise bu önemli noktaya karşı oldukça ilgisizdir. Nitekim oruca ve oruçluya karşı neredeyse yüzyıllık bir süredir Türkiye'de düzenlenen gizli ya da aşikâr hiç bir saldırının, hiç bir aşağılamanın, hiç bir aşındırma ve sömürme girişiminin içyüzünü kimse merak etmemektedir.
İslâm'daki özgün oruç kültürünü dejenere eden onemli bir gerçeği deşifre edebilmek için örneğin şu soruya cevap arayabiliriz;
- Lâikçiler, solcular, tarikatçılar, ırkçılar, hatta bazı şamanıst Türkmenler ve birçok heykeletapar mitüdist bile aynen mü'minler gibi Ramazanda oruç tutarlar. Peki bu insanlar, İslâmî kurallara uygun ve geçerli bir oruç tutabilmek için İslâm'ın bütünlüğüne inanmanın kesin bir önkoşul olduğunu bilmiyorlar mı? Çünkü bu önemli ilkeyi bilmek için ne fakih, ne müctehid ne de allâme olmak gerekir. Ama bu soruya kim yanıt verecek? İşte bu da ayrı bir soru!
Bilindiği üzere «din sömürüsü» tabiri, Türkiye'de çok sık tekrarlarla duyulur. İlginçtir ki bu tabiri en çok kullananlar, dini en çok sömüren laikçi Mitüdist'lerdir. Çünkü bunlar hem –yabancısı oldukları- İslâm'ı, hem de kendi dinleri olan «Milli Türk Dini»'nin kutsallarını sömürüye alet ederler. Türkiye'de akılları durduran çelişkilerden biri de budur. Aynı zamanda Judeo-Chretien kültürünü bu ülkede yaygınlaştırmak için rol üstlenmiş olan bu egemen sınıf, elinde bulundurduğu devlet olanaklarını ve medyanın büyük kısmını da kullanarak İslâm'a ve mü'minlere karşı sürdürdüğü psikolojik savaşın bir numaralı sloganı olarak bu tabiri her münasebette kullanmaya özen gösterir.
Bir Hıristiyanın, bir Yahudinin ya da bir Budistin Ramazan ayında –aynen mü'minler gibi- oruç tutması ne kadar ilginçse; ya da bir mü'minin Pazar günleri gidip kilisede ayinlere katılması ne kadar tuhaf, çarpık ve ilginçse, heykeletapar bir Mitüdist'in de mü'minler gibi ramazanda oruç tutması o kadar ilginçtir. Bunun mantıklı hiç bir açıklaması da yoktur. Oruç tutarak dini sömürmenin, belki tüyleri ürpertecek tek örneği budur. Onun için Türkiye'de din sömürüsü en önemli sorunların başında gelmektedir. Bu sömürü, o kadar ileri kertelere vardırılmıştır ki tarikatçılar bile egemen laikçilerin baskısı altında belli günlerde Milli Türk Mabedine Mitüdistlerle omuz omuza ibadet için gitmek zorunda bırakılırlar ve orada, kim bilir ne büyük stres altında kalarak ayine katılırlar. Bu yüzden en soğuk günlerde bile ter içinde mabetten çıkarlar.
Bilindiği üzere, genelde gözlemlenebilen dinsel davranışlar ancak din sömürüsüne konu olabilir. Böyle bir özelliği olmayan oruç acaba din sömürüsüne alet edilebilir mi?
Bu sorunun cevabı biraz sonra zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır, ama bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki dinin, İslâm'la ilişkilendirilen insanlar tarafından ancak sömürüldüğünü, öbür dinlerin ise sömürüye açık olmadığını sananlar çok büyük bir yanılgı içerisindedirler. Öyle ki bu yanılgı, sıradan ve basit bir bilgisizliğin değil, fakat karanlık bir cehaletin de ötesinde trajikomik bir aptallığın ya da beceriksizce sergilenen bir kurnazlığın sonucu olarak ancak ortaya çıkabilir. Çünkü yalnızca dindar geçinen çıkarcı insan değil, aynı zamanda dinsiz insan da kutsal değerleri sömürü için kullanabilir. Nitekim Türkiye'de İslâm'ın sıkça ve çok yaygın olarak sömürüye alet edilmesi eylemleri, İslâmla hiç bir ilişkisi bulunmayan insanlar ve gruplar tarafından yapılmakta ve sürdürülmektedir.
Özellikle orucu din sömürüsüne alet edenler, İslâm'a karşı müslümanlığı kışkırtmaya çalışan militan gruplardır. Bunların hepside müslümandır, aralarında bir tek mü'min ve muslim yoktur. Bu ülkede yaşayan mü'min-muvahhid azınlıktan ise hiç bir fert dini sömürmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Çünkü İslâm zaten onların yaşamını tümüyle kuşatmaktadır. Öyle ki mü'min kişi -gaflet içinde bile olsa- içgüdüsel olarak onun İslâm ile irtibatı devam eder.
İlginçtir ki oruç tutmaları için hiç bir neden bulunmayan ırkçı Müslümanların hemen tamamı, tarikatçı müslümanların (istisnasız) tamamı ve çeşitli lâikçi, mitüdist ve solcu müslümanların bir çoğu oruç tutmaktadır! İşte din sömürüsünün en çarpıcı tablosu budur. Halbuki biraz önce de ifade edildiği gibi; geçerli bir oruç için İslâm'ın ve Kur'ân'ın bütünlüğüne inanmak şarttır. Aksine oruç tutanın niyeti ve amacı başka bir şeydir.
Oruç acaba bir açlık grevi midir?
Bu sorunun ne kadar önemli olduğunu anlayabilmeniz için 1930-1950 yılları arasında, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgesinde oruçlu hastaların başvurduğu bazı doktorlar tarafından ne ağır hakaretlere uğradıkları hakkında birşeyler dinlemeniz gerekir. Hiç değilse şu kadarını kaydedelim ki; bu hastalardan örneğin; bacağındaki bir çıbandan şikâyeti olana bile doktor sert ve tehditkâr bir ses tonuyla önce «oruç tutuyor musun?» diye bir soru yöneltirdi. Verilen bu göz dağı üzerine sinen hasta eğer «evet» diye bir cevap verme cüretinin gösterebilirse doktor, ondan kendi yöntemiyle çok acı bir intikam alırdı. Ne mi yapardı? Önce moralini çökerttiği bu hastasının reçetesine pek lüzümlu olmayan ama zararı da dokunmayan aspirin gibi birkaç tür ilaç yazardı. Böylece hem hastasına fazla harcama yaptırır, hem de oruçlu olması gereken gündüz saatlerinde bu ilaçlardan bir kaç kez almasını sıkı sıkı tembihlerdi!
Oruç tutan mü'minlere bu tür manevi işkenceleri reva görmenin vaktiyle yeri, fırsatı, koşulları ve adeta bir modası vardı. Bu tür uygulamaların günümüzde yürüyemeyeceğine artık inandıkları içinder ki bu insanlar manevi işkence sistemlerini değiştirdiler, hatta modernleştirdiler. Şimdilerde «Ramazan sofraları», «Osmanlı Sofrası», «Özel iftar menüleri» ve yoksullara yardım kampanyaları adı altında ortama romantik ya da insanî havalar vererek mideye hitap eden veya riyakârlığı özendiren nefsi kışkırtıcı nostaljik sloganlarla oruçluyu hipnoza sokan yepyeni bir sömürü edebiyatı geliştirilmiştir.
İlginçtir ki otuz kırk yıl önceki dönemin doktorları, bugün olduğu gibi –dil, din, ırk ve kültür ayırımı yapmadan- insanlara sağlık hizmeti vereceklerine ilişkin «Hipokrat yemini» ederek, mezun olmuşlardı. Bir yandan Türk kökenli İbni Sina ile övünürken, öbür yandan Yunanlı Hipokrat gibi yemin ederek mezun olan bir doktorun ruhsal durumu ve zihniyeti kim bilir ne kadar karışıktır!
Buna benzer binlerce çelişkinin yaşandığı Türkiye'de insanlar, altında ezildikleri kimlik bunalımının şiddeti altında belki din sömürüsüne baş vurarak biraz rahatlamak istiyor olabilirler. Böylesi korkunç çelişkiler sarmalı içinde yüzen bu coğrafya halkının İslâm'ı ve (oruç, namaz, hac ve zekât gibi) onun yüce kurumlarını, Kur'an'daki gerçek anlam ve nitelikleri içinde nasıl keşfedebileceğini kestirmek son derece güçtür. Dolayısıyla bu ülkede yaşayan mü'min ve muslim kişi, din anarşisinin tavana vurduğu günümüzün karmaşası içinde İslâm'a ve onun yüce kurumlarından biri olan oruca bağlılığını korumada zorlanacaktır. Onun çok dikatli olması gerektiğini bu münasebetle bir kez daha vurgulamakta yarar vardır.
Mü'min kişi, elbette ki başta Allah Tealâ'nın rızası için otuç tutacaktır, ancak bu suretle aynı zamanda oruç sömürücülerine ve oruç düşmanlarına karşı, yaptığı ibadetin bir tür açlık grevi olduğunu da asla unutmamalıdır!
Araştırmacı – Yazar
[1] Lâtin harfleriyle basılmış meâllerden, halkın elinde bulunan nüshalar arasında 1960'tan öncesine ait tarih taşıyan onaylı herhangi bir meâl nüshasına rastlanmamıştır.