DİPLOMA DEĞİL, BİLGİ, AHLAK VE İCRAAT ÖNEMLİDİR.

 

Toplumu aydınlatmak, bilgilendirmek ve eğitmek hayati öneme sahip bir meseledir. Günümüz Türkiye'sinde bu mesele ile ilgili çok büyük sorunlar yaşanmaktadır.

 

Ancak Türkiye'de «Milli Eğitim» mekanizması kelimenin tam anlamıyla iflas ettiği için, burada herhangi bir çağrışımla bu kuruma ilişkin bir görüş veya öneride bulunmak esasen abesle iştigal etmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla bu kurumu ve onun, aynı zamanda alt yapısını oluşturduğu Yök'ü tamamen yok sayarak eğitim konusunu ele almak gerekir.   

 

Nitelikli insan yetiştirmenin Türkiye'de bu iki kurum yüzünden tıkanmış olan yolunu açabilmek, günümüz şartlarında hemen hemen imkansızı başarmak gibi bir şeydir. Ne varki bu coğrafyada yaşayan halk, mevcut engelleri aşarak aydın bir dünyaya kavuşmak zorundadır da. Ancak herşeyden önce bu amaçla görev ve sorumluluk alacak kadroların yetişmesi söz konusudur. Ömrünü çoktan tüketmiş bulunan köhne jakoben-laikçi rejimin seksen yıldır yaptığı tahribat ve bıraktığı enkaz üzerinde evrensel kriterlere dayalı aydın bir dünyanın tasarımını yapmak elbette ki kolay değildir.

 

Böyle bir projenin hazırlanmasında görev alacak teorisyenler büyük bir sorumluluk alacakları için onların «ilmî liyâkat ve ehliyet» sahibi olmaları şarttır. Bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki aydınlığa çıkmak üzere topluma rehberlik edecek adaylar için İslâm bunu kesin bir ölçü olarak belirlemiştir.        

 

 İlginçtir ki nitelikli insan yetiştirmede İslâm'ın evrensel kriterleri –geniş anlamda ve anlaşılır bir dille- şimdilere dek gündeme getirilmemiştir. Önce bu ölçünün, İslâm literatüründe, «ilmî liyâkat ve ehliyet» olarak geçtiğini bir kez daha vurgulamak yerinde olur.  

 

«İlmî liyâkat ve ehliyet» kavramını, kısaca; mü'minleri ahlâk ve bilgiyle donatmak üzere kişinin, -kitap ve sünnet ilkeleri çerçevesinde- âlim sıfatını almaya hak kazanmış olmasıdır, diye tanımlayabiliriz.

 

Pozitivizm, Darvinizm, Sabetaycılık ve bu ideolojiler üzerinde temellendirilen Milli Türk dini'nin seksen yıldan beridir kışkırtıp alevlendirdiği din ve düşünce anarşisinden kurtulmak, bu kaos ortamından aydınlığa çıkabilmek aslında bir mucizedir. Bu mucize ise fıtrata uygun çözüm yollarıyla ancak gerçekleşebilir. Halkın bu fitneden yakasını kurtarabilmesi ilmi liyakat ve ehliyete sahip alimlerin öncülüğü ile ancak gerçekleşebilir. Peki, bu yeterliliğe sahip kimseleri nereden bulalım derseniz, unutmamalısınız ki İslâmı ve onun evrensel değerlerini birbirine devrederek onları günümüze kadar ulaştıran, -sayıları az da olsa- ilim ve ahlak önderleri her dönemde yaşamış ve görevlerini yerine getirmişlerdir. Bu şahsiyetlerin, ilmi liyakat ve ehliyetin yanı sıra sahip bulundukları yüce ahlak, davaya bağlılık ve samimiyet sayesindedir ki tarihimizde onlara karşı işlenmiş olan saygısızlıklar, ihmal ve cinayetler ne onların, ne de İslâm'ın izlerini silebilmiştir. Esasen bize umut aşılayan nokta da budur.  

 

İşte bu ilgiyle önce biraz tarihimize dönmemiz gerekir. Çünkü aydınlanabilmek ve bugünkü karanlıkları yırtabilmek için öncelikle geçmişimize ait sayfalara biraz da olsa göz gezdirmemiz şarttır. 

 

Şunu kesin bir ifadeyle belirtmek gerekir ki; 1500 yıllık İslâm tarihinin akışı içinde ümmetimiz en az 800 yıldan beridir çökmeye devam etmektedir. Bu çöküşün geriye doğru zincirleme nedenlerini izlemeden, gerçek tarihimizi bir bütün olarak incelemeden, geçmişimizle yüzleşmeden bugünün fesada boğulmuş karanlık ortamından kurtulma yollarını aramak hiç bir işe yaramayacaktır.  

 

Bugünü sorgularken dün neleri yitirdiğimizi çok iyi tespit etmemiz gerekmez mi? Çünkü çöküşümüzün kopuk kopuk süreçleri boyunca özgün değerlerimizin çoğu, yapay ve yabancı karşılıklarıyla – ya salt kelime bazında, veya geniş muhteva bakımından- yer değiştirmiştir. Bize ait olmayan bir dille, bize ait olmayan bir terminoloji ve üslupla sorunlarımızı nasıl dile getirebilir, kayıplarımızı nasıl arayabiliriz! Birer pozitivist, birer mitüdist, birer sabetaycı veya birer laikçi olarak İslâmi değerlere sahip çıkmamız mümkün müdür!

 

Dolayısıyla «İcâzetnâme», «diploma»ya nasıl dönüştü; İslâm'da «İlmî liyâkat ve ehliyet» nedir; mürşit olmak, muslih olmak, hüccet olmak; merci olmak; müçtehit olmak, hangi aşamalardan geçmeyi gerektirmektedir; bu sıfatlara sahip şahsiyetlerin yüklendiği sorumluluk nedir ve böyle bir sorumluluk hangi otoriteye dayanmalıdır; bu vasıftaki şahsiyetlerin ümmeti ileriye taşımada yüklenecekleri misyon nedir?... Bugün bu sorularla karşı karşıyayız; bunlara cevap bulmak zorundayız.

 

Tedris ile öğretim, terbiye ile eğitim, eğitimci ile mürşit, Üstat ile öğretmen, talip ile öğrenci, âlim ile akademisyen, müderris ile profesör, darulfünun ile üniuversite, darululûm ile fakülte, medrese ile okul, ilim ile bilim, hikmet ile felsefe ve ihtisas ile kariyer arasındaki fark nedir?... çeşitli hayat alanlarından yüzlerce örnek daha eklenebilecek bu listede, sırf eski kelimelerin kaldırılıp yerlerine yenilerinin konduğunu söylemek çok yanlıştır. Çünkü verdiğim bu örnekler, sadece Türkiye'de, son seksen yıllık cumhuriyet dönemi içinde sözde modernleşme mülahazalarıyla (gerçekte ise ideolojik amaçlarla) yapılan değişikliklerden başka bir şey değildir. Halbuki İslâm ümmetinin çöküş süreçlerinin hızlanmaya başladığı yaklaşık 800 yıl öncesinden günümüze kadar İslâm coğrayasında ilmî hayat alanları üzerinde yozlaştırıcı o kadar çok sebep ortaya çıkmıştır ki, o kadar çok esrarengiz olaylar cereyan etmiştir ki, bunların sadece bir çetelesini, bir kronolojisini bile hazırlamak, saatleri belki günleri bile alabilir. Çünkü bu konu oldukça kabarık ve karanlık bir tarihi arka plana sahiptir. Aynı zamanda birbirinin karşılığı gibi gözüken –sunmuş olduğum- bu kavramların ve yüzlerce benzerlerinin özde ne kadar farklı anlamlar verdikleri hakkında etraflı bir bilgiye sahip insan sayısı da bugün son derece azdır. İşte esasen asırlardır başımıza gelen ve gelmeye devam eden bela ve musibetlerin en büyük nedenlerinden biri de budur.       

 

Düşününüz ki bir toplum (daha doğrusu bir ümmet) çöküyor, fakat çöktüğünün de farkında değil, böyle bir gidişatın varacağı mukadder bir son vardır ki onu işte bugün (ümmet olarak) canlı bir şekilde yaşıyoruz.

 

Sözde birer ilim ve ahlâk müessesesi olan okullarımıza ve üniversitelerimize, sırf başlarını örttükleri için kız çocuklarımız alınmamaktadır. Bu üniversitelere eğer akademisyenler yerine İslâm âlimleri, profesörler yerine ahlâk ve fazilet sahibi mü'min müderrisler hakim olsaydı böyle bir sorunla karşı karşıya kalabilir miydik? İşte bu nokta üzerinde biraz olsun beyin jimnastiği yapma gücünü gösterebilsek; örneğin, klişe  «diploma» ile «İcazetnâme», «akademisyen» ile «âlim», «profesör» ile «müderris» arasında, -salt kelime olarak değil, fakat geniş muhteva bakımından- ne büyük farklar bulunduğunu az da olsa kavrama imkânını o zaman belki bulabiliriz.

 

Peki ne oldu da ne yaşandı da bu kadar çok şey değişti ve yerlerine yapay ve yabancı kavramlar konduruldu? İşte bu soruyu lütfen şimdilik sormayınız. Bu soru bizim kırmızı çizgimizdir. Çünkü resmi tarihle, olağanastü efsaneleştirilmiş fütuhat masallarıyla o kadar tatlı rüyaların içinde yüzdürülüyoruz ki, böyle bir uykudan bizi uyandıracak hiç bir insanı affetmek istemiyoruz. Ve çünkü eğer bu soruya cevap vermeyi göze alacak olursak (ümmet çapında) en az 800 yıllık korkunç bir çöküşün, büyük bir ustalıkla gizli tutulmakta olan karanlık yüzünü ortaya çıkarmak gibi olağanüstü cesaret isteyen bir işe kalkışmış oluruz. Samimiyetle söylemek gerekir ki; intihar etmekten veya linç edilmekten de beter bir son anlamına gelen böylesi bir tehlikeyi bugün göze alabilecek bir tek insan yoktur! Onun için biz konumuzun özüne dönelim.

 

İslâm'da ilmî hayatın, daha Abbasilerin orta döneminden itibaren sönmeye başlamasıyla birlikte bu alana ilişkin temel Kur'ânî anlayış da –tabiri caizze- yavaş yavaş buharlaşmıştır. İslâmda'ki evrensel bilgilendirme sistemi ve vahy destekli bilimsel bakış açısı çok kısa süre içerisinde klişeci, skolastik medrese sisteminin dar zihniyetiyle yer değiştirmiştir. İslâm dünyasında özellikle 1200'lerden itibaren ilmî hayat alanlarına o kadar çok hastalıklar musallat olmuştur ki bunları tedavi etmek artık zamanla imkânsız hale gelmmiştir. Bu yüzden birbirini izleyen talihsizlikler zaman içinde çığ gibi yığılarak İslâm coğrafyası üzerine çökmüş ve nihayet 20. yüzyılın başında bu coğrafyayı ezip parçalayarak enkaza dönüştüren dünya çapındaki olaylara kaynaklık etmiştir.

 

İslâm ümmeti olarak, 800 yıldır süren çöküşün, bugün karşımıza çıkardığı karanlık tabloyu biraz görebilmek için size sadece birkaç ipucu vermeye çalışacağım. Ondan sonra  «İcazetnâme»nin klişe «diploma» ile,  «âlim»in «akademisyen» ile,  «müderris» in «profesör» ile, «darulfünun»un «üniversite» ile nasıl olmuş da hem kelime bazında hem de geniş muhteva bakımından yer değiştirmiş oldukları hakkındaki yorumu size bırakıyorum.

 

Bu ipuçlarından –kanaatimce- hemen hemen ilki şudur:     

 

Yedinci Abbasi Halifesi El-Me'mun, 813-833 yılları arasında; Kur'ân'ın (yani vahyin) yaratık olduğuna, bütün müslümanları iinanmaya zorladı. Kendisi âlim olmasına rağmen, böyle kapsamlı bir dayatma ile vicdan ve özgürlük kurumlarına karşı bu şahsiyetin ne derece tehlikeli bir gelenek başlattığı açıktır. Bu olay ve benzerleriyle, müslümanların ilmî hayatında sorunlar doğmaya başlamıştır. Mu'tezililik'ten, İhwânu's-Saffa hareketine, Şuubilik'ten Batıniliğe, Şiilik'ten Sünniliğe, mezhepçilikten tarikatçılığa kadar binbir türlü siyasi, dinci, mistik ve ideolojik örgüt kurulmuş, bu örgütlerin tamamı İslâm'ı kemirmeye koyulmuştur. Bu yüzden zamanla ilmî hareketin akışında meydana gelen yavaşlama ve kopukluklar ümmetin sosyal, siyasal ve ekonomik hayatını da olumsuz yönde etkilemiştir. Çünkü ilim, artık İslâm diyarını yavaş yavaş terk etmeye başlamıştır. Ve bakınız örneğin; Cafer-i sadık, İbn. Heysem, Ebubekr-i Razi, İbnul Bitâr, El-Kindi, Cabir b. Hayyân, Abbas b. Firnas, İbni Sina, Ebulkasım Zehravi, Muhiddin Kaşî, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Giyaseddin Cemşid, İsmail Cevherî, Hezarfen Ahmet Çelebi ve daha nice şahsiyetlerin buluşları kısa zamanda sahipsiz kalmış, adları İslâm dünyasında unutulmuş, hatta bunların bazısı zındık ve kafir diye suçlanmış ve cezalandırılmış, eserleri tozlu raflara terk edilmiştir. Tabiatıyla bu zevatın ilmini daha sonra batılılar almış ve geliştirmiş, bu sayede de güçlenerek İslâm dünyasının üzerine – bugün tanık olduğumu gibi- çullanmışlardır.

 

Bir parçasını teşkil ettiğimiz İslâm Ümmetinin yüzyıllar boyu yaşadığı çöküş, müslümanların ilmi hayatında öyle bir facia ile sonlanmıştır ki bu facianın büyüklüğünü takdir edebilmeniz için size sadece 3 belge sunacağım. Bu kadarını yeterli buluyorum.

 

Bunlardan biri Bursalı Mehmet Tahir Efendi'ye ait «Osmanlı Müellifleri» adlı kitaptır. Bu kitabın derleyicisi, uzun yıllar yaptığı araştırmalara rağme, -627 yıl tarih sahnesinde kalmayı başaran- Osmanlı Devleti döneminde –dikkatinizi çekiyorum- ancak 1600 yazarın izine rastlayabilmiştir. Cumhuriyet döneminin 80 yıllık hayatında yetişen yazar sayısının 6000 civarında olduğuna bakarak, bu iki çarpıcı durum arasında mukayese ve yorum yapmayı yine size bırakıyorum. (ancak yanlış anlaşılmasın: ben bu karşılaştırma ile Cumhuriyet döneminin başarılarına asla işaret etmek istemiyorum! Çünkü bu döneme ait bir başarı var mı yokmu, onu da tartışmak mümkündür). Şunu gayet iyi biliyorum ki bu münasebetle konuşulacak çok şey var. Fakat size şimdi Cemil Meriç'ten birkaç cümle, M. Akif Ersoy'dan da birkaç mısra olarak aktaracağım ikinci ve üçüncü belge, biraz önce sunduğum rakamlar üzerinde olası bir tartışma ihtiyacını zaten karşılayacaktır sanıyorum.

 

Cemil Meriç aynen şunları söylüyor:

 

«Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük düşünür çıkmadı. Çünkü düşünceye ihtiyaç yoktu. Düşünce bir felâkettir. Zorlanmadan, mecbur kalmadan düşünmez insan. Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa karşısındaki bozgunu, endüstriyel toplumun, askeri bir toplumu yenmesidir. Kılıç taliin emrindedir. Hakim sınıfın ideolojisi, hakim ideolojidir. Bu itibarla Avrupa'da hakim sınıf olan burjuvazi, askeri bir savaşa ihtiyaç duymadan bir avuç aydınımızı emireri haline getirdi». (Sosyoloji notları ve konferanslar/220. İletişim yy.)  

 

M. Akif 'de genel olarak İslâm ümmeti çapında, fakat özellikle Osmanlı Devleti'nin son döneminde ilim ve bilgi adına yaşanan felâketin tablosunu mısralarında şöyle çiziyor:

 

Ümmetin haline baktıkm ki yürekler yarası!

Ne bir ekmek yedirir iş, ne de ekmek parası.

 

Kışla yok, daire yok, medrese yok, mektep yok;

Ne kılıç var, ne kalem... Her ne sorsan hep yok!

 

Kalmamış terbiye askerde. Nasıl kalsın ki?

Birinin ömrü mülâzimlikte geçerken öteki,

 

Daha mektepte iken tayyi meratible ferik!

Bir müşirlik mi var? Alluhu veliyyüttevfik!

 

Hele ilmiyye bayağdan da aşâ bir turşu

Bab-ı fetva denilen daire ümmi koğuşu.

 

Ana karnından icazetlidir, ecdâda çeker;

Yürüsün, bir de sarık, al sana kadıasker.

 

Bugünkü eğitim sistemini, eğer ilim, mantık ve insaf ölçüleriyle sorgulamak istiyorsak, eğer Kur'an ve sünnetin öngördüğü çağlarüstü evrensel eğitim sistemimize dönmek istiyorsak, herşeyden önce ümmet olarak çöküşümüzün karanlıkta kalmış tarihi arka planını çok iyi görmemiz, gerçek tarihimizle yüzleşmemiz gerekir. Çünkü bizler, dün başkaları tarafından ekilen tohumların mahsulünü biçmek zorunda kalmış bulunan perişan ve mağdur bir kuşağız. Bu sözlerim de yanlış anlaşılmamalıdır. Ben tarihi yargılayalım demiyorum. Bu zaten çok anlamsız ve imkansızdır da. Ancak tarihten ders almamız gerekmektedir. Fakat gereken dersi hakkıyla alabilmemiz için tarihimizi hem ak hem kara sayfalarıyla çok iyi öğrenmemiz lâzımdır diye düşünüyorum.

 

Görüyorsunuz, değerleri tamamen altüst olmuş, vatının hemen her yanı judeo-chretien güçler tarafından işgal edilmiş ümmetin, bir parçasıyız. İslâm Konferansı Teşkilatı diye bilinen –adı var kendisi yok- hükmündeki sözde uluslararası bir örgütün de üyesiyiz. Ama kimi ağızlar bizi, bize halâ dev aynasında göstermeye çalışıyor; «sanayileşmiş, Avrupa Birliğine üyelik yolunda büyük mkesafeler katetmiş, artık vatandaşları sokaklarda polis tarafından coplanmayan, özgür ve uluslararası yüksek itibara sahip bir Türkiye»'nin reklamı ile meşgul odaklar ve örgütler var sahnede... Öte yandan okullarımızda ve üniversitelerimizde şiddet ve uyuşturucu kullanımı hızla yayılıyor. Üniversite mezunları kaldırımlarda sürtüyor, okur-yazar oranımız neredeyse %95'lere dayandı ama, okur-anlar insanımızın sayısı sanırım %5'in bile üzerinde değildir. (Tabiatıyla bunun ölçüsü evrensel anlamda düşünebilme yetisidir). Çünkü eğer yüzlerce üneversite mezunumuz, halâ İran'ı bir arap ülkesi olarak biliyor, Afganistan'ın resmi dilini Arapça diye sanıyorsa, yakın geçmişte Milli eğitim Bakarlığı koltuğuna oturmuş bir kişi, Ankara Ayaş Cezaevinden tahliye olduğu gün Allah'a hamd edeceğine, civardaki Bünyamin Ayaşî nin türbesine adeta can havliyle kendini atıp bu türbedeki adama şükranlarını sunuyorsa, ünlü profesörlerimiz, kafalarına saç ekmekle, Yabancı ilim adamlarına ait eserleri Türkçeye çevirerek onları kendilerine mal etmekle «intihal» gibi bir suçu işlemeyi göze alabiliyorlarsa oturup hepimizin derin derin düşünmemiz gerekir. Çünkü bu insanları, mü'min ve alim icâzetnâmeliler değil, pozitivist, batı hayranı, Amerikancı, laikçi, pagan, sabetaycı ve mitüdist diplomalılar yetiştirdi.

                                                                                                          

Bu kafaların kimliğini ve temsil ettikleri zihniyeti keşfedebilmek için Türkiye'nin bugünkü manzarasını birazcık seyretmek bile yeterlidir.

 

Türkiye'de o kadar çok ilginç olaylar cereyan etmekte ve gündem o kadar büyük bir hızla değişmektedir ki bu ülkede insan, belli bir hadise üzerinde düşünmek, onu sükûnet içinde ve mantıkla değerlendirebilmek için yeterli fırsatı bulamamaktadır. Bir yandan pozitivist-laikçi eğitim çarkınca, öbür yandan (gerek resmi, gerekse mistik) ruhânî örgütlerce gün geçtikçe daha çok alevlendirilen din anarşisi ortamında toplum büyük bir zihin travmasına uğramaktadır. Böyle bir ortamda eğitim görmek, aydınlanmak, dünyayı, hayatı ve kâinâtı tanımak mümkün olabilir mi? Böyle bir ülkede evrensel kriterlere dayalı bir eğitim sistemi kurmak kolay mıdır? İnsanlara bu ülkede ilmin, evrenselliğin ve Kurânî aydınlığın yolunu göstermek acaba mümkün olabilcek midir?

 

Bu sorulara cevap ararken, Türkiye'nin içinde bocaladığı din ve düşünce anarşisine kaynaklık eden sorunların sadece küçük bir listesine bakmak bile insanı ürkütmektedir. İşte size o küçük (!) liste:

 

1)       Çek-senet, fuhuş, uyuşturucu, sahtecilik ve mafya çeteleri,

2)       Siyasi ve ideolojik cinayet şebekeleri,

3)       Etnik hareketler ve terör,

4)       Sağcı, solcu, ırkçı yeraltı örgütleri,

5)       Kayırma, kadrolaşma ve rüşvet çeteleri,

6)       Yabancı sermayeye aracılık eden gizli taşeron örgütler,

7)       Başta yahudilere olmak üzere, Türkiye'de «kitaba uydurarak!» yabancılara gayrimenkul sağlayan gizli çeteler.

8)       Amerika'nın Ortadoğu projesine destek veren ajan şebekeleri,

9)       Irak, Filistin, Afganistan ve Lübnan gibi ortadoğu ülkelerinin savaş ortamından yararlanmaya çalışan vurguncu çıkar şebekeleri.

10)     Kaçakçılık şebekeleri,

11)     Göçmen kaçırma şebekeleri,

12)    Tarikat ve müslümancılık örgütleri,

13)     Sabetaycı Medya mafyası,

14)     Masonluk,

 

Bir kısmının adını hergün sıkça duyduğumuz fesat şebekeleri, sırf bu odaklardan elbette ki ibaret değildir. İşte bu odakların peydahlanmasına, sonuç olarak da bugün altında inlediğimiz enkazın oluşmasına esas kaynaklık eden şey, hiç kuşkusuz Milli Türk dini ve onun beyin yıkayıcı çarkları arasında yetişmiş olan pozitivist, batı hayranı, Amerikancı, laikçi, pagan, sabetaycı ve mitüdist karanlık kafalardır. Bilgiyi, sırf karne ve sınav notu olarak gören; hayatı, sırf diplomaya ve maaşa endeksleyen, Avrupa ve batı denince buruşup küçülen bu cüce kafalardır. İlginçtir ki Avrupa, on yıllardır yalvarıp yakaran bu kafaları ve onların temsil ettiği zihniyet ve ülkeyi kendi topluluğu içinde görmek istememektedir!  Çünkü Avrupa'da, (batılılara mahsus bütün olumsuzluklara rağmen) bilgiye özgürlüğe ve evrenselliğe saygı vardır. Bilgi, ahlâk ve fazilet, esasen ne diploma ile ne de icâzetnâme ile elde edilebilir.

 

Ne irfardır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır,

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

 

رَأسٌ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهHikmetin başı Allah korkusudur.

 

Namazlarımızın iftitah dualarında, Rabb'imize yönelerek şöyle yakarıyoruz;

 

Allahım! Rahmetini diliyor, azabından korkuyoruz.  نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَنَخْشَى عَذَابَكَ

 

İşte faziletlerin kaynağı budur. Yücelebilmemiz için İslâm bize, önce bu kaynaktan faydalanmamızı emretmiştir. Bu kaynak diplomadan da icazetnameden de çok daha güçlüdür ve daha hayırlıdır. Allah korkusu ve Allah sevgisi...

 

Beşeriyetin en büyük önderleri ve muallimleri olan peygamberlerin (as) hiç biri, bilgi seviyelerini kanıtlamak için, muhataplarına imzalı-mühürlü bir diploma veya icâzetnâme ibraz etmemiştir. Onları yetkili kılan yüce merci sadece; «Git bu emir ve yasakları birdir», diyerek onlara emaneti, görevi ve yetkiyi vermiştir.

 

Bu gerçeğin işte Kur'an-ı Kerim'deki delilleri:

 

قُلْ إِنَّمَآ أَنَاْ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَآ إِلَـهُكُمْ إِلَـهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَآءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلاَ يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدَا. (الكهف/110).

 

De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh'ınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.

 

قُل لاَّ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللهِ وَلا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَفَلاَ تَتَفَكَّرُون. (الأنعام/50).

De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?

 

قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعاً وَلاَ ضَرّاً إِلاَّ مَا شَآءَ اللهُ وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ إِنْ أَنَاْ إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُون. (الأعراف/188).

 

De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim".

 

اتَّبِعْ مَآ أُوحِيَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ لا إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ * وَلَوْ شَآءَ اللَّهُ مَآ أَشْرَكُواْ وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظاً وَمَآ أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيل. (الأنعام/106-107).

 

Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka tanrı yoktur. Müşriklerden yüz çevir.

 

قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِن تِلْقَآءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ. (يونس/15).

 

De ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir! Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edersem şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım."

 

حَقِيقٌ عَلَى أَنْ لاَّ أَقُولَ عَلَى اللهِ إِلاَّ الْحَقَّ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّكُم. (الأعراف/105).

 

Emrin görevin ve yetkinin gerçek kanıtları işte bunlardır.

 

Hakeza, başta ashab olmak üzere ümmetin büyük alimlerinden hemen hiç birinin, -eserleriyle birlikte- icâzetnâmesi sözkonusu olmamıştır. Eimme-i müctehidîn, onların hocaları, öğrencileri ve şöhreti dünyaya yayılan İslâm alimleri, arkalarından kütüphaneler dolusu eserler bırakmışlardır. Bunları yazan şahsiyetlerin, gerçekten yetkili olup olmadıklarına ilişkin hiç bir zaman herhangi bir diploma veya icazetname aranmamıştır. Aynı zamanda bu eserlerin içinde onlara ait hiç bir diploma ve icazetname izine de rastlanmamıştır.

 

Günümüz Türkiye'sinde ise öğrenim gören –istisnasız- her insanın elde etmek istediği ilk şey bir yüksek öğrenim diplomasıdır. Bugün Türkiye'de; not için değil, sınıf geçmek için değil, sırf bilgilenmek ve aydınlanmak için okuyan bir tek öğrenci bulamazsınız. Keza maaş, kariyer, ve şöhret gibi kişisel amaçlarları ikinci planda düşünerek, bu ülkenin çocuklarını ve gençlerini eğitmeği, onları bilgili ve aydın birer insan olarak yetiştirmeyi temel gaye edinmiş (rejime bağlı) bir tek öğretmen, bir tek öğretim üyesi bulamazsınız. İşte Türkiye'de yaşanan ahlak çöküntüsünün, bilgi kirliliğinin, din ve düşünce anarşisinin boyutlarını bu çarpıcı kanıtlar sayesinde ölçebilirsiniz. Pozitivizm, Darvinizm, Sabetaycılık ve bu ideolojiler üzerinde temellendirilmiş Milli Türk dini fitnesinin sebep olduğu manevi enkazı bu suretle daha net bir manzara içinde seyretme imkanını bulabilirsiniz.   

 

İslâmın terbiye projesinde ise önemli olan; «mü'min ve salih kul» örneğidir. Bunun günümüz Türkçesindeki anlamı: her bakımdan yararlı insan demektir. Salih kul, sadece zararsız insan demek değildir, bununla birlikte, olabildiğince çok yönlü, hünerli, üretken, sorumluluk duygusu yüksek ve yapıcı kişilik demektir. Böyle bir kişiliğin ise diploma veya icâzetnâme ile kanıtlanması gerekmez. Çünkü şairin dediği gibi:

 

«Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz». Diploma da icâzetnâme de bir dereceye kadar elbette ki lüzumludur. Hele icazetnameyi hiç bir zaman diploma seviyesine indirgememek gerekir. Çünkü icazetnâmeyi gerçek kişiler verirdi. Diploma ise tüzel kişi tarafından verilmektedir. Tüzel kişi ise sırf bir hayalden ibarettir, gölgesi bile yoktur. Onun içindir ki İslâm hukukunda tüzel kişinin yeri asla bulunmamaktadır

 

İslâm'da bilgi ve –eğer ahlâklı ise- bilgili insan muhteremdir. Çünkü İslâm bir ahlâk ve ilim dinidir. İslâm, bilginin kanıtı olarak diploma veya icâzetnâme değil, bilakis; iman, ilim, amel ve samimiyet arar. Bunlar evrensel ölçülerdir. Mü'min kişinin, aslında diploması da icazetnamesi de bu olmalıdır.

 

İşte eğer bu evrensel ilkeyi içtenlikle kabullenir, içimize sindirir ve nesillerimizi bu ölçüye göre yetiştirecek olursak ümmetin yeniden yapılanmasına hizmette bulunabilir ve Türkiye olarak da bu öncülüğü üstlenebiliriz. Aksi halde hem yaşadığımız çöküş ve yenilgiyi çaresizlik içinde seyretmiş oluruz, hem de bu perişan durumun gelecekte sürmesine alet bile olmuş oluruz.

 

Ferit AYDIN

Araştırmacı – Yazar

feriduddin@gmail.com

www.feriduddin.com