DOYABİLMEK BİR ERDEMDİR.

 

 

Suçlamalarda sık sık kullandığımız «doyumsuzluk» adı altındaki eğilim, gerçekte canlının, yaşamını sürdürebilme içgüdüsünde saklı «sınırtanımaz» karakterle ilintilidir.  Bu karakter canlı doğanın temel özelliklerindendir. Ancak bu karakterin etik sınırlarda biçimlendirilmesi insan için zorunludur. Aksi halde sosyal yaşamı disiplin altına almak imkânsızlaşır.

 

Canlılar arasında özellikle baskın ve egemen yaratık olan insan, işte bu disiplini sağlayabilmek için bizzat kendisi, tarih boyunca felsefeler geliştirimiş, kanun ve kurallar koymuştur. Fakat unutmamak gerekir ki insanın bu konudaki gayretlerinin temelinde dinin etkisi çok büyük olmuştur. Sadece ilâhî dinler değil, örneğin; Budizm gibi beşer kurgusunun bir ürünü olan dinler de insanın arzusunu dizginlemeye, özgürlük sınırlarını belirlemeye çalışmıştır. Şu var ki hiç bir din ve felsefe, İslâm'ın bu konuda öngördüğü düzenleme ile sağladığı kadar akılcı, adil ve yapıcı dengeyi sağlayamamıştır.

 

İnsandaki sınırsız isteme içgüdüsünü her şeyden önce bizzat kendisini tatmin edecek şekilde dizginlemeyi başaran İslâm'ın bu konudaki düzenlemesinde iki önemli özellik vardır:

 

  1. Eğitimi (ve tabiatıyla bu kapsamda mülk edinme duygusunu geliştirmeyi ve özgürlük sınırlarına ilişkin bilincin oluşmasını) çocukluk çağından başlatır.

 

  1. Sapmalara karşı (adlî yaptırımlara mahal bırakmamak amacıyla) ahlâkî ve insanî yaptırım yollarının denenmesini önceler ve önerir.

 

Doyumlu insan tipinin yetiştirilebilmesi için İslâm'ın koyduğu kurallar bir bütünlük azeder. İslâm, işte bir anlamda bu bütünlüğü çarpıcı bir şekilde sembolize eden, onu evrenselleştiren ve ona «zühd» kelimesi kapsamında yüce anlamlar yükleyen özgün bir kavram getirmiştir. Ne var ki bu muhteşem sözcük, yüzyıllardır sofuluğun, tasavvufun ve tarikatçılığın etkisi altında rijit yorumlara konu olmuştur. İlginçtir ki tarikatçılara ait kitaplarda zühde ilişkin kopuk kopuk çok şeyler bulunmaktadır. Gerçek şu ki zühd, tamamen İslâm'a ait orijinal bir kavramdır; tasavvufla ve tarikatla hiç bir ilişkisi yoktur. Çünkü İslâm tarihinde ilk ve en büyük zâhid Hz. Peygamber (s)'dir. O'nun ne hayatında, ne de rehberleğini yaptığı ilk arı İslâm'da tasavvufun hiç bir izi bulunmamaktadır. Hele O'nun davâ arkadaşları arasında eşsiz zâhidâne hayatıyla ün kazanmış bir şahsiyet vardır ki bu zat, doyumlu, ahlâklı ve aydın her insan için adeta bir idol olan Ebu Zer el-Ğifârî'dir. Onun da hayatında hiç bir mistik ize rastlanmamaktadır. İslâm tarihinde doyumlu insan örneğinin en ideal tipini canlandıran bu şahsiyet, çıkarcılığa karşı verdiği mücadelenin bedelini çok ağır ödemiştir. Tertemiz bir vicdanla ve izzet-i neisle bir namus-u mücessem olarak yaşayan bu ahlâk kahramanını çağımızda komünistler bile övmüş, düşüncelerinde ona yer vermişlerdir.   

 

Zühd (yani doyumluluk), gerek Hz. Peygamber (s)'in, gerekse ashabının hayatında temel bir anlayış örneğidir. Dolayısıyla İslâm, bu bağlamda zahitçe bir yaşam tarzıdır diyebiliriz. Bu anlayışa göre mal, para ve servet, sadece geçici birer araçtan ibarettirler. Meşru yollardan kazanmak koşulu ile bu araçları elde etmeye ise zühd bir engel oluşturmaz. Çünkü hayatın önemli hedefleri ancak bu araçlar sayesinde gerçekleştirilebilir. Toplumun refahı, adaletin kurulabilmesi, disiplinin sağlanabilmesi, sağlık ve eğitim düzeylerinin iyileştirilebilmesi ve sonuç olarak medeni ihtiyaçların karşılanabilmesi, bu araçlara sahip olmaya bağlıdır. İlginçtir ki «İslâm'ın mensupları», zühd anlayışı ile bu araçlar arasında tarih boyunca yanlış ilişkiler kurmuş, temel referansı Budizm olan miskinliği zühd adı altında benimseyerek ona, oldukça yabancı ve sapkın anlamlar yüklemişlerdir. Dinin nazik değerleri üzerinde yapılan birçok radikal yorumun yanı sıra içine düşülen bu fahiş yanlışın, daha ilk başlarda İslâm tarihini meçhul doğrultulara yönelttiğini söylemek mümkündür. Bu etki ile İslâm Ümmeti, Asr-ı Saadet'ten hemen sonra çöküş trendine girmiştir. Buna rağmen günümüze kadar süren gerilemenin tarihi seyri içinde zaman zaman çok kısa da olsa zühdün özgün anlamıyla küçük topluluklar arasında önem kazandığı bir gerçektir. Bununla birlikte zühd, bireysel yaşamda da bir süreklilik göstermiştir. Kur'an'daki İslâm'ı günümüze kadar taşımış olan potansiyel güç işte bu mikro yapıdır, yoksa sanıldığı gibi «müslümanlar» değildir. Onun için zühd ile «müslümanlar» arasında doğrudan bir ilişki kurmak hemen hemen imkânsızdır! Nitekim tarihsel tespit ve tahlillerden yola çıkarak zühdün sadece mü'minleri ilgilendirebileceği sonucuna varılabilir.

 

Bu münasebetle çok önemli bir yozlaştırma olayından söz etmek gerekir. Olay şudur: vaktiyle Yunanca'da «philosophy (filozofi)» iken, zaman içinde «felsefe» olarak hem fonetik, hem de içerik bakımından aşındırılan kavramda olduğu gibi; yine vaktiyle Yunanca'da «theosophy (teozofi)» iken, zaman içinde «tasavvuf» olarak hem fonetik, hem de içerik bakımından çarpıtılan zühdün mistik yorumcuları tarafından birçok İslmaî kavram ve kurum üzerinde yapılan keyfi tasarrufların aynısı «zühd» kavramı üzerinde de yapılmıştır. Onun için İslâm'daki özgün ve evrensel zühd anlayışı ile tasavvuftaki (yoksulluk felsefesi) arasında derin bir uçurum mevcuttur. Birbirine aykırı bu iki anlayışı karşılaştırırken, şu tespitleri belgesel olarak ortaya koymak mümkündür:

 

Zühd İslâm'da insanî ve ahlâkî bir doyumluluk duygusudur. Bu duygu, insana pedagojik bir eğitimle kazardırılır. Sürekli ve kalıcı bir ahlâka dönüşen bu duygu ile zâhid-mü'min kişi, -ne kadar zengin olursa olsun-, mal ve servetin temelde Allah'ın bir nimet ve ihsanı, aynı zamanda bir sınav aracı ve geçici bir fırsat olduğuna, günün birinde bunların miras olarak haleflerine intikal edeceğine ve içinde toplumun hukukukunun da bulunduğuna inanır. Bununla birlikte zâhid-mü'min kişi, kendini bu mal ve servetin sadece güvenli ve sorumlu bir bekçisi olarak görür. Zühdün özü işte budur. Dolayısıyla zâhid-Mü'min kişi, tüm diğer inanç gruplarına bağlı insanlardan (özellikle tarikatçılardan) farklı olarak gönül rahatlığı içindedir, hayatı sadedir ama yaşama bağlıdır, mütevazıdır ve daima pozitiftir. Sonuç olarak mü'min insan tipi, -ekonomik durumu ne olursa olsun- malıyla, parasıyla ve imkânlarıyla hiç bir zaman üstünlük yarışına girmez; imkânlarını meşru olmayan amaçlar uğrunda kullanmaz. Kazanırken başarma sendromunu yaşamaz; kaybederken de bir yenilgi ve perişanlık korkusuna kapılmaz. Zâhid kişideki psikolojinin başlıca özellikleri de budur.

 

İşte bu noktalar, İslâm'da zühd ahlâk ve anlayışının tanımlanmasında büyük önem taşıyan tespitlerdir. Tasavvuftaki zühd ise bundan tamamen farklıdır. Sufilikte zühd; yoksulluğu sevmek, onu arzulamak, onu bir ideal olarak benimsemek ve hatta ona sevdalanmak, onunla gurur duymaktır. Sufiler, zühdü böyle tanıtmak ve onu bu kisve içinde sunmak için göz kırpmadan hadis bile uydurmuşlardır! Bunlardan biri de «el-faqru fakhrî», yani «yoksulluk gurur kaynağımdır» şeklindeki yaygın sözdür. Bu sözü Hz. Muhammed (sav) gibi bir cihan peygamberine mal etmek gerçekten şaşırtıcıdır. Tek başına bu örnek bile tasavvufun hangi kaynaklardan peydahlandığını kanıtlamaya yetmektedir. Dolayısıyla bir Hint fakiri olabilme özlemini zâhid-mü'min kişiye yakıştırmak, böyle bir düşünceyi onun adına idealize etmek ne derece gerçek dışı ise, İslâm'daki zühd kavramını  «dünyadan el etek çekmek ve onu bir lokma hırka felsefesi» olarak tanımlamaya ve tanıtmaya çalışmak da o derece gerçek dışıdır. Aksi halde Asr-ı Saadet olarak bilinen bir zaman kesitini tarihe altın harflerle işlemiş, güçlü bir devlet kurmuş ve bu devletin başkanlığını on yıl başarıyla yürütmüş, İslâm gibi dinamik ve evrensel bir inanış ve yönetim biçimini hayata geçirerek onu ebedi temeller üzerinde insanlığa miras bırakmış, hareketli, sağlıklı, yaşama bağlı, son derece doyumlu, gafletten münezzeh, eşsiz bir ilim ve ahlâk kahramanını, en büyük semavî dinin peygamberini, Hz. Muhammed (s)'i yok saymak anlamına gelecektir!

 

İlginçtir ki bu zihniyet, Hz. Muhammed (s)'den çok kısa bir süre sonra (çeşitli talihsizliklerin bir sonucu olarak), İslâm toplumunun düşünce yapısı içine sızabilmiştir. Bunun tarihsel nedenleri ve sonuçları üzerinde durmak bu mütevazı satırlara sığmaz. Konuyu sosyolog-tarihçilere bırakıyoruz. Fakat zühdün İslâm tarihinde «lokma hırka felsefesi» ile yer değiştirmiş olması, hakikaten üzerinde ciddiyetle durulması gereken son derece önemli bir konudur. Çünkü ümmetin bin yıldan fazla bir zamandır çökmeye devam ediyor olmasının eğer birkaç önemli nedeni varsa bunların başında mutlaka zühd kavramının çarpıtılması ve yozlaştırılması gelmektedir. Günümüzde zühdden söz etmek ve gerçek manâda zâhid bir şahsiyete rastlamak ise artık çok güçtür. Çünkü bu kavramı algılayabilmek, Kur'an'ın bütünlük ekseninde sağlam bir iman ve ahlâkla donanmış olmaya bağlıdır. Genelde tüm insanlığın, özelde toplumumuzun, içinde bocaladığı ahlâk çöküntüsü ortamında zühdden söz etmek pek anlamlı değildir. Dürüstlüğün saflık, hatta aptallık olarak değerlendirildiği bir toplum içinde zühd konusunu gündeme taşımak acaba kimleri ne kadar etkileyebilecek, bin yıldır üzerinde ısrar edilen yanlışların düzeltilmesine ne kadar yarayabilecektir?! Bencilliğin, madde perestliğin, çıkarcılığın, tefeciliğin ve fırsatçılığın alabildiğine yagınlık kazandığı, hatta bir hayat felsefesi olarak tutunduğu bir dünyada ve böylesi bir zihniyet üzerinde globalleşmiş olan dünyanın organik bir parçası olma özlemiyle Avrupa Birliği'ne katılmak için her çareye baş vuran toplumumuza zühdü anlatmak ne kadar kolay olabilir? Çünkü insanlar bugün artık yasaların işleyebildiği yerlerde ancak özgürlüklerinin sınırlarında durmaktadırlar. Yani ahlâklı olmak artık vicdanın değil, kanun korkusunun bir sonucudur. Oysa zühd gibi daha birçok ahlâk kavramı, kişinin sırf temiz vicdanı sayesinde ancak yaşanabilir. Başka hiç bir müeyyideye gerek yoktur. Çünkü kişi, -doğrudan Allah'a karşı duyacağı sorumlulukla- başkalarına ait bir şeye değil elini sürmek, ona düşüncesinde bir an için yer ayıracak kadar bile zaman israfına tenezzül edemez. İslâm'da zühd (yani doyumluluk), işte böylesi bir erdemdir. Bu duygunun insana ideal yollarla kazandırılması İslâm'a ait ahlâk kurumunun en önde gelen amaçlarındandır. Sırf İslâm'a ait bu özgün hasleti, Budizm'in Mahayana Mezhebi'nin bir ilhamı olan tasavvuftaki «fukaralık felsefesi» ile asla karıştırmamak gerekir. Nitekim bu iki şey vaktiyle birbirine karıştırıldığı içindir ki İslâm Ümmeti bin yıldır çökmeye devam etmektedir. Zühdün mahiyetini anlatmaya ve insanları bu konuda eğitip onların doyumlu onurlu ve iffetli duygularla yetişmelerine yardımcı olmak İslâm ahlâk uzmanlarının ve mürşitlerin görevidir. Dervişlik ve fukaralık felsefesi ise tarikat pirlerinin işidir. Bu iki alan her bakımdan birbirinden farklıdırlar. Hem o kadar farklıdırlar ki biri İslâm'a, öbürü ise Budizm'e aittir. Yaklaşık 800 yıl önce Türkistan'da bu konuda başlatılmış bir yanlışlıkla zühd anlayışı yerini yoksulluk özlemine terk etmiştir. «Horasan erenleri» olarak bilinen budist rahiplerin yoğun çalışmalarıyla Milâdî 1200'lerden itibaren «Minhac-ı Hakikat» adı altına gizlenen Mahayana, zaman içinde önce Yeseviliğe, ondan sonra da Nakşiliğe dönüştürülerek İslâm-Budizm sentezinden oluşturulan bir mistik akım, Uzak Doğu'lu «müslüman» kalabalıkları atkisi altına aldı. O tarihten günümüze kadar zühd kavramı, «yoksulluk özlemi» olarak algılanagelmiştir. Günümüz Türkiye'sinin üniversitelerinde mükemmel bir Hindoloji kürsüsünün halâ bulunmuyor olması bu konudaki tarihi gerçeklerin su yüzüne çıkmasını geciktirmiş bulunmaktadır.

 

Müslümanların düşünce dünyasında meydana gelen bu ilginç dönüşüm, bir erken yozlaşma olarak değerlendirilebilir. Bunun nedenlerini araştırıp elde edilecek verileri geniş boyutlarda tartışmak tarihçilerin işidir. Ancak bu dönüşümün sonuçları bugün hepimizi çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü günümüzde yaşanan ahlâk çöküntüsünün temelinde doyumsuzluk vardır. Bu da İslâm'a mensup olduğunu ile süren toplumumuzun İslâm ahlâkından ne anladığını ortaya koymaktadır. Ezan seslerinin, göklerini günde beş kez çınlattığı bu ülkede Acaba «zühd» kelimesinin ne anlama geldiğini bilen insan sayısı ne kadardır? Bu soruya gerçekçi bir yanıt bulmak üzere en güçlü bir araştırma şirketinin ciddiyetle toplayacağı istatistiksel bilgiler büyük ihtimalle -belki sokaktaki adamı değil, fakat- ilim erbabını ve profesyonel araştırmacıları şaşırtacaktır!

 

Hiç kuşku yok ki «müslümanların» İslâm'a girip ancak -henüz iman etmeden- daha 800 yıl önce İslâm'dan uzaklaşmaya başlamaları nedeniyledir ki bugün içinden çıkılmaz sorunlarla ve çelişkilerle yüzyüze bulunuyoruz. Yüzyıllar önce İslâm'ı kabul etmeye başlarken yapılan yanlışlıklar, öyle basit bir iki şeyden ibaret olmasa gerektir. Çok büyük ihtimalle o duyarlı geçiş döneminde ihmal edilmiş olan en önemli şey, İslâm'ın bütünlüğü ilkesidir. Çünkü yalnızca «zühd» kelimesini bile ele aldığınız zaman bu sözcüğün çağrıştırdığı o kadar çok kavram vardır ki bunların birbirinden bağımsız olarak düşünülmesi mümkün değildir. Bu da İslâm'daki bütünlük ilkesinin önemini ortaya koymaktadır. İslâm'da bütünlük o kadar güçlüdür ki o ya heptir, ya da hiçtir. Dolayısıyla zühdü ele aldığınız zaman aynı anda örneğin; sabır, iffet ve utanma gibi faziletleri de hatırlamak zorundasınız. Çünkü zühd bunları hemen çağrıştırmaktadır. Zira sabretmesini bilmeyen, iffetini ve izzet-i nefsini koruyamayan ve utanmayan insanın zâhid (yani doyumlu bir insan) olması mümkün değildir. Bütün bu hasletler birbirine bağlıdır.

 

İşte bu hasletlerin –birbirine bağlı olarak- yitirilmiş olması ahlâk çöküntüsünü hızlandırmıştır. Bu da insan ilişkileri konusunda çarpık görüşlerin ve İslâm'a yabancı yaşam tarzlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Dolayısıyladır ki günümüzün yaygın dünya görüşü, zühd kavramının anlaşılabilmesini son derece zorlaştıran psikolojik engeller doğurmuştur. Çağımızın şartlarında, ileri teknoloji avantajlarından da yararlanan dünyanın egemen güçleri, moda, müzik ve sanat adı altında sürdürdükleri çeşitli etkinliklerle insan psikolojisini çok kolay şekilde yönlendirebilmektedirler. Propaganda ve reklam bombardımanı altında yaşayan bugünün insanı, gönüllü bir tüketim kobayına dönüşmüş bulunmaktadır. Bu da onun zühdü anlamasını ve doyumlu bir kişilik kazanmasını adeta imkânsızlaştırmıştır. Bu münasebtle, şu önemli tahmini -bir uyarı olarak- dile getirmek, toplumu bilgilendirmek bakımından yararlı olacaktır;

 

İslâm Ümmetinin yeniden yapılandırılması çerçevesinde dünya mü'minleri hemen bir çalışma başlatmak ve İslâm'ın ahlâk kurumuna –çok yavaş da olsa- işlerlik kazandırmak için hiç değilse psikolojik bir ortam hazırlamakta eğer gecikirlerse zühd gibi daha birçok erdemin ihya edilmesi bundan böyle hayalden ibaret kalabilir. Bu ise (belki «müslümanlar» için değil, fakat) mü'minler için umut kırıcı olacaktır.

 

Sonuç olarak belirtmek gerekir ki; insan ilişkilerinde «kötü» diye nitelediğimiz bütün davranış biçimleri aynı duygulardan kaynaklanırlar. Bu duyguları belki bilgisizlik, kıskançlık, çekememezlik, küçüklük ya da büyüklük kompleksi gibi çok çeşitli adlar altında sayıp sıralayabiyliriz. Ancak bunların tümünün, temelde doyumsuzluktan kaynaklandığını unutmamak gerekir. Öyle ise insanı gözü tok, doyumlu, yani İslâmî tabirle: zâhid ruhlu yetiştirmekle, ona bu olgunluğu kazandırmakla, yukarıda sadece birkaçından söz edilen hemen bütün kötü duygulardan ve kötü davranışlardan onu korumak mümkün olacaktır. Dolayısıyla diyebiliriz ki doyumluluk (yani zühd), gerçekte sıradan bir erdem değil, belki faziletlerin en büyüğü ve yüce ahlâkın ana kaynağıdır.       

      

 

Ferit AYDIN

Araştırmacı – Yazar

feriduddin@gmail.com

www.feriduddin.com