KİRLİ SİLAH

 VE ÇAMUR ZİHNİYET

 

Silah, öteden beri; «insanların ve toplumların düşmanlarına karşı kendilerini koruyabilmek için kullandıkları araçtır», diye tanımlanmaktadır. Oysa bu tanımın eksik olduğunu görüyoruz.

 

Çünkü, bireyler ve toplumlar sadece kendilerini korumak ya da savunmak için değil, tam tersine sebepsiz yere masum insanlara tecavüz amacıyla da silah kullanmaktadırlar. Günümüzde gökkubbeyi çınlatan demokrasi, özgürlük ve insan hakları sloganlarına –ne yazık ki- daha çok bu amaçla kullanılan silahların sesleri karışmaktadır. Bu gerçeği doğrulayan onbinlerce olay, son birkaç yıldır Ortadoğu'da ve dünyanın gözü önünde cereyan etmektedir.

 

Taşıyıcısı kim olursa olsun, bu amaçla kullanılan her silah, hiç kuşkusuz kirli silahtır. Namuslu insanların bu konuda ihtilafa düşmeyeceklerini peşin olarak söylemek de mümkündür. Katılır ya da katılmazsınız, bundan çok daha kirli bir silah vardır: Propaganda!

 

Şu var ki hiç bir maganda, bu gerçeğe inanmaz ya da inanmak istemez. Tam tersine, yüreği adalet duygusuyla dolu, aydın ve erdemli hiç bir insan da bu gerçeği inkâr edemez.

 

İlginçtir ki; propaganda ile maganda sözcükleri fonetik olarak birbirine çok benzemektedir, aynı zamanda birbirine çok da yakışmaktadırlar. Dolayısıyla, bir fenomen olarak her propagandacının bir maganda olduğunu düşünebiliriz. Kavram olarak propagandanın çok geniş alanlarda kullanıldığını, bunlar arasında ticaret gibi insani ve tarafsız alanlar da bulunduğunu, onun için her propagandistin maganda olarak nitelenemeyeceğini bu arada savunanlar çıkabilir. Bu yollu şikâyetleri olanlar, her şeyden önce «propaganda» ile «tanıtım» arasındaki farkı öğrenmelidirler; ondan sonra da «tanıtım»'ın namusunu kurtarmak için –kavram kargaşasına kurban gitmiş- bu fahiş farkı insanlara anlatmalıdırlar.

 

Propagandanın, ne denli bir kirli silah olduğunu anlamak için onun, ilk kez kimler tarafından hangi amaçlarla kullanıldığına bakmak yeterlidir. Sosyal bilimciler propagandayı ilk kez silah olarak kullanmayı deneyen adamın, 2500 yıl önce yaşayan Çin düşünürü Sun-Tzu olduğunu ileri sürüyorlar. Bu şahsın propaganda ile gerçekleştirmek istediği hedefler hakkında ileri sürülenler ise şöyle özetlenebilir:

 

1) Düşman ülkelerde iyi olan şeyleri gözden düşürmek,


2) Düşman ülkelerdeki yöneticilerin başarılarını küçük göstererek şöhretlerine gölge düşürmek ve zamanı geldiğinde de kendi halkları tarafından hor görülmelerini sağlamak,

 

3) Bunları yaparken, -hedef toplum içinde yaşayan- ahlaksız kişilerin işbirliğinden yararlanmak,

 

4) Hedef toplumun, grupları arasındaki uyuşmazlık ve kavgaları alevlendirmek,


5) Hedef toplumun inançlarını, manevi değerlerini ve geleneklerini gülünç hale getirmek...

 

Evet propagandanın tarihi işte böyle başlamaktadır.

 

Sosyal bilimciler bu kavramı; Beyaz, gri ve kara olmak üzere üç gruba ayırmaktadırlar. Fakat «beyaz» diye nitelenen propaganda lehinde kim ne kadar olumlu şeyler söylerse söylesin, günümüze kadar hiç bir yapıcı amaç uğrunda kullanılmamış olan propagandayı temize çıkarmak için savunması asla yeterli ve inandırıcı olamayacaktır. Çünkü, hangi ad altında anılırsa anılsın, propagandanın temel amacı; gerçeği çarpıtmak ve bir şeyi olduğundan farklı göstermektir. Bunun adı ise hiç kuşku yok ki; yalandır. Yalanın ise akı karası olmaz. Nitekim, tehlikesiz yalanın bile meşrulaştırıcı bir gerekçesi daima aranmıştır.  

 

Kirletilmiş milyonlarca fosseptik beyine göre propaganda, günümüzde meşru bir araç sayılıyor olsa bile bu kanaat yanlıştır ve propagandanın fosseptik üretmesinden kaynaklanmaktadır. Bu bir fasit dairedir, ya da doğru orantılı bir etkileşimdir; ne kadar çok propaganda, o kadar çok fosseptik beyin; ne kadar çok fosseptik beyin, o kadar çok propaganda!.. Bu, aynı zamanda herhangi bir toplumun ahlâkî düzeyini saptamak için bir denklem, bir test formülü veya ölçü olarak da kullanılabilir.

 

Propagandanın tarihi geçmişi oldukça kirlidir. Papa İkinci Urbanus'un, 1095 yılında toplanan Clermont Konsili’nde verdiği -İslam coğrafyası üzerine düzenlenecek kapsamlı saldırıya ilişkin- fetva, bu kirli geçmişin önemli olaylarındandır. Onun konsilde yaptığı kışkırtıcı konuşma, yüzyıllar boyu etkisini sürdürdü; Haçlı seferleri sırasında kuduran vahşetin daima itici gücü oldu.

 

İlhamını bu tarihi vahşetten ve benzerlerinden alan propaganda, amacı ne olursa olsun, hiç bir zaman hiç bir namuslu insanın vicdanında aklanamaz, hiç bir zaman «tanıtım» kavramıyla özdeşleşemez.

 

Propagandayı bütün silahlardan farklı kılan, onun sinsiliğidir. Bu silah, öbür bütün silahların aksine hiç kimseyi ürkütmez; tam tersine, insanları bir tür hipnoza sokarak onları gevşetir ve kolayca kullanılabilecek birer araç haline getirir. Bu sayede haklıyı haksız, haksızı da haklı göstermek mümkün hale gelir.

 

Propagandayı, -spekülatif savunmalarla- bir çeşit «tanıtım» diye tarif etmeye kalkışan her insan, mutlak surette bu şeytani silahın kullanıcısıdır veya onu kullananlardan birinin zebunudur. Onun için bu kirli silahı hileli yorumlara konu yapan her insana karşı dikkatli olmak gerekir. Propaganda silahını, ancak –taktik ve stratejik amaçlarla- düşmanı yıldırmak için kullanmak doğru olabilir. Dolayısıyla düşmana yönelttiğiniz bir silahı, aynı vatanı paylaştığınız insana yöneltemezsiniz.

 

Konuyu İslam'a göre ele aldığımızda, İslam ahlâk terminolojisinde «gıybet», «nemime» ve «yalan» kavramlarının, propagandayı çok net bir şekilde çağrıştırdığını, hatta onlarla örtüştüklerini görüyoruz. Dolayısıyla, propagandayı sırf meşrulaştırmak için bu gerçeği görmezden gelmek hiç bir işe yaramayacaktır. Bu kurnazlığı zekice bir tutum gibi görenler ise propagandanın fosseptik üretmekten başka bir işe yaramadığına inanan her namuslu insanın karşısında daima yenilgiye uğrayacaklardır.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki; (müşteri tarafından istendiğinde, yapılacak dürüstçe bir tanıtım hariç), malını olduğundan farklı göstermek ya da onu müşterinin gözünde büyütmek, duygularını kışkırtmak, saflığından veya ihtiyacından yararlanmak için kişinin söylediği yalanlar, propagandadan başka bir şey değildir. Yani ahlâksızlıktır. Aynı şekilde, bir siyasi parti yetkilisi, (kendisi ya da partisi lehinde yaptığı propaganda kapsamında), rakip partilerin aleyhinde (doğru bile olsa) konuştuğu her söz gıybettir, nemimedir ve tabiatıyla ahlâksızlıktır. Bu ahlâksızlığa katılan ve onu dinleyip alkışlayan her insan da aynı zamanda ahlâksızdır. Allah Tealâ'nın, -Mü'minleri ezmelerine karşı bir çeşit ilâhî engel olmak üzere, onları bu davranışlarıyla birbirine musallat ettiği var sayılsa bile- politika çığırtkanlarının birbirine yağdırdığı hakaretler elbette ki –ayrıca- kötü örneklerdir ve ahlâksızlıktır.

 

Seçim mevsimlerinde, bir coğrafyanın boydan boya hemen her noktasında tanık olduğumuz bu çarpıcı aklâksızlık tabloları karşısında hayretten donakalmamak mümkün değildir. Dini, imanı, ahlâkı ve kutsal değerleri oyuncak haline getirmiş siyasi partilerin ve peşlerine taktıkları sürülerin sergilediği rezâlet tabloları, aslında propagandasını yaptıkları savsak düzeni ayakta tutabilmek için ne kadar zorlandıklarını da göstermektedir. Bu da ayrı bir ibret levhasıdır. Bir ülkeyi, bir toplumu, bu ahlâk yoksunu çığırtkanlara teslim etmek için yarışan zavallı kalabalıkların sergilediği manzara ise çok daha düşündürücüdür.

 

Sözde «Demokrasi bayramı» diye sahnelenen bu çılgınlıklar, -aslında çok uzak bir ihtimal olarak gözükmeyen- «Demokrasinin cenaze töreni»'ninden önce bir peşin teselli anlamını taşımaktadır. Devleti ele geçirmek için kapışan bu siyasi kalabalıklar aslında iktidar için değil, devletin mirası üzerinde kavga etmektedirler. Ama bunu söylemeye hiç biri cesaret edememektedir!

 

Propagandaya hayat felsefelerinde ve faaliyetlerinde yer veren kişilerin, örgütlerin ve belli çevrelerin kökenine eğer inerseniz onların bu coğrafyada yaşayan topluma ne kadar yabancı olduklarını görürsünüz. Bir toplumu dejenere etmek için bu kirli silahın ne kadar etkin olduğunu bunlar çok iyi bilmektedirler. Onu son derece başarıyla da kullanmaktadırlar. Ama unutmamak gerekir ki; geleceğini, mutluluğunu ve başarısını daima başkalarının yenilgisi ve yanılgısı üzerine kurmaya çalışanlar, bu uğurda propaganda silahını kullanarak başkalarını hep karalamakla, hatalarını bulup onları rezil etmekle, amaca uluşmak isteyenler, mutlak surette bir gün gelir aynı silahla vurulurlar. Bu hep böyle olagelmiştir. Tarih de esasen bu yüzden tekerrür edip durur. Çünkü lafazan bir siyasetçi, mahir bir üfürükçü, etkili bir sahte peygamber, hokkabaz bir tarikat şeyhi ya da yetenekli bir tefeci, milyonlarca ahmak insanı bir süre peşinden sürükleyebilir. Sonra gün gelir bunlar yerlerini benzerlerine terk ederler. Çünkü her mekânda ve her dönemde onlara yem olabilecek fosseptik beyinler bolca bulunur. Yeryüzü bu bakımdan çok verimlidir! Özellikle çamur zihniyet ortamında bu mahsul çok iyi yetişir.

 

Tarihin günümüze kadar sürdürdüğü bu talihsiz geleneğin bir numaralı sembolü, -bir kez daha hatırlayalım ki- propagandadır. propaganda ile maganda arasındaki sıkı bağı unutmadan her dürüst insan, bu kirli silaha ve onun faaliyet alanı olan çamur zihniyete karşı dikkatli olmak zorundadır.

 

Hasımların, sürekli ve karşılıklı propagandalarının doğal sonucu olarak –ne yazık ki- ülke çapında bir kara zihniyet oluşmuştur. Bunu, demokrasi ve özgürlük adına olumlu bir gelişme olarak niteleyen, hatta bunu öven ve özendiren kişi ve örgütler mevcuttur. Böyle çamurlaşmış bir zihniyet ortamında bunlar avlarını daha kolayca elde edebiliyorlar. Hiç bir engelle de karşılaşmazlar. Çünkü, Türkiye medyasının sağcısı da, solcusu da, ırkçısı da, tarikatçısı da, müslümancısı da, Amerikancısı da –her biri kendi siyasi eğilimine göre- küfürleşme düellosona katılan politika holiganlarının emrindedirler. Onların saçtığı mikropları her yere taşımanın yarışı içindedirler.

 

Türkiye'de yaşanan yozlaşma felâketi'nin, korkunç boyutlarından biri budur. «Tanıtım» ile «propaganda» kavramlarının birbirine iyice bulaştığı bu karanlık ortamda artık hiç bir değeri kurtarmak mümkün gibi gözükmemektedir. Dil, kültür, sanat, edebiyat, din, ahlâk, kutsal ve manevi değerlerin tümü bu felâkete kurban gidebilir! Çünkü; hasımdır deyip karşınızdaki insanın dinine, irzına, namusuna, -hiç bir engelle karşılaşmadan- eğer dil uzatabiliyorsanız; üstelik demokrasiye ve özgürlüğe sığınarak seçim propagandası ya da başka bir ad altında bunu kitaba uydurmak suretiyle becerebiliyorsanız; hele oyun bittikten sonra –hiç bir şey olmamış gibi- vaktiyle hasım dediğiniz o adamla sarmaş dolaş olup aynı çatı altında beş yıl süreyle oynaşa dalaşa –sizi oraya gönderen- halkınızla alay ediyorsanız; daha büyük bir falâket beklemelisiniz. Beterin de beteri vardır.

 

Şunu çok iyi anlayalım ki; sövgüyü, küfürleşmeyi, utanmazlığı, birçok ahlâksız davranış ve söylemleri sözde modernize ederek onları meşrulaştırmak, onları zararsız ve olağan gibi göstermek mümkün değildir. Bala zehir değil, sirke bile katsanız onu artık bal diye satamazsınız.  

 

«Tanıtım» ile «propaganda», işte aynen böyle bal ile zehir kadar birbirine yabancı iki ayrı şeylerdir.

 

Konuyu, dolaylı da olsa ilgilendiren son derece önemli bir ayrıntıya burada dokunmak gerikir: Bir mü'min kişi çıkıp dese ki; «şirk içinde bocalayan bir güruha, tevhidî bir imandan önce, nefes tüketip ahlâk dersi vermek abestir; susuzluktan ölmek üzere olan birilerine neden önce ekmek yedirmeye çalışıyorsunuz?» Bu soru elbette ki tuhaf karşılanamaz. Şu var ki; bir gemide yolcusunuz ve o gemide her türlü insan var; birileri de gemiyi delmeye çalışıyor; işte böyle bir durumda kâfir-mü'min ayırımı yapamazsınız! Yapacağınız şey, onu bu tehlikeli girişimden caydırmaya çalışmaktır. Çünkü; siyaset holiganları, emirlerindeki haçlı-siyonist medya yardımıyla, bu toplumun manevi değerlerini yıkıma uğratmış, altüst etmiş olsalar bile, onları tümüyle yok edemezler. Nitekim toplumun tamamı da böyle bir şeyi kabullenmez. Kaldı ki ülkede çok değerli bir hanif-mü'min azınlık yaşamaktadır. Onlar bu toplumun mayasıdır. Bu mübarek mayayı koruyabilmek için sapkın putperest kalabalıkların ıslah ve irşadı gereklidir. Bu ise çaba ister, sabır ister, strateji, taktik ve üslup ister. Şiddet ve ayırımcılık hiç bir sorunu çözümlemez, tam tersine alevlendirir. Sizinle aynı vaktanı şu veya bu şekilde paylaşan insanı –ne derece sapık olursa olsun- dışlayamazsınız. Çünkü bu insan hastadır ve sana muhtaçtır.

 

Fısıltı, dedikodu ve propaganda çamuruna batmış bir asparagas toplumunu ve televole sürülerini linç kültüründen arıtmak, onları «Müslümanlığın» puslu alanından İslam'ın aydınlığına çıkarmak ise kolay iş değildir.  

 

Farit AYDIN

Araştırmacı – Yazar

feriduddin@gmail.com

www.feriduddin.com