TERÖRÜN TÜRKİYE’DE ORTAYA ÇIKARDIĞI GERÇEKLER...
Günümüzde bütün dünyayı meşgul eden terörizm, yaygın bir korku kaynağı olmanın yanı sıra bir düşünce kaosunu da beraberinde getirmiştir. Her şeyden önce terörizmin tanımlanmasında büyük bir karmaşa yaşanmaktadır. Çünkü terör eylemcisine, kimisi tarafından özgürlük savaşçısı olarak bakılmaktadır; bir başkası ise onu en affedilemez suçları işleyen bir hain olarak nitelemektedir. Ayrıca hangi olayın terör, hangi olayın da haklı intikam konusu olduğu noktasında yine görüşler farklıdır. Bu da terörle savaşmak konusunda işbirliğini zorlaştırmaktadır.
Bilindiği üzere mağduriyet, daima yandaş bulmaya vesile olan bir durumdur. Çünkü insanların çoğu haksızlığa karşıdırlar. Bu eğilim insanın tabiatında vardır. İnsan öbür canlılardan farklı olarak, yalnızca kendini ve yakınlarını savunmakla kalmaz, aynı zamanda bir yabancının da haksızlığa uğraması karşısında tepki gösterir veya huzursuz olur. Haksızlığa uğrayan kişi ne kadar yabancı olursa olsun, onun uğradığı durum karşısında susan ya da en azından huzursuzluk duymayan insan çok azdır.
Meselenin özünü oluşturan nokta şudur: Terör olayına karışmış bir kimse eğer uğradığı haksızlığın intikamını almış gibi değerlendirilirse, olaya böyle bakanlar eylemciyi tamamen haklı görmeseler bile onun tahrik edilmiş olduğuna inanabilirler. Buna karşın, haksızlığa uğramış olsa bile, terör eylemcisinin kendi bireysel görüşü ve kendi yöntemleriyle hasmını cezalandırma yetkisine sahip bulunmadığına inan kuralcılar da vardır. Doğrusunu söylemek gerekirse terör konusundaki ihtilafın temel kaynağı işte budur. Yani teröre ilişkin olarak şimdiye kadar ortaya çıkmış bulunan düşünce ve yorum farklarının tümü buradan kaynaklanmaktadır.
Terör eylemcisinin haklı mı haksız mı olduğu konusundaki görüş farkları, temelde teröristin eylemine gerekçe olarak gösterdiği nedenle doğrudan ilişkilidir. İlginçtir ki terörün sebep olduğu şok, genelde insanların bu nokta üzerinde soğukkanlılıkla düşünmesine engel olmakta, bütün dikkatleri eylemcinin kişiliği ve acımasızlığı üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Terör konusundaki en büyük çıkmazlardan biri işte budur. Çünkü terör olayı karşısında kabaran tepkiler, soğukkanlı, mantıklı ve adil davranmaya çok kere engel olur. Bu duygunun egemen olduğu ortamda elbette ki terörü bilimsel ölçüler çerçevesinde değerlendirmek ve isabetli sonuçlar elde etmek mümkün olamaz.
Esasen insanlık tarihi ile birlikte başlamış olmasına karşın, terörün bir toplum ve dünya gerçeği olduğu konusundaki görüşler çok yenidir. Bu da insanlığın terör kavramı hakkında henüz kurumsal bir birikime ve deneyime sahip bulunmadığını göstermektedir. Sonuç olarak da bu, terörü bilimsel kriterler içinde değerlendirmeyi ve ona karşı uluslararası bir dayanışma gerçekleştirmeyi engellemektedir.
Bütün bu gerçekleri göz önüne aldığımızda Türkiye’nin terör karşısında ne kadar büyük bir boşluk içinde olduğunu anlamakta gecikmeyiz. Her şeyden önce, Türkiye’de terör kavramı ve terörün nedenleri hakkında çok bilgili ve birikimli insanlar bulunmamaktadır. Terör uzmanı, siyaset bilimci ve araştırmacı yazar sıfatıyla açık oturumlara davet edilen insanların TV. Ekranlarında yaptığı anlamsız ve dolambaçlı konuşmalar bunu kanıtlamaktadır.
Öyle ise gerek terör kavramı hakkında, gerekse teröre neden olarak gösterilen olaylar hakkında yalnızca bilimin ölçütlerini esas alarak düşünce üretecek ve çözüm önerecek insan kaynaklarının bir an önce sağlanması gerekmektedir. Bu yapılmadığı taktirde ister istemez her kafadan bir ses çıkacak, yaşanan düşünce kaosu ve kavram kargaşası devam edecek ve insanlar bu yüzden çok yanlış yönleneceklerdir. Bu da Türkiye’nin bugünden daha çok tehlikeli bir karmaşa ortamına sürükleneceği anlamına gelmektedir. İşin sonu eğer yakın gelecekte özgürlüklerin kısıtlanmasına kadar varacak olursa, o zaman terörü tartışmak bile belki mümkün olamayacaktır. Esasen ürküten tahmin budur.
Bu tahminin gerçekleşmesine Türkiye her bakımdan çok müsaittir. Çünkü bu ülkenin sosyolojisine, etnik mozaiğine, tarikatlar olarak bilinen ruhani cemaat teşkilatlarına laiklik ve demokrasi konusundaki aykırı bakış açılarına bakılacak olursa, terör konusunda bilimsel ve akılcı önlemler acilen alınmadığı taktirde yukarıda sözü edilen tahminin yakın gelecekte gerçeğe dönüşmesi mukadder hale gelebilir.
İşte bunun önüne geçebilmek için mutlaka akılcı yollar izlenerek bir yerden harekete geçmek gerekir. Bu konudaki çözüm girişimleri ise yalnızca Türkeye’nin değil, bütün dünyanın terör belâsından kurtarılmasına dönük, uluslararası bir proje olarak düşünülmelidir. Aynı zamanda –kimden gelirse gelsin- hiçbir öneri, hiçbir eleştiri ve hiçbir itiraz asla küçümsenmemelidir. Nitekim büyük ideallerle yola çıkan nice kişi ve kuruluşlar vardır ki kendi konumlarını başkalarıyla karşılaştırırken hep yukarıdan baktıkları için büyük fırsatlar kaçırmış ve sonunda hüsrana uğramışlardır.
Bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki, teröre karşı önlem kapsamında gerekli ortamı hazırlamak amacıyla şu satırlar içinde cesaretle sunulan ipuçları ile buradaki tanım ve açıklamalarda sergilenen ciddiyet ve samimiyet, şimdiye kadar hiçbir kişi, hiçbir kurum ve kuruluş tarafından gösterilmemiş, ya da gösterilememiştir. Bu ise başta yönetimler ve medya olmak üzere herkese gücü oranında bir miktar sorumluluk yüklemektedir.
Meselenin köküne inebilmek için işe bazı önemli tespitlerle başlamak şarttır. Bu tespitler ise kendimize yönelteceğimiz birkaç soruya yanıt bulmamızla ancak yapılabilir. Şu varki, yanıt vermek şöyle dursun, bu soruları bile günümüzün Türkiye’sinde gündeme getirmek için doğrusu çok cesur olmak gerekir. Fakat bu duyarlı noktada eğer insanlar, «zamansız konuşmak» korkusuyla içinde bulundukları fobiden kendilerini kurtarmayacak olurlarsa teröre çare bulmak mümkün olamayacaktır. Bu konuda birilerinin, konuşabilmek için kendisine mutlaka dokunulmazlık verilmesini artık beklememelidir. İşte burada böyle tarihi bir rolün üstlenildiğini göreceksiniz.
Bu görev ise –yukarıda da ifade edildiği gibi- her şeyden önce kimsenin pek ortaya atma cüretini gösteremediği sorularla bazı tespitlerin yapılmasını gerektirmektedir. Örneğin, teröre neden baş vurulmaktadır; terör estirmek için insanlar neden gizli örgüt kurmaktadır; acaba beyni yıkanmış bazı kimseler sebepsiz yere, ya da sırf egolarını tatmin amacıyla örgütlenip dehşet uyandırmak mı istiyorlar; yoksa bunların arkasında devletler gibi güçler mi var, şeklinde bazı sorularla meseleyi irdelemeye başlayabiliriz. Fakat bu klasik sorular zaten sürekli olarak sorulmaktadır. O kadar ki insanlar, bunları artık kanıksamış bulunmaktadır. Bunlara şimdiye kadar verilmiş olan kaypak cevaplar ise hiçbir işe yaramamıştır. Dolayısıyla amaç, birtakım sıradan sorularla dikkatleri dağıtmak olmamalıdır. Burada sırf soru sormak değil, nelerin sorulacağı çok önemlidir. Siz, herhangi bir nedenle eğer şimdiye kadar söz konusu edilmekten özenle kaçınılmış bazı meseleler hakkında soru yöneltmekten kaçınırsanız teröre çözüm bulmak şöyle dursun, bu olayların gelişmesine dolaylı biçimde alet bile olursunuz!
İşin esasına bakacak olursanız, zaten kasıtlı olarak hep böyle bir yol izlenmiştir. Nitekim zaman zaman TV. Ekranlarında terörü hararetle tartışıp sözde nedenlerini bulma arayışı içinde olanların büyük kısmı aslında terör faillerinin dolaylı ortaklarıdırlar! Biraz sonra bu gerçek epeyce berraklanacak ve bu insanların tarih önünde ne büyük sorumluluk altında oldukları açık seçik ortaya çıkacaktır.
Örneğin TV. Ekranlarında terörü tartışan, terörle ilgili görüşlerini açıklayan, bazı örgütleri terörist olarak suçlayan, terörü lanetleyen, ya da teröre karşı birtakım çözümler öneren politikacılar, akademisyenler, gazeteciler, sendikacılar, araştırmacı yazarlar, istihbaratçılar ve terör uzmanları, hiçbir zaman samimi görüntüler yansıtmamış, daima spekülatif, çıkar amaçlı ve kaypak konuşmalarla meseleleri geçiştirmişlerdir.
Bu konuda kuşkusu olanlar, aşağıda yöneltilen ilginç ve oldukça anlamlı sorulara dikkat etmelidirler. Bu soruların, sözde aydın diye nitelenen sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri tarafından hiçbir zaman gündeme getirilmediğini göreceklerdir. Bu ise onların –esasen aptal olmadıklarını, fakat- gerçeklerin ortaya çıkmasını da istemediklerini kanıtlamaktadır.
İşte yöneltilebilecek bazı sorular:
Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Kısaca yöneltilen bu birkaç soru, sadece sıradan birer örnektir. Peki bu sorulara neden gerçekçi yanıtlar aranmamaktadır?
Çünkü, büyük ihtimalle bu tür önemli soruları tartışmaya açmak isteyenler Türkiye’de tehdit altında bulunmaktadırlar. Bu da demektir ki birçok çarpıcı gerçeğin ortaya çıkması istenmemektedir. İşte teröre ortam hazırlayan en önemli nedenlerin başında bu gizlilik ve tehditler gelmektedir.
Bu sorular akla gelmeyecek şeyler değildir. Bilakis Türkiye’deki terörün kaynakları bu sorulara verilecek gerçekçi cevaplarla ancak bulunabilir. Ama işte o zaman da yeni bir hesaplaşma döneminin kapısı aralanacaktır.
Esasen bu sorulara yanıt vermek için bütün kampların sorumluları davet edilmeli ve görüşleri dinlenmelidir. Bu ise her şeyden önce özgürlükçü ve katılımcı bir rejimin uygulanmasına bağlıdır. Özgürlüklerin kısıtlı olduğu bir ortamda insanlar bazen kendi yöntemleriyle özgür olmaya çabalarlar. Terörün kaynaklarından biri de budur.
Türkiye’de geniş kitleleri temsil eden birçok insanın varlığı şimdiye kadar hesaba katılmamış, görüşlerine baş vurulmamış ve bunlar adeta yok sayılmışlardır. Seçim mevsimlerinde siyasi parti yöneticileri tarafından belli amaçlarla ziyaret edilen bu insanların bir kısmı, daha sonra unutulduklarını görünce dışlandıkları yönünde cemaatlerini yönlendirmişlerdir. Çünkü bunu, devletin, tarikat şeyhleri arasında ayırım yaptığı şeklinde algılamışlardır. Temelde zaten birçok huzursuzluğun kaynağını oluşturan bu toplulukların dünya aydınlığına bilinçli olarak çıkmasını önlemek teröre kadar varan daha büyük sorunların ortaya çıkmasında etkili olmuştur.
Türkiye’de çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından sık sık düzenlenen konferanslara, sempozyumlara ve açık oturumlara şimdiye kadar hiçbir tarikatın şeyhi (şeyh sıfatıyla) davet edilmemiştir. Bu büyük bir ihmal olabilir. Çünkü bu şahısların ortaya çıkması şimdiye kadar gizli kalmış birçok gerçeğin, kendiliğinden deşifre olmasını sağlayabilir. Onları muhatap almak, eğer devletin onlarla masaya oturduğu çekincesinden kaynaklanıyorsa, halkın büyük kesimi zaten bu kişilerin onayı ile parti seçtiği ve devleti desteklediği kesin bir gerçektir. Bu da devletle bu kitlelerin esasen örtülü bir iletişim içinde olduğunu kanıtlamaktadır. Ancak bu örtülü iletişim hiçbir zaman gizli kalmamıştır. Bilakis devlet ile tarikat şeyhleri arasındaki sürekli iletişim günümüzde geniş bir taban tarafından da bilinmektedir.
Ancak bu iletişimin şimdiye kadar ortaya çıkaramadığı, ya da çıkarmak istemediği bazı gerçekler daha vardır. Bu gerçeklerin başında ise tarikat şeyhlerinin kişiliği gelmektedir. «derin devlet» gibi görünmeyen güçler tarafından ünlendirilen bu şahıslar eğer bir gün forumlarda toplumun karşısına çıkarılacak olursa birçok tılsımın kendiliğinden çözülebileceğine şimdiden inanmak gerekir. Çünkü cemaatleri tarafından, kendilerine adeta birer tanrı olarak inanılmış bu üç beş kişinin ne oldukları meydana çıkacaktır. Belki onlara bağlı belli bir kitlenin görüşleri değişmeyecek; fakat toplum, tanrılaştırılmış bu birkaç kişinin, hem ne olduğunu anlayacak, hem de bunların din ya da «müslümanlık» adı altında müritlerinin zihnine akıttığı şeyleri öğrenme imkânını bulacaktır.
Görülüyor ki siyasetin örtülü yollarla iletişim içinde olduğu geniş kesimler, yine siyasetin baskısı altında gizlenmeye bastırılmaya ve susturulmaya çalışılmaktadır. Oysa dayatma ve şiddetin, bir çözüm olmadığı ve asla olamayacağı artık bilimsel olarak kanıtlanmış ve uygar dünya bunu kesinlikle benimsemiştir. Durum böyle iken, bir yandan lâiklikten, demokrasiden özgürlükten şeffaflıktan ve hukuktan yana olduğunuzu ileri sürer, öbür yandan da devletin resmen tanımadığı karanlık odaklarla, iletişim içinde olursanız, terörü önleyemez, tam tersine ona ortam hazırlamış olursunuz. Keza eğer topluma yeni bir din dayatmaya kalkışırsanız, üstelik bunu «devlet törenleri» biçiminde empoze ederek yaparsanız, yine terörü önleyemez, tam tersine onu azdırırsınız.
«Heykel karşısında namaza durur gibi durmanın Allah’a ağız dolusu sövmek anlamına geldiği» bir dinin bağlılarını siz eğer devlet törenlerinin gereğidir diye getirip her gün Milli Türk Dini’nin ayinlerinde zorla dikerseniz, bunun ardından patlayacak bir olay nedeniyle sadece o insanları sorumlu tutamazsınız. Çünkü o zaman ne bu törenlerin masumiyetine kimseyi inandırabilirsiniz, ne de -otuz kırk yıl önce yapıldığı ve hiçbir yararı görülmediği için terk edildiği üzere- figüranlara heykel kırdırıp yeniden birçok suçsuz insanı zindanlara koymakla bu soruna çözüm bulabilirsiniz.
Hem lâik olduğunuzu ileri sürer, hem de bünyenizde yer verdiğiniz, binlerce eleman çalıştıran «Diyanet İşleri Başkanlığı» adı altındaki bir kurum aracılığıyla milyonlarca vatandaşa hanefizmi dayatırsanız onların mutlaka nefretini kazanırsınız.
İstiklâl marşı ve bayrak gibi lâik devlet sembollerini eğer dine alet ederseniz hem kendinizle çelişir, hem kafaları karıştırır, hem de vatandaşa «Devletim benim dinimi sömürüyor» dedirtirsiniz.
Lâiklikle hiçbir ilişkisi bulunmayan, lâik devlet tarafından kullanılması son derece mahzurlu olan ve tamamen İslâm’a ait bulunan «şehitlik» sıfatını siz eğer lâik devlet adına argüman olarak sık sık işlerseniz, hele hele devlet literatüründe kullanırsanız, «teröristler» tarafından öldürülen güvenlik elemanlarınızı ısrarla «şehit» diye nitelerseniz, lâikliğinize hiç kimseyi inandıramazsınız.
Ortodoksları birbirine düşürmek için eğer siz Hıristiyan bir vatandaşa rol biçerek yeni bir kilise icat etmeye kalkışırsanız yıllarca komşu bir devletle her gün yeni sorunlar yaşamak zorunda kalırsınız.
Terörün «İslâmi terör» şeklinde nitelendirilmesini eğer özendirirseniz, buna izin verirseniz bu kez yalnızca Türkiye’de yaşayan mümin ve müslümanları değil, aynı zamanda dünya müminlerini ve müslümanlarını da karşınıza alırsınız. Çünkü terörün dini ve ırkı yoktur. İlginçtir ki Türkiye’de medya bu nitelemeyi çok sık işlemiş ve propaganda etmiştir. Oysa bu nitelemenin insanca ve bilimsel bir açıklaması da yoktur. Onun içindir ki 1948 yılından beri Filistinde Arapların uğradığı soykırımlar şimdiye kadar dünyada «Yahudi terörü» olarak nitelenmemiştir. Keza, bizzat Türkiye’nin hedef aldığı Asala örgütüne, ne Türkiye’de ne de dünyada «Hıristiyan Terör Örgütü» denilmemiştir.
Onun için «İslâmi terör» tabiri haksız, tutarsız ve acımasız bir niteleme ve atıftır. İslam, terör için bir kaynak ve referans olarak gösterilmemelidir. Bu tehlikeli nitelemeden mutlaka vazgeçilmeli ve şiddetle sakınılmalıdır! Eğer bunda ısrar edilecek olursa İslâm karşıtı bütün gruplar cesaret kazanacaklardır. Bu ise hiç kuşkusuz sadece müminleri değil, İslâm’a kendi ölçüleri içinde yandaş olan bütün tarikatçı cemaatlerini de aynı zamanda tahrik edecektir. Bu nedenle artık büyük bir dünya sorunu haline gelmiş olan terör gibi ciddi bir meselede duygusal yaklaşımlara, hele devlet eliyle yer verilmemelidir.
Terörü sözde tartışanlar, terörün sözde kaynaklarını ve köklerini arayanlar, terörü lanetlemek için sokaklara dökülüp gösteri yapma hamasetini sergileyenler acaba neden bu gerçeklerin hiç birini tartışmaya yanaşmamaktadırlar? Bunları konuşmak yasak mı? Oysa yukarıdaki soruların ve onları izleyen tespitlerin hiç birinde herhangi bir çevre, şahıs, kurum veya kuruluş tek başına suçlanmamaktadır. Bu kadar tarafsız, bu kadar objektif, bütün aşırı uçlara bu kadar mesafeli, bu kadar açık seçik, bu kadar seküler ve bu kadar bilimsel bir anlatımla terör meselesine yaklaşamaz mıyız. Biraz cesur olursak, bazı gerçekleri dile getirmeye çalışırsak acaba ne kaybederiz?
Eğer derseniz ki; teröre engel olabilmek için Nakşibendi ile, Nurcu ile, PKK ile Hizbullahçı ile el-Kaideci ile Asala ile İBDA-C ile nasıl masaya oturulabilir? Böyle bir şey, «Bağımsız bir devlet» prestiji ile bağdaşır mı? Hem sonra bunların birini bile memnun etmek mümkün mü?... O zaman da şöyle bir soru ile karşılaşabilirsiniz: Öyle ise neden bu örgütlerin birçoğunu yıllar önce bizzat kendi ellerinizle yarattınız? Birini öbürüne kırdırarak, işin içinden sıyrılmanın o kadar kolay bir şey olmadığını yeni mi anladınız?......
Terör, şüphe yok ki sebepsiz ve sürpriz bir şekilde bugün karşımıza çıkmış bir olay değildir. Aksine yanlış politikaların sonucu olarak, yaklaşık yüz elli yıldır gittikçe çığ gibi büyüyerek önümüze dikilmiş bir engeldir. Üstelik kolayca aşılabilecek bir engel de değildir! Çünkü devlet terörüne karşı hemen hiç kimse münferit olarak kımıldamayı bile göze alamaz. Onun için bu engelin üstesinden nasıl gelinebilir diye kaygılananlar duygusallığa asla kapılmamalıdırlar. Keza, yöneticiler eğer sırf siyaset koltuğuna oturabilmek için bütün imkânlarını seferber ederek bilinçli şekilde Türkiye’nin sorumluluğunu yüklenmiş iseler, oturup çok ciddi şekilde düşünmek zorundadırlar. Bu insanlar, her gün TV ekranlarında boy gösteren akademisyen, gazeteci yazar, sendikacı, siyaset bilimci ve terör uzmanı diye ulu orta konuşan spekülâtörler gibi davranmamalıdırlar. Bu insanlar sorumluluklarının gereği olarak her meselede olduğu gibi terör konusunda de açık, şeffaf ve özgürlükten yana olmalıdırlar. Bugün bütün ülkeyi artık iyiden iyiye tehdit eden teröre çare düşünürlerken onun kökünü el-Kaide gibi sanal bir kaynakta aramak yerine, önce «derin devlet» sorununa kesin çözüm bulmaya çalışmalıdırlar.
Tabiatıyla Türkiye bu konuda önce İsrail’i ikna etmek zorundadır. Çünkü Terörün baş kaynağını oluşturan «derin devlet», İsrail’in önerdiği projeye göre yapılandırılmıştır! Fakat öyle hissediliyor ki «derin devlet» denen yapı öyle kolayca çözülebilecek bir ilmik olmaktan çıkmıştır. Çünkü bütün sırlar bu yapının içinde bulunmaktadır. Sonra hemen vurgulamak gerekir ki «derin devlet»’in uyandırdığı ürküntü sebebiyle hiç kimse terör konusunda dilinin altındaki baklayı kolayca ortaya çıkaramamaktadır. Bütün bunlar, terörü engellemeyi amaçlayan çabaları boşa çıkarabilir. Onun için sorumlular, her şeyden önce terörün gerçek ve temel kaynağı olan «derin devlet» üzerine eğilmelidirler.
Tarih önündeki sorumluluktan hareket edilerek, hazırlanan bu önemli özet açıklama, Türkiye’de başta –iktidarları yönlendiren- Balkanlılar Polit Bürosunu, ondan sonra da hükümeti, sivil toplum kuruluşlarını ve yaptırım gücüne sahip bulunan devlet birimlerinin başındaki bütün yetkilileri ciddi bir şekilde düşündürmelidir. Bu suretle atılacak cesur ve samimi adımlarla ancak teröre karşı önlem almak mümkün olabilir.
Araştırmacı – Yazar