TÜRKİYE’de TUTUCULUĞUN KAYNAĞI VE BOYUTLARI

 

 

Toplumumuzda, kişisel görüş ve yaklaşımlar baskındır. Bunun peşin bir yargı olarak değerlendirilmemesi gerekir. Nitekim, bilimle çatışan töre ve inanışların yaygınlığı bunu açıkça kanıtlamaktadır. Bu ise ülkemizde önemli derecede psikososyal sorunların habercisi gibi gözükmektedir. Eğer bu amaçla bilimsel alan çalışmaları yapılırsa önemli sonuçların elde edileceği olasılığı büyüktür.  

 

Bu kaygının, zincirleme olarak birbirini izleyebilecek bütün nedenlerine eğer temel bir neden ya da bir kaynak aramak gerekirse buna tutuculuğu göstermek en uygun tespit olacaktır. Fakat ilginçtir ki spesifik olarak Türkiyeli insanın ne tutum ve davranışları üzerinde, ne de onun tutum ve davranışlarını yönlendiren temel faktörler üzerinde şimdiye kadar yapılmış kapsamlı bir bilimsel çalışmaya rastlayamamaktayız. Çeşitli alanlarda ve farklı adlar altında yapılmış psikolojik araştırmalarda, toplumun tümüne ilişkin tutuculuk eğilimi (yani toplumsal tutuculuk gerçeği) hiç ele alınmamıştır. Bu da tarafsız ve insaflı bilim adamlarının böyle duyarlı bir konuyu Türkiye şartlarında şimdilik ele almaktan çekinmiş olabileceklerini hatırlatmaktadır! Bunun başka nedenleri de olabilir.

 

Ne etik açıdan tutuculuk hakkında yapılacak genel açıklamalar, ne de psikolojik vakalar hakkında verilecek istatistiksel bilgiler, -çok geniş ve çok yönlü bile olsalar- halkın tutuculuk konusundaki genel ve yaygın eğilimlerine ilişkin bütün gerçekleri ortaya serebilecek birer çalışma olamazlar. Bununla birlikte, Türkiye’de tutuculuk kavramı hakkında, -çok kapsamlı olmasa da- şimdiye kadar hemen hiçbir bilimsel çalışmanın yapılmamış olması dikkat çekicidir. Bu kavram çok sıradan bir sözcük olarak sadece ansiklopedilerde yer almakta ve anlamı birkaç kelime ile geçiştirilmektedir.

 

Nitekim en büyük ansiklopedilerden Meydan Larousse, «tutucu» sözcüğünü: «geçmişin sosyal düzenini, düşüncelerini ve kurumlarını değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen...» şeklinde tanımlamış ve bununla yetinmiştir. Buna göre «tutuculuk», «durumu değiştirebilecek her davranışa, her yeniliğe karşı sistemli direniş» anlamına gelmektedir.

 

Otuz kırk yıl öncesine kadar, tutuculuk anlamında; «taassup», «fikr-i sâbit» ve «muhafazakârlık» kelimeleri kullanılırdı. Tutucu olan kimseye de «mutaassıp» ve «muhafazakâr» denirdi. Bütün bu kullanımlarda, en azından eleştirel bir amaç vardır. Fakat daha çok, doğrulara ve gerçeklere karşı bilinçli olarak direnenleri -saplantı anlamında- inatçılıkla suçlamak için bu tabirlerin kullanıldığı, bilinen gerçeklerdendir.

 

Türkiye’de, hemen bütün sorunların temelinde etkileri bulunan tutuculuğu bağımsız bir konu olarak ele almak hem sistematik açıdan çok zordur, hem de bilim diliyle sunulması halinde konunun yeteri kadar anlaşılamaması ihtimali büyüktür. Çünkü her şeyden önce Türkiye halkı bir bilgi toplumu değildir. Nitekim forumlarda, -özellikle yüklü kavramların tartışılması sırasında- sıkça ve net biçimde ortaya çıkan algılama sorunları, agresif davranış biçimleri ve yanlış tepkiler bu gerçeği kanıtlamaktadır. Bu sorunun arka planındaki nedenler, yalnızca eğitim düzeyi ile de sınırlı değildir. Bilakis eğitim kalitesi, bu konuda büyük önem taşır. Bilindiği üzere, ülkede okuryazarlık oranı son yıllarda hissedilir düzeylerde artmış ise de «okur anlar kitle» oranı henüz çok düşüktür. İlk tespit olarak bu gerçek bile Türkiye’de tutuculuk hakkında küçümsenemeyecek bir ipucu sayılır.

 

Bu tespitten yola çıkarak konunun daha başındayken bile rahatlıkla diyebiliriz ki tutuculuğun başlıca kaynağı bilgisizliktir. Bilgisizlik ise bazen yetersiz bilgi, bazen de yanlış bilgi olarak ortaya çıkar ve etkisini gösterir. Bilgi yoksulluğunun tutuculukla olan ilişkisi, bu iki olgunun karşılıklı olarak birbirini sürekli şekilde üretiyor olmasıyla da ifade edilebilir. Doğrusu Türkiye halklarının karşılaştığı en büyük talihsizlik işte budur.

 

Tutuculuk kavramının, -Türkiye toplumunu ilgilendiren yönleriyle- geniş boyutlarda sistematik olarak açıklanmasındaki zorluk, -her şeyden önce- bu konuda karşılaşılması kaçınılmaz olan bir metodoloji saptama sıkıntısından kaynaklanmaktadır. Bu kaygı şöyle açıklanabilir: Tutuculuk, psikolojik bir davranış biçimi olarak ayrı bir alanın konusudur; mistik inanışların, gelenekçiliğin ve siyasal düşüncelerin etkisi altında ortaya çıkan tutuculuk ise ayrı bir alanın konusudur. Birey psikolojisi ile sosyal psikoloji alanları arasındaki ilişki ve etkileşimi incelemek, tabiatıyla bir ehliyet ve uzmanlık işidir. Ayrıca bu tür incelemeler, elbette ki ekip çalışmasıyla yapılmalıdır. Bununla birlikte toplumun bütün kesimlerini temsil eden geniş bir denek kitle üzerinde ciddi anketler ve istatistiksel tespitler yapılırsa ancak sağlıklı sonuçlar elde edilebilir. Bu ise psikologlardan, pedagoglardan, eğitimcilerden ve sosyologlardan oluşan bir organizasyon tarafından  ancak gerçekleştirilebilir. Böyle bir araştırma için bütün bu alanların uzmanları tarafından belli bir konsept ve belli bir metot saptanması da lüzumludur. Bütün ayrıntılarıyla düşünüldüğünde bunun ne kadar zor bir iş olduğu anlaşılmaktadır.

 

Bu ilgiyle burada çok önemli bir noktaya işaret etmek gerekir. O da konuyu ele alacak olan uzmanların toplum psikolojisini yönlendiren bütün yerel faktörler hakkında tam bir bilgi sahibi olup olmadıkları konusudur. Çünkü burada, uzman kişi için gerekli olan veriler, sırf onun alanına giren teorik araçsal bilgilerle sınırlı değildir. Bu konuyu ele alacak gerek psikologun gerek eğitimcinin, gerekse sosyal bilimcinin, halkın bütün mahalli değer yargılarını, bütün inanış biçimlerini, uygulamalı olarak geleneklerini, tapım biçimlerini, dinsel ritüellerini, edebi ve folklorik değerlerini, bölgesel olarak insanların namus anlayışlarını, kutsallarını ve dünya görüşlerini çok iyi bilmeleri kesinlikle şarttır.

 

Metot arayışının bilimsel kriterlerini bu ayrıntılara kadar inerek ortaya koyarken, şunu açıkça belirtmek zorundayız: Yabancı bilim adamları –istisnalar hariç, birikimli ve başarılı olsalar bile- mahalli kültür ve anlayışı çok iyi derecede bilemeyecekleri için böyle spesifik bir konuda, beklenen sonuçları elde edemezler. Bu çok açık bir gerçektir. Dolayısıyla böylesi özel bir konu onlara havale edilemez. Yabancı bilim adamları, en hünerli mütercimlerden, en güçlü sponsorlardan ve en geniş devlet imkânlarından yararlansalar bile böylesine büyük ölçüde kapalı ve karmaşık bir konuda asla başarılı olamazlar. Hatta yabancılar şöyle dursun, Türkiyeli araştırmacıların ve bilim adamlarının bile bu konuya ilişkin toplum gerçeklerini tam isabetle ortaya çıkarabileceklerine büyük kuşku ile bakmak gerekir.

 

Çünkü bunun önünde çok büyük bir engel vardır, o da Türkiye’deki ideolojik eğitim sistemidir. Bu sistemin çarklarından geçen hiçbir insan, Türkiye’nin örtülü gerçeklerini öğrenme olanağını kolayca bulamaz. Aynı zamanda bu sistem inkârcı olduğu kadar beyin yıkayıcı bir özellik de taşıdığı için, yıllar boyu bu çarkların dişlileri arasından geçerek mezun olan kişi, gerçekleri rahatça kabullenebilecek bir algılama gücünü artık gösteremez. Yani kısacası «Mahallî bilim adamının bizzat kendisi» tutucudur!

 

Şu halde böylesi bir insandan, tüm ülkenin ve toplumun sağlığını, geleceğini ve esenliğini ilgilendiren bir bilimsel araştırma yapması ve bu suretle gerçekleri ortaya çıkarması beklenebilir mi?! Tutucu bir kimseden tutuculuğun ne olup olmadığını sormak kadar abesle iştigal olur mu?

 

Şimdi düşününüz; sıradan bir araştırmacı bile örneğin Türkiye’nin en marjinal grupları olan Tarikatçıların ve laikçilerin hemen bütün komplo teorileri ve siyasal senaryoları hakkında geniş bilgi toplayabilirken böyle bir eğitim sisteminden geçerek mezun olmuş hangi (sözde) sosyal bilimci bu grupların gizli inanış biçimleri hakkında en ufak bir bilgi sahibi olabilir?! Çünkü bu iki şey birbirinden çok farklıdır. Evet bir kitlenin planlarını, hareket şekillerini ve davranış biçimlerini saptamak genellikle mümkündür. Nitekim bunu güvenlik ve istihbarat örgütleri çok başarılı bir şekilde yapabilmektedirler. Ama aynı kitlenin niyetlerini, inanış biçimlerini, tasavvur ve zevklerini tarihsel süreçleriyle, evrimleriyle ve bütün incelikleriyle tanılamak ve saptamak hiç de kolay değildir. Özellikle Türkiyeli sosyal bilimcilerin bu konudaki bilgileri son derece sığdır. Bu da Türkiye’de «bilim adamı» niteliğini taşıyan birçok insanın yeterliliği hakkında büyük kuşkular uyandırmaktadır!.

 

Bilim diliyle sunulması halinde konunun yeteri kadar anlaşılamamasına ilişkin kaygıya gelince buna çok büyük bir önem ve haklılık vermek gerekir. Biraz önce, bu sıkıntının, Türkiye halkının bir bilim toplumu olmamasından kaynaklandığına kısaca değinildi. Nitekim «Bilgi toplumu» kavramı, Türkiye’de şu sıralarda ilk kez tartışmaya açılmış bulunmaktadır. İlgi alanı bilişim olan bir vakfın bu konuyu çok yakın geçmişte ancak gündeme getirmiş bulunması ise Türkiye halklarının özellikle bilimsel bilgiye ne kadar yabancı olduğunu kanıtlamaktadır. Hal böyle olunca temel faktörü bilgisizlik olan tutuculuğun kaynağı hakkında hemen hiçbir bilgiye sahip bulunmayan bir topluma bu olguyu bilim diliyle anlatmaya çalışmak hemen hemen mümkün değildir.

 

Öyle ise tutuculuk kavramını bu incelemede ancak «okur anlar» bir zümrenin kavrayabileceği düzeylerde basitleştirerek, olabildiğince sınırlı boyutlarda ele alıp özetlemek daha doğrudur. Bunu da çeşitli tutuculuk örnekleriyle açıklamak sorunun daha kolay anlaşılmasına yardım edecektir.

 

Bu noktada sadece iki şey önemlidir. Bunlardan biri Türkiye’de tutuculuğun kaynaklarıdır, ikincisi de bölge ve meslek şartlarına göre ortaya çıkan tutuculuk örnekleridir.

 

Tutuculuk kavramının çağrıştırdığı önemli başlıklar vardır. her şeyden önce bunlar saptanmalıdır. Çünkü faktör analizi ile yapılacak sistematik bir incelemede bu başlıkların önem sırasına göre ele alınması gerekir. Bu ana başlıkları şöyle ikiye indirgemek mümkündür:

 

  1. Genel olarak tutuculuğu doğuran faktörler,
  2. Tutuculuğun, birey ve toplum üzerinde yaptığı etkiler.

 

Tutuculuk eğilimlerine kaynaklık eden temel faktörler üçe çıkarılabilir. Bunlar: mistik inanışlar, gelenekler ve siyasal düşüncelerdir.

 

Bu üç faktörün, tutuculuğu neden ve nasıl ürettiği sorusu ise geniş, her biri bağımsız ve çok yönlü araştırmalara konu olabilecek öneme sahiptir. Aslında akla ve bilime aykırı bütün düşünce akımları tutucu eğilimlere kaynaklık edebilir. Ancak bütün bu akımları yukarıdaki üç başlık altında tasnif etmek mümkündür. Bu önemli konunun yeteri kadar ayrıntılı olarak incelenebilmesi ise bazı savların ve çeşitli örneklerin eşliğinde irdelenmesine bağlıdır. Ancak bunun bir ön koşulu vardır. o da bu konuyu ele alan araştırmacının özgür olmasıdır. Çünkü Türkiye toplumu üzerinde bu soruna ilişkin bir araştırma yapmak kadar, elde edilen sonuçları açıklamak ve yayınlamak şiddetli tepkilere ve sıkıntılara yol açabilir. Nitekim Türkiye’de tutuculuğun birer sonucu olarak yaşanmış ciddi meseleleri bilimsel açıdan araştırma konusu yapmak şimdiye kadar henüz mümkün olamamıştır.

 

Örneğin, bu meselelerden biri, toplumsal kimlik bunalımıdır. Türkiye’de yönlendirici bir sorun olarak yaşanan toplumsal kimlik bunalımı üzerine şimdiye kadar hiçbir araştırmacı eğilememiş, ya da çalışmalarını yayınlayamamıştır. Bu meselelerden biri de ermeni sorunudur. Türkiye dışında da bu mesele yeteri kadar incelenememiştir. Çünkü bu meseleye ilişkin belgeler, büyük ihtimalle henüz elde edilememiştir. Keza, Türkiye halklarının bin yıldır İslam’la ilgileniyor olmasına rağmen «bir inanış, yaşam ve yönetim biçimi olarak» bu evrensel rejimle henüz tanışamadığı meselesini araştırmak da yine bugüne kadar mümkün olamamıştır. Bütün bunların temel nedeni hiç kuşkusuz tutuculuktur.

 

Öyle ise tutuculuk hakkında kapsamlı bir araştırma yapılırsa bu sorunun sebep ve sonuçları kadar böyle bir araştırmaya engel olan nedenler üzerinde de durmak gerekecektir. Konunun bütünlüğü bakımından bu engellerin söz konusu edilmesi önem taşır.

 

Bu nokta Türkiye’nin çok çarpıcı bir gerçeğini akla getirmektedir. O da deyim yerinde ise yüzyıldan fazladır kavgalı olan iki kampın sahip bulunduğu ortak paydadır. Bu iki karşıt kamp hiç kuşkusuz tarikatçılarla laikçilerdir. Bu iki kampın ortak paydası ise yine temelde tutuculuktan kaynaklanan ırkçılık, insan biçimcilik ve şiddet yanlılığıdır. İşte Türkiye’de bilimsel çalışma yapmanın önündeki bütün engeller bu ortak paydadan kaynaklanmaktadır.    

 

Tutuculuğun Ana Kaynakları

 

Tutuculuğa, daha çok üç temel faktörün kaynaklık ettiğine yukarıda işaret edilmişti. Bunların başında mistik inanışlar gelmektedir. ancak mistisizmi «din» kavramıyla karıştırmamak gerekir. Temelde din ayrı, mistisizm de ayrı şeylerdir. Özellikle vahye dayalı semavî dinler, (orijinal öğretileriyle) evrenin ve doğanın çok özel ve çok özet açıklamalarıdır. Bunun yanında sosyal yaşamı da düzenleyen doğal anayasalardır. Bu güçlü dinler, ilginçtir ki mistisizmle dejenere edilmişlerdir. Dinlerin çarpıtılmasında önemli rol oynayan mistisizm, esasen duygunun akla galebe çalmasına yol açmış, yani insanları aşırı derecede duygusallaştırarak onun rasyonel düşünme yetisini köreltmiştir. Bu etkinin kuşaklar boyu sürmesi, akılcı düşünce akımlarının çökmesini sonuçlandırmıştır. İslâm uygarlığının çökmesini hazırlayan en büyük faktör budur. Dolayısıyla mistisizmin, tutuculuğu doğuran önemli kaynaklardan biri olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Tarikatlar bu gerçeğin birer açık güçlü kanıtı olarak ortadadırlar. Bu örgütlerin muhitlerine bir kez girip, gözükebildiği kadarıyla mevcut tabloyu seyretmek bile yeteri kadar fikir verebilir. Bu çevrelerde tutuculuğun en çarpıcı örneklerine tanık olmak mümkündür.

 

Mistik düşünce akımları, aslında din kurumunu yozlaştırarak yapılanırlar. Onun için mistik örgütler daima birer dinsel kurum olarak algılana gelmişlerdir. Özellikle eğitimsiz yığınların yaklaşımı böyledir. Türkiye’de tarikatların birer din kurumu olarak halk arasında kabul görmüş olmasının nedeni işte budur. Günümüz Türkiye’sinin en büyük sorunlarından biri, bu bakıştan kaynaklanmaktadır. İslam’a karşı önyargılı çevrelerin bakışı da böyledir. Ancak bu kesim, İslâm’ın Türkiye’de anlaşılmasını önlemek için bilinçli olarak bu tutumu izlemektedir. Fakat sonuç itibariyle her iki kesimin de yaklaşımı tutucudur. 

 

Türkiye’de mistik örgütlerin (yani tarikat cemaatlerinin) özendirdiği tutuculuk, toplumun tabanını oluşturan geniş yığınlar arasında katı ve yıkıcı eğilimlere yol açmıştır. Mafya örgütlerini oylarıyla iktidara taşımaktan, teröre kadar zor sayılabilecek çeşitli gelişmelere kaynaklık eden faktör budur.

 

Tutuculuğun ikinci kaynağı politikadır. Ancak burada da politika ile siyaset kavramlarını birbirinden ayırt etmek gerekir. Çünkü siyaset nötr bir kavramdır ve din gibi insan popülasyonlarının organize olmasını sağlayan disiplinlerin kaynağıdır. İnsanlık tarihinde siyaset, din felsefesinden yararlanarak kurumlaşmıştır. Dolayısıyla en ideal bir yönetim için (miztisizmin yozlaştırmadığı) din ile (politikanın soysuzlaştırmadığı) siyaset, birlikte gereklidirler. Fakat Türkiye’de politik ve ideolojik laikçilik akımı bu evrensel gerçeğin toplum tarafından algılanmaması için, sahip olduğu devlet gücünü kullanarak çok büyük engeller çıkarmıştır. Bu engellerin başında yaygınlaştırılan teokrasi fobisi gelmektedir. Oysa teokrasi, gerçekte dinsel (doğal) siyasetle değil, mistik siyasetle ancak varlık bulabilir. Çünkü din, doğanın bizzat kendisidir. Ve çünkü aslında din ile doğa, aynı gerçekleri ifade eden iki eşanlamlı tabirlerdir. Mü’minler doğayı din, materyalistler ise dini doğa olarak görürler. Fark sadece bundan ibarettir.

 

İlginçtir ki toplumu teokrasi fobisiyle şartlandırmış bulunan ideolojik laikçi politika Türkiye’de bugün bizzat ürettiği teokratik bir rejimin ayakları üzerinde yürümektedir. Evet, ideolojik laikçi sistem, belki «Ulu Tanrı»’dan değil, fakat kesinlikle «Ölü Tanrı»’dan ilhamını alarak zorla yaşamaya çalışmaktadır. Tutuculuğun, insanlık tarihinde bir eşine daha rastlanamayan bu türü, düşünme yeteneğini yitirmemiş her insanı ürkütücü mahiyettedir.

 

Mistik tutuculuk; sınırsız özveri, sıkı bağlılık ve sanal alemde yaşamak gibi nedenlerin doğurduğu bir saplantı türüdür. Politik tutuculuk ise bunun tam tersine, maddi çıkar ve ün sağlama tutkusunun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu iki tutucu akım, görünürde karşıt iki kampı sembolize etmelerine rağmen, siyasi arenada daima birbirinin destekçisi olmuşlardır. Onun için dinin saygın adını ve argümanlarını kullanarak mistik faaliyette bulunanlarla bu kalabalıkların desteği sayesinde ideolojik ve çıkarsal amaçlar güderek siyaset yapan egemen azınlık, daima şaibe altında kalacaklardır.

 

Tutuculuğun üçüncü kaynağı geleneklerdir. İnsan, temelde aklını kullanarak avunmak, ya da bir ihtiyacını karşılamak için ilk kez bulduğu bir yöntemi, bir kullanım biçimini, ya da bir görüşü, sürekli biçimde işleyerek onu çevreye kabul ettirebilmişse o buluş ya da görüş, rakipsiz ve alternatifsiz olarak yerleşir. Yaşamın herhangi bir alanında uygulamaya ilk kez konmuş müzik, giyim kuşam, davranış, kutlama, ağırlama, protokol kuralları, görgü kuralları ve ödüllendirme şekilleri, bu suretle tutunur zaman içinde adeta kutsallaşırlar. Onları hiç kimse değiştirmeye kalkışamaz. Hatta aklından bile geçiremez. Aksini yapanlar, en azından tutarsızlıkla suçlanır ve saygınlıklarını yitirirler.

 

Tutuculuk, bir çeşit bağımlılıktır. Tıpkı sigara ve uyuşturucu bağımlılığı gibi... Uyuşturucu bağımlılığı fizyolojiktir, tutuculuk ise psikolojik bir alışkanlıktır. Aralarındaki fark budur. İkisi de evrensel din kurallarıyla yani doğa ile çatışırlar, mantıksal haklılıklarını ortaya koyacak bir kanıt yoktur. Bağımlılık, terk edilemeyen kalıcı alışkanlığın başka bir adıdır. Bu tür alışkanlıklar zararlı kullanım ve davranış biçimlerinin tekrarı durumunda oluşur ve yerleşirler. Dolayısıyladır ki yaşam için zorunlu olan davranış biçimlerinin tekrarı bağımlılık yapmaz. Yemek, içmek, yürümek, her gün aynı saatlerde bir işe başlamak ve namaz kılmak gibi...

 

Tutuculuktaki alışkanlıkta iki duyu önemlidir; göz ve kulak... «Göz gördü gönül sevdi» dizesi bunu çok özet ve anlamlı bir ifade ile açıklamaktadır. Evet göz ve kulak aracılığıyla bir şeyi sık şekilde algılamak insanda alışkanlık yapabilir. Propagandalar ve reklamlar işte bu yolla insan üzerinde etki yaparlar ve adeta şartlı refleks haline gelirler. Tekrarın insan psikolojisi üzerinde çok büyük tesiri vardır. Özellikle doğaya aykırı bir uygulamayı insan sıkça tekrar ettiğinde bünyeye yüklenen psikolojik ve fizyolojik baskı nedeniyle yinelenen davranış biçimi kalıcı olarak beden ve zihin üzerinde derin izler bırakabilir. Örneğin uyuşturucu kullanan bir insan, bu eylemi, vücudundaki sistemlerin direniş ve tepkilerine rağmen yapar. Fakat eylemin sıkça tekrarı, vücut sistemlerinin zamanla yenik düşmesine yol açar. Yani vücut fizyolojik ve psikolojik olarak bu eyleme boyun eğer. Çünkü bu eylem sırasında sık tekrarlarla kullanılan madde vücudu yorarak ve nihayet bağışıklık sistemini hasara uğratarak kalıcı bir nitelik kazanır.

 

Zararlı bazı tekrarlar, vücudun yalnızca fizyolojik ya da psikolojik bağışıklık sistemini tahrip ederken, bazıları da bu iki bağışıklık sistemini birden hasara uğratabilir. Uyuşturucu bağımlılığı işte böyledir. Vücudun her iki bağışıklık sistemine de zarar verir. Alışkanlık ve bağımlılık denince genelde akla gelen örnekler bu türdendir. Oysa görünürde vücuda herhangi bir zarar verdiği anlaşılmayan, fakat insan psikolojisini olumsuz etkileyen alışkanlıklar da vardır. Bunlar daha çok paradoksal düşünceler içinde insanın bocalamasına yol açarlar.   

 

İşte teomorfist ve antropomorfist inanış ve düşünceler bu türden tahribatlara yol açarlar. Örneğin sadece belli gün ve saatlerde bir heykel karşısına dikilerek, ya da bir anıt mezara giderek ona saygı gösterme eylemini tekrar eden insanın zamanla psikolojisi bozulur. Bu insan, vücutça sağlıklı görünüyor olabilir. Fakat onu konuşturursanız –bir mantık yürütüyor olsa bile- söylediklerinin tutarsız olduğunu anlamakta gecikmezsiniz. Tanrılaştırdığı kişinin heykeli karşısında neden (ayakta, kımıldamadan, bir süre sessiz) durduğunu sorarsanız size gerekçe olarak elbette ki birçok şey anlatacaktır. Fakat onun bütün anlattıklarını eğer evrensel ölçü ve değerler süzgecinden geçirirseniz, söylediklerinin bir sürü hezeyandan ibaret olduğunu dehşet içinde görürsünüz!

 

İşte tutuculuğun en tehlikeli örneği budur. Onun için semavi dinler bunu en ağır suç olarak nitelemişlerdir. Kur’an da bu suça çok açık bir ifade ile «pislik» demiştir.

 

Bu nedenledir ki Türkiye’de Mitüdistler (yani Milli Türk Dini’nin bağlıları), bir kaçamak olarak hep ilerici gözükmeye çalışırlar. Çünkü laikliğin arkasına sığınmak, ilerici ve Batı yanlısı olarak algılanmak dikkatleri onların üzerinden dağıtacaktır; kimse bu çağdışı ve gerici topluluk üzerinde yoğunlaşmayacaktır. Dikkat ederseniz bu heykelci azınlık, Türkiye’de kendilerinden başka hemen her kese gerici olarak bakarlar. İşte bunun en büyük nedeni kendi tutuculuklarını gizlemeye çalışmalarıdır.                   

      

Türkiye’deki yaygın tutuculuk sorununu bundan böyle ele alacak bilim adamları ve araştırmacılar eğer bu çok kısa incelemede rastlayabilecekleri bazı ip uçlarından yararlanabilirlerse bu tür küçük araştırmaların da yerine göre önem taşıdığını gösterecektir. Büyük iddiası bulunmayan bu kısa ve mütevazı inceleme ışığında yetkin bilim adamlarının çok önemli gerçeklere ulaşabileceği umudunu, bundan sonraki kuşaklar besleyebilirler. İmkânlar oranında ortaya çıkacak ülke gerçekleri de yarının kuşaklarına daha hoşgörülü ve daha özgürlükçü ortamı hazırlayacaktır.

 

 

Ferit AYDIN

Araştırmacı – Yazar

feriduddin@gmail.com

www.feriduddin.com