Savaşan taraflar daima çeşitli ve yeni taktikler geliştirirler. Bunu yapmak zorundadırlar. Aksi halde yenilgiye uğrarlar. Davası hak olsun, batıl olsun, hasımlar karşıtlarını etkisiz hale getirmek için ellerinden gelen her şeyi göze alırlar. Çünkü genel anlayışa göre, «hayat bir kavgadır; bu kavgada haklı ya da haksız olmak önemli değildir; hayatta kalabilmenin tek yolu ise karşıt cepheyi yaşatmamaktır». İşte bu amaçla «strateji» adlı bir ilim (?) bile geliştirilmiştir.
Strateji kelimesi, aslında savaş denen cinayetin çirkin ve korkunç yüzünü kamufle etmek için kullanılan spekülâtif bir niteleme aracıdır. Çünkü gerçekte bu sözcük, «savaş hileleri» anlamını taşımaktadır. Baskına, haksızlığa, ve tecavüze uğrayan taraf da elbette ki kendini korumak için birtakım hileli savunma yöntemlerine başvurur. Bu taktirde strateji hile olarak çok farklı bir anlam taşımış olur. Çünkü mağdurun başvuracağı kurtuluş çarelerini hiçbir vicdan çirkin göremez. Köşeye sıkıştırdığınız kedi, canavar olduğu için değil, hatta sizi cezalandırmak için de değil, sırf şerrinizden kurtulmak için elinizi ısırır, yüzünüzü tırmalar. Günümüzde «terör» kelimesini dillerine pelesenk edenler bu örnek üzerinde çok düşünmelidirler!
Fakat saldırgan tarafın stratejileri hiçbir vicdan karşısında ve hiçbir yorumla meşrulaşamaz. Üstelik bu stratejilerin, er veya geç günün birinde sırları da ortaya çıkar
İşte Türkiye’de 80 yıldır karşıt kamplar arasında sürüp giden amansız savaşta egemen azınlığın izlediği stratejiler bu cinstendir. Buna rağmen, egemen azınlık, topluma dayattığı her inanç ve düşünceyi meşru göstermek için onları genelde ve daima kabul görebilecek gerekçelere dayandırmaya çalışmıştır. Bu konuda, tek taraflı olarak; «savaşın kanunu yoktur, savaşta her şey meşrudur» zihniyeti geçerli olmuştur.
Türkiye’de, Balkanlılar Polit Bürosunun, emirleriyle bürokrat-sosyete oligarşisi tarafından topluma dayatılan inanç ve düşünceler, bu azınlık tarafından her ne kadar pozitif ve bilimsel diye propaganda edilmiş ise de gerçekte bunlar ideolojik ve mistik paganlık sentezlerinden öte bir şeyi temsil etmemiştir. Bunu topluma hissettirmemek için egemen azınlık her çareye baş vurmuştur. Bu yolda devlet gücünü kullanmış; bunun yanı sıra, milli gururu okşayıcı söylem ve sloganların arkasına gizlenerek toplumun anlayış tarzına ve geleneklerine en yabancı ve en dayanılmaz dinini yaymaya çalışmış ve bu din üzerinde kurduğu yönetim biçimini de en sert uygulamayla hayata geçirmiştir. Türkiye’deki çok yönlü terörün köklerini esasen burada aramak gerekir!
Örneğin, ta cumhuriyetin başından beri «muasır medeniyet seviyesine», yani çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak, diye çok ustaca bir slogan üretilmiş ve bu slogan hemen her yerde, her zeminde ve her fırsatta maksatlı olarak tekrarlanmıştır. Bu sloganla, görünürde topluma batı yönü gösterilmiştir. Oysa toplumu avutan egemen azınlık, gerçekte Türkiye halklarının Avrupalılar gibi düzenli, disiplinli, dürüst, çalışkan, mantıklı ve üretken bir topluma dönüşmesini hiçbir zaman istememiştir. Yoksa bu azınlık, topluma öncülük etmede eğer samimi olsaydı, Türkiye bugün terör, enflasyon, yolsuzluk, uyuşturucu, lâikçilik, tarikatçılık, putçuluk ve ırkçılık gibi tehlikeli hastalıkların pençesine düşmezdi. Bunlar, egemen azınlığın aleyhinde çok önemli kanıtlardır.
Toplumunu çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmayı amaç edinmiş öncüler eğer samimi iseler her şeyden önce gerici olamazlar; uzay çağında insandan tanrı yaratarak karanlık bir dinin icatçısı ve uygulayıcısı olamazlar; İnsan-Tanrı eksenine dayalı bir teokratik rejimi zorla ayakta tutmaya çalışamazlar; bu rejimi –stratejik olarak- çağdaş gösterip tarikatçıları gericilikle suçlamaya kalkışamazlar; derin devleti devreye sokarak geniş Nakşibendi örgütleriyle gizli işbirliği yapamazlar; bunları birbirine düşürerek ilkel yollarla ayakta kalmaya çalışamazlar...
Fakat onlar aynen böyle yapmış ve böyle davranmışlardır. Bu gerçekleri kanıtlayan bütün deliller ortadadır. Örneğin, (yüzlerce asker emeklisinden oluşturulmuş) derin devlet ekipleri Emniyetin ve Mit’in bilgisi dahilinde hergün Edirne’den Karsa kadar Türkiye’nin her yerinden Adıyaman’daki Nakşibendi Tekkesine Mürit taşımakta, bu odağın propagandasını yoğun bir şekilde yapmaktadır. Bu konuda, başta internet olmak üzere teknolojinin en ileri imkânları ve iletişim araçları kullanılarak özellikle «Menzil Nakşibendiliği» desteklenmektedir. Keza Sakarya’ya konuşlandırılmış bulunan «Öngütçü Nakşibendiler» da aynı şekilde desteklenmekte ve bilhassa bu örgüt, «Milli Türk Dini»’ne bağlılık göstermeyen öbür bütün tarikatçıların üzerine kışkırtılmaktadır.
İşte bu nedenledir ki lâikçi egemen azınlık, «gerici» diye damgaladığı geniş tarikatçı toplulukların hiç birinden daha az gerici değildir. Ne var ki taktik olarak bu azınlık, daima karşıtlarını gericilikle, yobazlıkla, «ilke ve inkılaplara karşı olmakla» suçlayarak icat ettiği karanlık dini yaşatmaya çalışmıştır.
Eskimeye yüz tutmuş olan bu tür taktikler artık kanıksanmıştır. Bu tür çocuksu stratejilerin modası artık geçmiştir... Çünkü örneğin hırsız kişi, eğer hırsız olduğunu inkâr etmekten çok genelde başkasını hırsızlıkla suçlayarak kurtulmaya çalışırsa bu, ikna edici bir taktik olamaz; tam tersine, hırsızın üzerinde dikkatlerin daha çok yoğunlaşmasına neden olur. İşte lâikçilerin yaptığı, aynen buna benzemektedir.
Bu azınlık genelde, solcu, pagan, modernist, mason, lâik, çağdaş, ilerici gibi kisvelere bürünerek kendini empoze etmeye çalışır. Her fırsatta Türkiye’nin «Lâik ve demokratik bir devlet» olduğunu ileri sürer. Özgürlükleri savunur gibi gözükür. Bütün bunlar, temelde gerçek kimliği ve gerçek kişiliği gizlemek için kullanılan birer stratejidir.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye’nin «Lâik ve demokratik bir devlet» olduğunu ileri süren hiçbir insan, bu ülkedeki ideolojik savaşta egemen azınlık hesabına çok tehlikeli bir oyun içinde olduğunu, bundan böyle artık gizleyemeyecektir! Aslında bu, onlara bir ders de olmalıdır. Çünkü gerçekler ebediyen gizlenemezler. Ve çünkü bugün hiçbir toplum uzun süre gaflet içinde kalmaya artık razı değildir.
Bu, son derece önemli bir tespittir. Bu tespit, günümüzün psikolojisi ile yeni yeni algılanabilmiştir. Türkiye’de özgürlükler alanında başlamış olan uyanış hareketleri bu tespitten yola çıkarak yakın gelecekte herkes tarafından rahatlıkla algılanabilecek daha birçok çarpıcı gerçeğin berraklaşmasını sağlayacaktır. Dolayısıyla, Türkiye’nin «Lâik ve demokratik bir devlet» olduğunu ileri süren her insanın neyi gizlemeye çalıştığı bundan böyle daha çok dikkat çekecek, bu söylemi kullanan insanlar, geçmişte oy için öğle namazını dört kez kıldığı ileri sürülen tarikatçı bir politika aktöründen daha çok izlenecek ve sorgulanacaktır. Bu uyanışın yaşanacağı günler çok yakındır. Çünkü gericilik en çağdaş kisvelere bürünse bile çok geçmeden ifşa olmaya mahkûmdur. Ve çünkü gericilik dört karakter içerisinde varlık gösterir ki bunlar onun karanlık yüzünü, aklın, bilimin ve uygarlığın aydınlığı karşısında uzun süre saklayamaz. Evet gericilik öteki yüzü ile ideolojiktir, mistiktir, mitolojiktir ve ancak şiddete dayanarak yaşayabilir. En çağdaş görüntüler içinde sunulsa bile gericiliğin yakasını ele veren ve onun ömrünü kısaltan işte bu dört karakterdir.
Nitekim Türkiye’de, modern devlet törenleri kisvesinde altmış yıldır topluma dayatılan etkinliklerin karanlık ve gerici bir din olarak 1939 da kurgulandığı işte bu dört karakter sayesinde ortaya çıkmıştır. İslâm’ın aydınlık namazına alternatif olarak tasarlanıp uygulamaya konan heykele tapım ayinlerinin, özgürlükle eşitlikle «demokrasi» ile «lâiklik»le çağdaş uygarlıkla ve modernizmle hiçbir ilişkisi olmadığı yine bu dört karakter sayesinde ortaya çıkmıştır. Allah’a altarnatif olarak yaratılan İnsan-Tanrı’nın, Kâbe’ye alternatif olarak inşa edilen Milli Türk Tapınağı’nın, duaya ve zikre alternatif olarak düzenlenen, ölüye dilekçe yazma ayinlerinin, -bu spekülatif görüntüler üzerinde temellendirilmiş- gerici teokratik rejimi zihinlere kazımaktan başka hiçbir amaca yönelik olmadığı yine bu dört karakter sayesinde apaçık ortaya çıkmıştır.
Bu dinin ve onun dogmaları üzerinde kurulan teokratik rejimin tutunabilmesi için 1939 yılından günümüze kadar laikçiler, tarikatçılara karşı eşi görülmemiş bir sindirme harekâtına giriştiler. Lâikçiler tarikatçıları ilk yıllarda «Ticaniler», «çember sakallılar», «hucular» gibi niteliklerle aşağılamaya çalışıyorlardı. Bunlar, daha sonra aşağılama terminolojisini geliştirdiler. Bu kez de tarikatçıları «din sömürücüsü», «İslamcı» «Nurcu» ve «kökten dinci» gibi niteliklerle aşağılamaya başladılar. Lâikçi teokrasinin, «Modern Cumhuriyet düşmanlarına» karşı izlediği stratejilerinden biri buydu. Fakat lâikçiler onlara karşı hınçlarını yalnızca aşağılayıcı sözlerle alamıyorlardı. Onun için ayrıca şiddete de başvuruyorlardı. Bu iş için derin devleti devreye sokup binlerce figüran aracılığıyla yıllar boyu heykel kırdırarak hapishaneleri tarikatçılarla doldurdular. 1939-1952 yılları arasında «heykel kırmak suçu ile» sekizbinden fazla tarikatçı göz altına alınmış ve bunların çoğu işkence altında öldürülmüştür! Oysa tarikatçılarla lâikçiler «putçuluk» ortak paydasında İslâm’dan aynı uzaklıktadırlar!
Bu stratejilerin bir işe yaramadığını, lâikçiler daha sonra anladılar. Çünkü tarikatçılar da kendilerini hızla yetiştiriyorlardı. Çok geçmeden Ticaniler Rufailer, Kadiriler ve özellikle Nakşibendiler arasında doktorlar, mühendisler, hukukçular, akademisyenler ve işadamları yetişti. Bunlar büyük hamleler yaparak Üniversitelere ve devlet kadrolarına girerek 1960’tan sonra laikçilerle aynı odaları aynı masaları ve aynı görevleri paylaşmaya başladılar. Özellikle Nakşibendiler büyük bir atak gerçekleştirerek 08 Şubat 1970 tarihinde Milli Nizam Partisi’ni kurdular ve lâikçilerle siyasi arenada politik yollarla hesaplaşmaya başladılar. Bu hesaplaşma halâ devam etmektedir.
Tarikatçılarla lâikçiler arasında şekil değiştirerek sürmekte olan savaş, günümüze kadar hızından hiçbir şey kaybetmiş değildir. Ancak bu savaşın taraflarından lâikçilerin şimdiye dek gizledikleri gerici tutum ve inanışlar artık yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır. Çünkü bu savaşın dengeleri bozulmuştur. Lâikçilerin bugüne kadar sürdürdükleri üstünlük belli ölçülerde irtifa kaybetmiştir. Çünkü bunların her dönemde sundukları gündem tutarsızdı. Bilindiği üzere, yapay gündemlerle bir toplumun, hatta bütün dünya halklarının dikkatini bazı olaylar üzerine çekerek gerçeklerin bir süre daha gizli kalmasını sağlamak belki mümkündür. Fakat bunu sürekli şekilde başarmak hiç kimseye nasip olmamıştır. Nitekim altmış yıldır hipnoza sokulmuş olan Türkiye halkları bugün artık şu soruların yanıtlarını aramaktadır:
Bunlara benzer düşündürücü yüzlerce soruyu kendinize yöneltebilirsiniz. Fakat bunlara ne mantıklı yanıtlar verebilecek birini, ne de İnsan-Tanrı teokrasisinin çelişkiler arenasına çevirdiği Türkiye’de bu manzarayı seyredip gördüklerini açık yüreklilikle anlatma cüretini gösterebilecek birini bulabiliriz. Fakat öyle görünüyor ki dinciliği «modern» kılıklara bürüyerek milyonlarca insanı sürüklemek bundan böyle pek kolay olmayacaktır. Dolayısıyla modern irticanın tarikatçı irticasından farksız olduğunu bundan sonra toplum yavaş yavaş öğrenecektir. Çünkü stratejileri ne kadar sofistike olursa olsun teokrasilerin ömrü daima çok kısa olmuştur.
Araştırmacı – Yazar