Günümüzde «şiddet» sözcüğünü sıkça duyarız. Bu sözcük genelde; çıkar sağlamak ya da herhangi bir amacı gerçekleştirmek için insanları, istekleri dışında bir eylemin içine itmek anlamında kullanılmaktadır.
Bu maksatla başvurulan her türlü dayatma, şiddetin birer farklı şeklidir. Maddi zarara neden olan zorlamaya şiddet, manevi baskıya ise daha çok dayatma denilmiş ise de her türlü dayatma, sonuç itibariyle yine şiddettir. Şiddet ise insanlık dışı bir muameledir ve gayri meşrudur.
Evrensel adalet ölçüleri içinde yapılan infazlar hariç, şiddete ister şahıslar, ister örgütler başvursun, mantık, hukuk ve insani duygular bakımından sonuç değişmez. Yani açıkçası –şekli ve amacı ne olursa olsun- şiddet meşrulaşamaz, meşrulaştırılamaz. Dolayısıyla evrensel adalet ölçüleri dışında şiddeti öngören yasalar da yine gayri meşru sayılırlar. Nitekim bu nedenledir ki vaktiyle Türkiye’de İstiklâl mahkemeleri tarafından yapılan bütün infazlar, kamu vicdanında mahkûm edilmiştir.
Meşrulaştırılmış bu tür şiddet ve terör örnekleri çoktur. Tarih sayfaları bu örneklerle doludur. Bu olayları okur, ya da dinlerken, en katı yürekli insanların bile tüyleri ürpermekte, ve bu olayların arkasındaki failler –belli bir çıkar azınlığı tarafından kahraman ya da ilâh derecesine çıkarılmış olsalar bile- çoğunluk tarafından daima lanetle ve beddualarla anılmaktadırlar.
Evrensel adalet ölçüleri dışındaki zorlamaların hiçbir mantığı, hiçbir açıklaması yoktur. Çünkü bu yola başvuranlar, kendilerini kurbanlarının yerine bir an bile koymayı düşünmezler; acaba ben bu şiddetin bu baskı ve dayatmanın hedefi olsaydım neler hissederdim, diye bir vicdan muhasebesi yapmazlar.
Şiddet, bağımlılığa da neden olur. Zor kullananlar, insanları baskı altına alanlar, kendi dinlerini, ideolojilerini, inanış ve düşüncelerini başkalarına dayatanlar, amaçlarında ısrar ettikçe daha acımaz olur, zamanla canavarlaşırlar. Bu yola başvuranlar, ister şahıs, ister örgüt olsun, sonuç yine değişmez. Örgüt derken, devletin de bir örgüt olduğunu unutmamak gerekir. Üstelik devlet çok daha büyük ve daha güçlü bir örgüt olduğu için onun kullanacağı şiddet çok daha ağır olur. Bu yüzden zulüm ve terör genel bir hal alır ve mağduriyetler yaygınlaşır.
Tarih boyunca devlet adına girişilen terör olaylarında yüz milyonlarca insan can vermiş, ırz ve namuslar çiğnenmiş, servetler yağma edilmiş, uygarlıklar yıkılmıştır.
Şiddet, bütün dünya dinleri ve uluslararası örgütlerce yasaklanmış, şiddet yanlıları bu dinler, örgütler ya da bir karşıt güç tarafından el verdikçe yakalanmış, teşhir edilmiş ve cezalandırılmışlardır. Çuvuşesku, Miloseviç ve Saddam bunların son örnekleridir. Ne çare ki dünyayı hiçe sayan bazı devletler, örgütler ve odaklar günümüzde de şiddete başvurmaktan geri kalmamakta, işkence, zulüm, baskı ve dayatmalarla terör estirerek bütün dünyaya meydan okumaktadırlar.
İnsanoğlunun tarih boyunca en büyük ayıp olarak sürdürdüğü şiddet, terör ve dayatmanın bugün de hızından hemen hiçbir şey yitirmemiş olması, geleceğe dönük kaygıları artırmaktadır. Çağımız uygarlığının sunduğu imkânlarla bu hızın kesilebileceği umutları da bu yüzden pek güçlü değildir. Çağımızın imkânlarıyla şiddet ve terörün önüne geçmek için aynı yöntemleri kullanmak elbette ki şart değil, hatta belki doğru da değildir. Bu nokta, stratejistleri ve sosyologları ilgilendiren, önemli ve bağımsız olarak işlenmesi gereken bir çalışmanın konusudur. Çağımızın imkânlarından amaç, teknolojiden, hız ve iletişimden yararlanarak insancıl ve barışçıl yollarla şiddete karşı çaba harcamaktır. En güvenli yol budur. Çünkü bu yol aynı zamanda bilimseldir.
Şiddete ve dayatmaya karşı şiddetle değil, bilakis insancıl ve barışçıl yollarla mücadele etmenin gerekçesi ve bu gerekçenin ayrıntıları çok önemlidir. Bu konuda yeteri kadar aydınlanamamış toplumlar, -özellikle devlet tarafından organize edilen- şiddete, teröre ve dayatmaya karşı kendilerini genelde savunamazlar. Bu gibi toplumlar bazı potansiyel güçlere sahip bulunsalar bile imkânları kısa süre içinde tükenir. Galibiyet yine zorbaların elinde kalır. Siyaset ve strateji bilimi, bunu şimdiye kadar hep doğrulamıştır.
Şiddete karşı mücadelenin gerekçesi, en kısa ifadeyle insan haklarının korunmasıdır. İnsan hakları, tarihte ilk önce semavi dinler tarafından koruma altına alınmıştır. Modern çağda ise büyük ölçüde semavi dinlerden ilham alınarak Birleşmiş milletler Örgütü tarafından «İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi» adıyla kayıt altına alınmış ve dünya uluslarınca kabul edilmiştir.
İnsan hakları ihlâli, bugün bütün dünyayı birinci derecede ilgilendiren önemli bir sorundur. Çünkü yalnızca şahıslar ve şiddet yanlısı örgütler değil, devletler de büyük ölçüde bu haklara karşı ağır suçlar işlemektedirler. Onun için bu sorun, gerek dünyada, gerekse Türkiye’de sık sık gündeme getirilmektedir. Ancak ne yazık ki çözüm konusunda kayda değer bir mesafe alınamamaktadır.
İnsan haklarının çiğnenmesinde uygulanan şiddet ve dayatmanın şekli de oldukça önemlidir. Çünkü insan haklarına karşı işlenen öyle suçlar vardır ki bu konuda mağdur olan insanlar suçun sinsi bir şekilde işlenmesinden sebep kendilerini savunamazlar. Hatta bu insanların, çok kere haksız oldukları gerekçesiyle şikâyetleri bile dinlenmez, reddedilir ve dışlanırlar. Çünkü onlara karşı işlenen muamelenin nasıl suç oluşturduğunu bilemezler. Suçun sinsi ve örtülü yanlarını nasıl açıklayacaklarını beceremezler. Bazen mağdur olduklarının farkında bile olamazlar!
Dolayısıyla önce insan haklarının ne olduğunu bilmek şarttır. Çünkü bu haklar tanımlanır ve belirlenirlerse ancak onlara karşı işlenen suçların mahiyet ve boyutları da anlaşılabilir.
İnsan hakları, öteden beri; yaşama hakkı, öğrenim, ticaret ve seyahat serbestisi, inanç özgürlüğü ve düşünceyi açıklama hakları olarak özetlenir. Bundan amaçlanan da şudur: insan, özgürce ve güven içinde yaşayabilmeli; öğrenim görmek, ticaret yapmak, istediği dine ve mezhebe bağlanmak, politikaya atılmak, istediği mesleği edinmek inandığı ve düşündüğü şeyleri ifade edebilmek için hiçbir engelle karşılaşmamalıdır.
Bu klasik açıklama, acaba insanın hak ettiği özgürlüklerin tamamını yansıtabiliyor mu? Bu soruya yalnızca «evet» deyip susmak, yeterli bir yanıt olamaz; hatta gerçekleri gizleme çabası anlamına bile gelebilir. İşte şiddet yanlıları bunu yapmaktadırlar. Onlar, ayrıntıların üzerinde durmayı hiçbir zaman istemezler. Çünkü insan hakları, bütün boyutlarıyla netleştikçe onların hareket ve tasarruf imkânı da o derece kısıtlanır. Şu halde yukarıda özetlenen hakların netleşebilmesi için en azından bazı önemli ayrıntıların ortaya konması gerekir.
Aşağıda yöneltilen bir dizi soru, bu ayrıntıların çok rahat bir şekilde ortaya çıkmasına yarayacaktır.
Örneğin Türk olduğuna inanan bir insanı, Kürt ya da Arap olduğunu kabullenmeye zorlamak, bir şiddet ve dayatma sayılabilir mi? Bu suretle o insanın kişilik haklarına karşı suç işlenmiş olur mu?
Bir Türk ırkçısı, bu soru karşısında mutlaka huylanır, tedirgin olur. Böyle bir sorunun, özellikle seçilmiş olduğunu da ileri sürebilir. Ancak Türkiye’de böyle bir soru karşısında on kişiden dokuzu eğer irkiliyorsa işte o zaman şiddetin bu ülkede önemli bir gerçeği çağrıştırdığını söylemek mümkün olur.
Bu örnek sorudan hareket ederek ihtimalleri değerlendirmek isteyecek araştırmacılar hiç kuşkusuz, çok daha önemli gerçekleri yakalayabilirler.
Tabiatıyla bilimsel incelemeler, şu veya bu kimsenin tehdit ve bahaneleri karşısında asla kopukluğa uğramamalıdır. Tam tersine, şiddet ve dayatmanın çağrıştırabileceği gerçekler hiçbir etki altında kalınmadan en ufak ayrıntılarına kadar olabildiğince açıklığa kavuşturulmalıdır. Özellikle bilim adamları, bu kutsal görevi üstlenmekte ve sürdürmekte, tarihe ve insanlığa karşı büyük sorumluluk taşırlar.
Yeniden sorulara dönmek gerekirse örneğin şöyle denebilir: «Lâik» bir sistem içinde «Diyanet İşleri Başkanlığı» adı altında bir kurumun bulunması doğru olur mu?
Bu soru karşısında büyük ihtimalle bu kez de Sünni Hanefistler rahatsız olurlar. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı ile şiddet kavramı arasında ne gibi bir ilgi var, diye itirazda bile bulunabilirler. Ama hiçbir zaman Lâik devletin bu kurumu kullanarak topluma Ortodoks Sünniliği dolaylı şekilde dayattığını hatırlamak bile istemezler. Oysa örneğin milyonlarca alevi vatandaş bu kurumdan şikâyetçidir. Şiddetin Türkiye’de çağrıştırdığı örtülü gerçeklerden biri de budur.
Türkiye’de örtbas edilmeye çalışılan o kadar çok ürkütücü gerçekler vardır ki eğer bunlardan yalnızca küçük bir kısmı bile deşifre edilecek olsa Avrupa birliği bu ülkeyi arasına almaktan derhal ve kesin biçimde vazgeçecektir.
Bu gerçekler, Türkiye’nin her köşesinde çok sık ve aralıksız olarak yaşandığı için halk bunlara alışmış, ve artık bu çelişkileri hissetmez duruma gelmiştir. Nitekim insan, uzun süren hastalığına ya da sakatlığına bile zaman içinde alışır. Yaşadığı ıstırabı veya yetmezliği hatırlamaz olur. Örneğin, bacaklarından birini kaybeden ve hayatı boyunca protezle yaşayan insanın eline küçük bir diken battığı veya vücudunda bir sivilce çıktığı zaman, sakatlığını ve bu yüzden yaşadığı perişanlığı unutur; küçük bir diken veya sivilce ile meşgul olmaya başlar. Tıpkı kendilerine şirk suçunu işleten yönetime bu yüzden hiçbir itirazda bulunmayan, fakat türban nedeniyle onları okullarına almadığı için aynı yönetime karşı dünyayı ayağa kaldıran «muhafazakâr» ve «dindar» kalabalıkların yaptığı gibi...
Türbancılar ve benzerleri, Türkiye’de uğradıkları –eşi emsali bulunmaz- bir zulmü hiçbir zaman hissetmediler. Çünkü yaklaşık elli yıldan beri, her haftanın başında ve sonunda «Milli Türk Dini»’nin amentüsünü okuyarak İslam’ın dışına çıktıklarına hiçbir zaman aldırış etmediler. Milli Türk Dini’ne o kadar çok alıştılar ve bu dine o kadar çok bulaştılar ki bu yüzden İslam dini ile hiçbir bağları kalmadığının farkına bile artık varamadılar. Tabiatıyla onlara bu suretle uygulanan şiddet ve dayatmanın da ne acısını ne de tehlikesini artık kavrayamadılar. Fakat şirk kanserinin yanında ancak bir sivilce hükmünde olan türban meselesi ortaya çıkınca her tarafı velveleye verdiler!
Aslında şiddet ve dayatma konusu olan bu gerçeğe değinmek de o kadar kolay bir iş değildi. Nitekim şimdiye kadar hiçbir bilim adamı, hiçbir araştırmacı bunu göze alamamıştır. Ama gerçekler ebediyen gizlenemezler. Bu gerçek de bir gün mutlaka gündeme gelecekti. O da bugüne rastladı.
Üzeri örtülmüş gibi gözüken bu açık gerçeği gün yüzüne çıkarabilmek için yine kendimize bir soru yöneltmemiz gerekir. Ona yanıt ararken belki bu gerçeği de kavramamız mümkün olur.
Soru şu:
- Bir insanı (bağlısı olduğu dinin emirlerinden bile olsa), bir ibadeti yapmaya zorlamak TC. yasalarına göre şiddet ve dayatma sayılır mı? Örneğin namaz kılmayan bir Müslümanı bu nedenle tehdit eden ya da ona bu ibadeti baskıyla yaptıran kişi zor kullanmış sayılır mı?
Bu soruya, değil hukukçulardan bir tek kişi, bu ülkede yaşadığının farkında olan hiçbir kimsenin «hayır» deme ihtimali yoktur. Bu konudaki yasanın hükmü hakkında insanlar o kadar çok uyarılmışlardır ki, hayatının çoğunu dağda bayırda geçiren çobanlar bile bunu biliyor olabilirler.
Ama bu sorunun fundamentalist lâikleri şimdiden kuşkulandırdığına büyük ihtimal vermek lâzımdır. Çünkü Anayasanın 24. maddesini çok fahiş biçimde çiğneyenler bu azınlıktır. Ancak bu insanlar, bütün topluma dayattıkları dini, o kadar spekülatif yorumlar ve görüntüler içinde sunmaktadırlar ki hemen hiç kimse bu uygulamanın dayatılmış bağımsız bir din olduğunu şimdiye kadar aklının ucundan bile geçirememiştir! Bu nedenle Türkiyeli insan, birkaç dinli olarak yaşamaktadır. Bu ilginç durumun bir benzerine, dünyanın hiçbir ülkesinde rastlanmamaktadır.
Bu ilgiyle, önce Anayasada din meselesini konu alan maddeyi burada hatırlatmakta yarar vardır.
«MADDE 24. – Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. »
«14 üncü madde hükmüne aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.»
«Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.»
Bu ifadelerin anlaşılmayan hiçbir yanı yoktur. Aynı zamanda farklı herhangi bir yoruma hiçbir surette konu olmayacak kadar da açıktır. Bu madde, herkesin aynı derecede anlayabileceği ve aynı sonuçları çıkarabileceği şekilde; «Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.» diyor.
Gelelim İslâm’ın bu konudaki emrine; Kur’ân-ı Kerim’in Bakara Suresi 256. ayetine göz atanlar, bu ayetin, insanları herhangi bir dine zorlamayı kesin biçimde yasakladığını hemen görebilirler. Yaklaşık 1500 yıl önce konmuş olan bu güçlü ve evrensel yasayı hiçe sayıp onu görmezlikten gelerek, bu önemli kaynağı referans göstermeden dinde zor kullanmanın yasaklığına ilişkin Anayasa maddesini yazan kanun koyucunun ortaya koyduğu inkârcı tutum bilimselliğe aykırıdır. Ayrıca evrenselliğe karşı büyük bir saygısızlıktır. Çünkü bu madde ile yasaklanan eylem, tutum ve davranışlar evrensel olarak zaten yasaklanmış ve 1500 yıl önce tüm insanlığa ilân edilmiştir. Bu nokta Türkiye’nin, önemli bir çelişkisidir ve palyatif gerçeklerden biridir.
Üzeri örtülmüş gibi gözüken bu açık gerçeği tamamen gün yüzüne çıkarabilmek için yukarıdaki soruyu tekrar edelim. Ona yanıt ararken belki bu gerçeği de kavramamız mümkün hale gelir.
Soru şuydu:
- Bir insanı -bağlısı olduğu dinin emirlerinden bile olsa-, bir ibadeti yapmaya zorlamak TC. yasalarına göre şiddet sayılır mı? Örneğin namaz kılmadığı için, bir müslümanı tehdit eden, ya da ona bu ibadeti baskıyla yaptıran kişi zor kullanmış sayılır mı?
Yine tekrar etmekte yarar vardır ki, Türkiye’de bu soruya «hayır» diyebilecek bir tek hukukçu yoktur.
Peki bu nokta kesin bir realite olarak gözler önündeyken siz istediğiniz kadar «devlet törenidir, dinsel hiçbir yanı yoktur, üstelik milli birlik ve beraberliğimizi sembolize eden etkinliklerdendir» diyerek bu törenlerin seküler birer eylem olduğunu ileri sürünüz; bunlardan özellikle Ankara’da «Milli Türk Tapınağı»’nda ve genellikle okul bahçelerinde heykel karşısında «resmi tören» diye düzenlenen ayinlerin dinsel mahiyet ve anlamını acaba hangi yorumlarla gizleme imkânını bulabilirsiniz. 1939 yılında gizlice kurgulanan ve –din olarak algılanıncaya kadar- resmi devlet törenleri şeklinde uygulamaya konmuş olan «Milli Türk Dini»’nin bu ayinlerine hangi yetki ile hangi hak ve gerekçe ile insanları zorlayabilirsiniz?
Bu sorulara kim nasıl yanıt bulmaya çalışırsa çalışsın, hiç kimse bugün Türkiye’de devletin resmi törenleri olarak uygulanan (özellikle Ankara’da Milli Türk Tapınağında düzenlenen) ayinlerin, aslında birer dini tören ve ibadet biçimi olmadığını artık ileri süremez, bunu kanıtlayamaz. Keza heykeller karşısında gösterilen «esas duruş» biçimlerinin dinsel ve mistik ritüeller olmadığını yine kanıtlama olanağına artık sahip değildir.
Türkiye’de manevi işkence olarak işlenen ve türüne az rastlanan bu suç, şiddetin çağrıştırabileceği en çarpıcı gerçeklerden biridir. İnsanlık tarihinde zulmün bu türüne az rastlanmıştır. Çünkü bu suçun ne kadar ağır olduğunu ortaya koyan iki önemli kanıt vardır.
Bunlardan birincisi; suçun çok karanlık bir şekilde yorumlanarak ve esas amacı gizlenerek işleniyor olmasıdır;
İkincisi de; insan haysiyetini en ağır biçimde çiğniyor olmasıdır.
Evet bu suçun amacı, yaklaşık elli yıldır gizlenmektedir. Devlet törenleri olarak düzenlenen (özellikle Ankara’da Milli Türk tapınağında icra edilen) ayinler, seküler bir yorum içinde sunmaya çalışılmaktadır. Bu ayinlerin, Avrupa ve Amerika’da bilim adamları tarafından incelenmesine ve bilimsel forumlarda tartışılmasına yanaşılmamakta, bu konuda hiç kimsenin herhangi bir yorum yapmasına izin verilmemekte hatta bunu göze alanlar linç edilmektedir! Bu tutum ise eylemin, en ağır insanlık suçlarından olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü her şeyden önce yasalarda linç diye bir ceza biçimi yoktur. Ve çünkü bu suretle, başka dinlere bağlı olan insanlar bir çeşit tuzağa düşürülmekte, ikinci bir dinin (belki de istemediği halde) uygulayıcısı haline getirilmektedirler. Nitekim Hanîf mü’minler (yani Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan azınlık) şöyle dursun, mezhebi geniş, birçok entelektüel tarikatçılar bile son yıllarda bu hilenin farkına varmış ve derin üzüntü duymuşlardır.
Yıllardır milyonlarca insanı bu ayinlere zorlamanın en ağır suçlardan olduğunu gösteren kanıtlardan biri de bu tutumun, insan haysiyetini çiğneyen yönüdür. Özellikle İslâm gibi aydınlık ve çağlar üstü bir dinin bağlılarını bu karanlık ayinlere katılmaya zorlayanlar, çok ağır bir insanlık suçunu işlemekte ve halâ bunda ısrar etmektedirler. Çünkü bu suç hem Anayasanın 24. maddesini açık şekilde çiğneme anlamına gelmektedir, hem de İslâm’da en ağır suç olarak nitelenen şirk eyleminin içine Müslümanlar bu bahane ile itilmektedirler!
Esasen 1939 yılında İslâm’a alternatif bir din olarak kurgulanmış ve devlet gücü kullanılarak çeşitli spekülatif yorumlarla uygulamaya konmuş olan «Milli Türk Dini», artık tamamen deşifre olmuş bulunmaktadır. Bu dine gönül rızasıyla girmiş bulunanlar, eğer kimlik belgelerinde, din hanesindeki «İslâm» sözcüğünü mahkeme kararıyla halâ sildirmemiş iseler kişiliklerinden çok şey yitirdiklerini peşin olarak bilmelidirler. Her şeye rağmen Mitüdistler, bu dine girmek suretiyle nasıl ki anayasal bir hak olarak böyle bir özgürlükten yararlanmakta iseler, aynı hakkı bu dine inanmayanlara da tanımalıdırlar. Çünkü İslâm’a bağlı bir insan için işlenebilecek en ağır suç şirktir. Bu suçun bir müslüman için ne anlama geldiğini ve ne kadar ağır olduğunu öğrenmek isteyenler Kur’an-ı Kerim’in aşağıdaki sure ve ayetlerine bakabilirler:
1. Nisa Suresi, ayet: 48, 114, 116, 126
2. Maide Suresi, ayet: 72
3. Hacc Suresi, ayet: 30, 31
4. En’am Suresi, ayet: 125
5. Tevbe Suresi, ayet: 28
Özellikle bunlardan Tevbe Suresi’nin yirmisekizinci ayeti çok çarpıcıdır. Bu ayetin Türçe açıklaması aynen şöyledir:
«Ey inananlar, heykellere saygı gösterenler pistir!» Evet ayetin açık anlamı budur. Fakat Türk ilâhiyatçıları, çok ağır tepkilerle, hatta hayati tehlikelerle karşılaşacaklarını bildikleri için bu ayetin anlamını, -yazdıkları meallerde- az çok çarpıtmışlardır!
Gerçek bu olunca, bir müslüman, (hele bir mü’min) bilinçli olarak başka bir dinin ayin ve ibadetlerine katılamaz; ne pahasına olursa olsun bunu göze alamaz. Çünkü böyle bir davranış ile şirk gibi ağır bir suçun faili olabileceğini kestirir.
Eğer Mitüdistler, (yani Milli Türk Dini’nin bağlıları), bu gerçek hakkında en ufak bir kuşku duyuyorlarsa İslâm’ın kitabı olan Kur’ân-ı dikkatle inceleyebilirler. Bugün azınlık olmalarına rağmen, egemen oldukları ve devlet gücünü amaçları doğrultusunda kullanma imkânına sahip bulundukları için bu gerçeğe önem vermiyor olabilirler. Fakat devlet yönettiklerine göre, bu ülkede yaşayan çoğunluğun onlarla aynı din ve inanışları paylaşamadıklarına da bir anlam vermek zorundadırlar. Çünkü başvurdukları şiddet ve dayatma bugün onlar için bir işe yarıyor olsa bile yarın dengeler değişebilir.
Araştırmacı – Yazar