İnsanlar, tarih boyunca korkutmayı bir araç olarak kullanmışlardır. Bu araca, kullanıldığı şekle, amaca, ve şartlara göre tehdit, gözdağı, manevi işkence, dayatma, aşağılama, baskı, hatta yasa gibi çeşitli adlar vermişlerdir.
Korkutmak, hiç kuşkusuz bencilliğin ürettiği bir araçtır. Bu araçla elde edilmek istenen şey ise daima maddi çıkardır. Çıkar, bazen meşrulaştırılmıştır, bazen de gayri meşru ilân edilmiştir. Öyle ise bu tespitten, öncelikle kesin olarak şu sonuçları çıkarabiliriz:
İnsanoğlunun arzularına makul sınırlar ve belli disiplinler konmadığı taktirde o, daima başkalarını sömürmeye, kullanmaya ve ezmeye çalışacak, bunu yaparken de fırsat buldukça ve kendince gerekli gördükçe onları korkutacak ve tehdit edecektir.
Aslında korkutmak o kadar önemli bir olaydır ki bazen bir toplumun sosyal yaşam felsefesi halene bile gelebilir. Bir bakıma bütün yasalar bu felsefenin açıklaması sayılırlar. Çünkü yasaların işlevi temelde «insanları hizaya getirmek» üzere onları bir çeşit korkutmaktır. Onun için bütün yasal yaptırımlar korkutmak ve caydırmak için konurlar. Dolayısıyla meşrulaştırılmış tek korkutma aracı yasalardır.
Sosyal yaşamın güvenliği ile kişi hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından yasalara baktığımızda onların (birer korkutma aracı olsalar bile) meşrulaştırılmalarına bir anlam verebiliyoruz. Fakat acaba bu bakış her zaman doğru ve haklı olabilir mi? İşte hukuk denen bilim, tarih boyunca hep bunu tartışmış ve tartışmaya devam edecektir.
Çünkü korkutma dediğimiz araç, ne yazık ki insanoğlunun kaderi olarak sürüp gidecektir. İnsanoğlu korku ile o kadar iç içedir ki onun adeta bir nimet gibi cennetten çıktığına bile inanmaktadır. Bununla birlikte bu dünyada baskıya uğramaktan şikâyetçi olmayan bir kimseye rastlamak da hemen hemen mümkün değildir. İnsanlık dünyası bu konuda uzun serüvenler yaşamış, ve çetin sınavlardan geçmiştir. Fertleri ve toplulukları tecavüze uğramaktan engellemek ve caydırmak amacıyla konmuş adil yasaların dışındaki korkutma şekilleri artık uygar dünya tarafından ilkel yöntemler olarak karşılanmaktadır.
Bu konuda en çok duyarlılık gösterenler hiç kuşkusuz Avrupalılardır. Nitekim bugün ülkesinde baskıya uğrayan hemen her kes Avrupa ülkelerine sığınmayı düşünür. Bu nedenle «Özgürlükler cenneti» olarak zihinlere yerleşmiş olan Avrupa nasıl istiyorsa baskıyı da hürriyeti de öyle tanımlamakta ve propagandasını öyle yapmaktadır.
İşte bu yüzdendir ki Türkiye’de milyonların kâbusu haline gelen lâikçi-putçu azınlığın baskı ve dayatmaları Avrupa tarafından görmezlikten gelinmektedir. Nitekim bu yüzdendir ki iktidara geçici olarak başka gruplar gelse bile gerçekte devleti arka plânda lâikçiler yönettiği için Batı dünyası Türkiye’yi Avrupa Birliğine almaya sıcak bakmaktadır.
Evet doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye’de lâikçilerden başka birçok fanatik çevre ve gruplar daha vardır. örneğin tarikatçılar, mezhepçiler, ırkçılar, solcular ve masonlar, örgütlenmiş geniş fanatik kamplardır. Bu kamplar sürekli kavga halindedirler. Hepsi de şiddet yanlısıdırlar. Aralarında sık sık kanlı hesaplaşmalar cereyan eder. Hepsinin de her fırsatta başvurduğu ilk araç tehdittir. Bu kamplara mensup avukatların ve öğretim üyelerinin cüppeli yürüyüşleri, «Ordu göreve», «ya sev ya ter et» gibi sloganları «Milli Türk Dini»’ne inanmayanları bu dinin tapınağına gelmeye, ayinlere katılmaya, milyonlarca öğrenciyi her sabah bu dinin amektüsünü okumaya zorlamaları bu tehditlerin birer açık kanıtıdır.
Onun için bu ülkede her ne kadar PKK, İBDA-C, Hizbullah ve DHKPC gibi bazı kamplar birer terör örgütü olarak damgalanmış ise de meselenin esasına bakılacak olursa bütün lâikçi kamplar, modern putçular, tarikatçılar, mezhepçiler, ırkçılar, solcular ve masonlar, hatta bütün siyasi partiler birer terör örgütüdürler. Bu kamplar, Amerikanın uğradığı 11 Eylül olayını sık sık işlemek suretiyle yanlısı oldukları şiddeti örtbas etmeye çabalamaktadırlar! Oysa Türkiye’yi sokakta pek hissedilmeyen sinsi bir terör arenası haline getirmiş olan bu cemaatler, örgütler ve partiler, bu ülkede korkudan sinmiş bulunan tarafsız ve masum bir kitlenin kâbusu haline gelmişlerdir. Esasen Türkiye’de egemen azınlık da dahil hiç kimse huzurlu değildir. Hiç kimse geleceğine güvenle bakmamaktadır.
Ne yazık ki korkunun ve korkutmanın yaşam felsefesi haline geldiği belki de tek ülke Türkiye’dir. Bu durum ülkede yaşayan masum ve tarafsız bir azınlığın cehennemi olmamalıdır. Avrupa, Türkiye’deki fanatik çoğunlukla meşgul olacağına bu mağdur azınlıkla ilgilenmeli ve yukarıda sözü edilen kamplar tarafından ezilip yok edilmeden onları bir an önce himayesi altına almalıdır!
Araştırmacı – Yazar