MUHALEFET VE KURALLARI
Ya da
(KİMLERLE TARTIŞABİLİRSİNİZ)
Muhalefet ve ihtilâf kelimeleri Arapça’dır ve aynı kökten türemişlerdir. Ancak kavram olarak bu kelimelerin her biri ayrı bir anlam taşımaktadır.
İhtilâf; anlaşmazlık, uzlaşmazlık, karşıt olma ve aykırı olma hali olarak tanımlanabilir. İhtilaf, genelde kin ve düşmanlık duygularına dayanır. İhtilâfta husumet vardır, hesaplaşma vardır; onun için uzlaşmazlık bazen kavgalara ve fitnelere kadar gelişebilir. Tabiatıyla eleştirel ihtilâfı bundan ayırmak lâzımdır. Çünkü en iyi görüşü saptayabilmenin yollarından biri de buradan geçer.
İnsan, aynı düşüncede olmayan biri ile eğer bencil duygularla sert hesaplaşmalara girmek istiyorsa bu yıkıcı ihtilâftır. İslam, Müminler arasında bu tutumu kesinlikle yasaklamıştır. Müminler ihtilâflarını ancak Allah’ın kitabına ve Rasulünün sünnetine göre giderebilirler. (Bk. Nisa/65). Fakat bu iki kaynaktan gücünü alan otoriteleri hakem edinerek adil bir çözüm bulmak zorundadırlar. Herhangi bir sebeple eğer iki mümin topluluk arasındaki ihtilâf kavgaya ve savaşa dönüşürse, tüm Müminlerin haklı olan tarafı savunarak haksız tarafı etkisiz hale getirmesi bir vecibe olur. (Bk. Hucurât/9) Bu konuda alınacak tedbirler ve yaptırımlar için yalnızca İslâm devletinin otoriteleri yetkilidir.
Muhalefet ise (Türkçe’de), genelde ihtilâftan daha yumuşak bir anlam taşır. Ama eğer kişi, farklı düşünen ve farklı inanan birinin düşünce ve inanışlarına saldırmadan onu (kendi düşüncesine ve inancına göre) yanlış buluyor, onu uyarıyor ve barışçı yollarla onu kendisi gibi düşünmeye ve inanmaya çağırırken bir mücadele yaşıyorsa buna muhalefet denir.
Muhalefet eğer yapıcı niyetlerle güdülürse çok kere faydalı olur. Çünkü insanlar farklı düşünürler; birinin düşüncesi öbürünkinden daha isabetli olabilir. Her insanın bu ihtimali hesaplaması gerekir. Bu suretle bencilliğimizi de yenmiş oluruz. Onun için düşüncesini ortaya koyan kimse, eleştirilebileceğine daima ihtimal vermeli, buna peşin olarak hazır bulunmalı ve kendisini eleştiren insanı hoş görmelidir. Muhalefetin en önemli ve en temel ilkesi budur.
Yapıcı muhalefetin sebepleri, belli ilkeleri ve ölçüleri vardır. Muhalefetin önemi, onun kimler arasında cereyan ettiğine bağlıdır. İki arkadaşın, iki komşunun ya da iki ortağın çok sıradan ağız dalaşı içinde bir mesele üzerinde mücadele etmesi pek önemli değildir. Ama geneli ilgilendiren ilmî, ya da siyasi bir forumda muhalefet yapmak çok büyük önem taşır. Çünkü bu sırada tartışmanın, münazara kurallarını aşması ve bir ihtilâfa dönüşmesi birtakım talihsizliklere yol açabilir.
Onun içindir ki hasbelkader «ilim adamı» ya da «siyaset adamı» gibi kimlikler elde etmiş bulunanlar, keza, geniş kitlelere hitap edebilen, sosyal statüye sahip şahsiyetler, muhalefet yaparlarken veya eleştiri alırlarken çok sabırlı ve dikkatli olmalıdırlar.
İslam’da tartışmanın yeri bulunmadığını, bütün Müslümanların kardeş oldukları için hiçbir sebeple, hiçbir zaman birbirleriyle mücadele etmemeleri gerektiğini savunan bazı kimseler bulunabilir. Bu yargının ne bir mantığı vardır, ne de Kur’an’a ve Sünnete dayalı bir kaynağı vardır. Duygusallıktan öteye gitmeyen bu düşünceye sahip bulunanları temennileriyle baş başa bırakmak en doğru bir seçenektir.
Cemiyet içinde şu veya bu sebeple sivrilmiş insanlar, mevkilerinin kendilerine verdiği cesaretle sık sık konuşur ve geniş bir çevre üzerinde etki yapacak düşünceler ortaya atarlar. Öncelikle bu insanların münazara kurallarını çok iyi bilmeleri gerekir. Çünkü ne kadar geniş bir muhit üzerinde etkili olurlarsa olsunlar, yine de onların ortaya attığı hemen her düşünceyi kabullenmeyen kimseler bulunacak ve bunlar, antitez olarak ortaya başka fikirler atacaklardır.
Herhangi bir sebeple kendini bir tartışma ortamında bulan insanın, hesaptan çıkarmaması gereken önemli ihtimaller vardır. Bu ihtimallerin çağrıştırdığı bazı noktalar üzerinde gerçekten durmaya değer. Bunlardan özellikle iki tanesi oldukça önem taşır.
Birincisi Muhatabın ruhsal ve ahlâkî yapısıdır; ikincisi ise onun bilgi seviyesidir. Türkiye’de bu, -birtakım sebeplerden dolayı-, daha çok önem taşımaktadır. Çünkü Türkiye ilginç bir sosyal dokuya sahiptir. Toplum çok renkli bir mozaik sergilemektedir. Bu çeşitlilik, sosyal ve siyasal faktörlerin baskısı altında hemen her insanı kendine özgü farklı bir inanç ve düşünce ile hazırlar. Dolayısıyla çok masum, çok seküler ve çok bilimsel bir konuyu bile görüşmek üzere bir araya gelen şahısların, ısınma aşamasından sonra gittikçe gerginleştiklerini hemen her forumda gözlemek mümkündür. Türkiye halkları özellikle İslam ortak paydasından büyük bir hızla uzaklaşmış bulundukları için mümin şahsiyetlerin, forumlarda çok dikkatli olması gerekmektedir.
Son yıllarda yaşanan terör ve çarpık şehirleşmenin yanı sıra, yaygınlaşma eğilimini gösteren laikçilik, tarikatçılık, ırkçılık ve kökten putçuluk akımları yüzünden toplumda kişilik bozuklukları adeta tırmanışa geçmiştir. Gelişen teknolojinin etkisiyle kaydedilen hız ve iletişim Türkiye’nin mozaiğini çalkalamış, harmanlamış ve yeni sosyal ve toplumsal sorunlar doğurmuştur. Bunların başında kişilik bozuklukları gelmektedir.
Daha düne kadar kırsal alanda kendi halinde yaşayan gözü kapalı, geniş bir dünya görüşünden yoksun binlerce ailenin çocuğu, bir anda kendilerini büyük kentlerin kalabalığı ve çok yönlü olayları içinde gördüler. Sosyologları ve psikologları oldukça ilgilendiren bu gelişme ne yazık ki şimdiye kadar hemen hiçbir uzman tarafından bütün yönleriyle incelenmemiştir, veya incelemek istenmemiştir!
Kişilikleri hakkında pek ayrıntılı bilgilere sahip bulunmadığımız bu sorunlu kalabalık kitleden bugün sivrilmiş ve çeşitli mevkilere serpilmiş birçok kimse vardır. Bunlar zaman zaman çok önemli konuların tartışıldığı forumlarda birer «bilim adamı», «din adamı», «işadamı» ya da «siyaset adamı» (!) gibi sıfatlarla bulunurlar. Aydın mü’minlerin, özellikle bu kimseleri önceden tahmin veya teşhis ederek onlarla çok dikkatli şekilde tartışmaları gerekir!
Tartışmalarda önemsenmesi gereken ikinci noktanın bilgi seviyesi olduğunu söylemiştik. Ancak bilginin hangi kalitedeki insanda önem taşıdığını ve itibara alınabileceğini burada hatırlatmakta yarar vardır. Hemen herkes tarafından teşhis edilmesi mümkün bulunmayan bir ruh hastasının veya ahlâktan yoksun birinin, -eğer çok kaliteli ve nadir bilgilere sahip bulunuyorsa- bu bilgisini kötüye kullanmasından kim korunabilir?! Unutmamak gerekir ki böyle bir insanın sahip bulunduğu özellikle kaliteli bilgiler, mü’minlere karşı en tehlikeli birer silah olarak kullanılabilir!
Bu ilgiyle, burada çok önemli başka bir hatırlatmada da bulunmak gerekir:
Bilindiği üzere, Türkiye’de uygulanan ideolojik eğitimin etkisi altında önyargısız yetişebilme ihtimali çok zayıftır. Bu nedenle böyle bir çark içinde eğitim görmüş Türkiyeli insanın, evrensel düşünebilmesi hemen hemen mümkün değildir. Değil cahilinin, en üst düzeylerde sözde eğitim görmüş vatandaşının bile insanbiçimci, mistik bir ruhla şartlandırıldığı bir ülkede, «ilim adamı» yaftasını taşıyor olsa bile siz, salt akıl ve bilimi ölçü alarak hemen hiçbir kimse ile kolayca tartışmayı peşin olarak göze alabilir misiniz?! Bu ruh yapısı, Türkiyeli bilim adamını adeta esir almıştır. Dolayısıyla aydın bir mümin, Türkiye ortamında -eğitim düzeyi ne olursa olsun- ancak iki tip okumuş ile tartışabilir. Bunlardan biri; -tarikatçılıkla, «popüler müslümanlıkla» ve mistik yaşamla hiçbir ilişkisi bulunmayan- «Aydın hanif mümin» tipidir; öbürü de -laikçilikle ve kökten putçulukla hiçbir ilişkisi bulunmayan- samimi, dürüst ve aydın materyalist tiptir.
Bu nedenle Türkiye’de tartışmacının, muhataplarını hem kişilik, hem de bilgi seviyesi bakımından daha önce çok iyi tanıması ve isabetle seçmesi gerekir.
Araştırmacı – Yazar