KİMLER, NİÇİN İSLÂM'DAN KORKUYOR?
Bu soruya, gerçek anlamda ve ikna edici bir yanıt bulabilmek için üç soruya daha cevap vermek gerekir.
Tamamı yukarıdaki üç sorunun cevapları içinde yatan bu önemli konu, tüm ayrıntılarıyla ve bir bütünlük içinde ne yazık ki günümüze kadar ele alınmamıştır. Problemi geniş boyutlarıyla birkaç makaleye sığdırmak elbette ki imkânsızdır. Çünkü İslâm'a duyulan korku, –sanıldığı gibi- sadece günümüzün ya da son birkaç yüzyılın meselesi değildir. Aynı zamanda bir haçlı-siyonist düşmanlığı ile de sınırlandırılamaz. Bu problem, gerçekte beşerin tarihî hastalıklarındandır, hatta ilk saplantısıdır.
Allah Tealâ'nın yeryüzüne indirdiği bütün dinlere, ilk ve orijinal biçimleriyle İslâm olarak baktığımızda bu saplantının, ilk peygamberin döneminden itibaren başladığını söyleyebiliriz. Sorun bu kadar derin bir tarihî kökenle karşımıza çıkınca onu birkaç sayfaya değil, birkaç kitaba sığıdırmak bile zorlaşmaktadır. Çünkü ilmikleri çözüldükçe; -kendini İslâm'ın bağlısı olarak gören milyonlarca insanı derinden düşündürecek- gerçekler ortaya çıkmaktadır.
Evet, küfür âlemi şöyle dursun; hatta sağıcı, solcu, ırkçı, tarikatçı, Amerikancı ve benzeri farklı eğilimlerle İslâm'dan bağı kopmuş insanları da bir kenara koyun; her münasebette derin bir içtenlikle «elhamdülillâh müslümanım» diyen milyonlarca saf insanın bile çeşitli sebeplerle İslâm'dan korktuğunu burada peşin olarak söyleyebiliriz. Eğer; «bu doğru olamaz», ya da «peşin bir hükümdür» deyip kuşku duyuyorsanız, biraz önceki soruların ikna edici, belgesel ve bilimsel cevaplarını bulmalısınız. Hakikaten bu derece önemli bir itirazın böyle ağır bir yükü olmalıdır. Aksi halde inanç ve fikir tartışmaları kaosa dönüşür. Bu ise çok tehlikeli gelişmeleri davet eder. Umulur ki; «ben müslümanım, İslâm'dan nasıl olur da korkarım!» diyen her itirazcı, -bilgisiyle, görgüsüyle, bilimin ve tartışmanın kurallarına saygısıyla, güzel ahlâkı, cesareti ve yeterliliği ile-gerçekten İslâm'ın dostu olduğunu kanıtlayabilecek bir başarı sergiler.
Burada, konuyu biraz bölecek önemli bir ayrıntıya girmek gerekiyor. Küfür dünyasına mensup insanların ve toplulukların İslâm'dan duydukları korku hakkında atıp tutmak çok kolay bir iş olduğu için ucuzcu yazar-çizerler, meselenin hep bu cephesi üzerinde yoğunlaşırlar. Oysa İslâm Dünyası içinde yaşayan ve İslâm'dan korkanların sayısı, İslâm'ın dostlarından kat kat fazladır. Manzara bu olunca içerideki tehlikeyi görmezden gelmek, onu küçümsemek ya da «İslâmofobi» adı altında özenle paketlenmiş, sırf bir dış tehlike olarak onu görmek gaflettir. Dolayısıyla İslâm Coğrafyası dahilinde bizimle içiçe yaşayan, her türlü sırrımızı bilen, hatta bizi yöneten, siyasetimize hakim, devletimize musallat olan, ekonomik ve sosyal yaşamımızı yönlendiren, bizden gibi gözüken ya da gerçekten böyle inanan nice insanlar, nice kalabalıklar, nice sürüler vardır ki, Kur'ân'ın sunduğu İslâm'ı onlara anlatmayı göze almak bir cesaret işidir.
«İslâm geliyor!» korkusunu taşıyanlar kimlerdir ve bunlar niçin İslâm'dan korkuyorlar? Türkiye'de hiç bir sosyolog, hiç bir toplumbilimci, bu soruyu günümüze kadar -gerçek anlamda- cevaplamaya cesaret edememiştir! Bunun iki nedeni vardır: birincisi; böyle bir cevabın getireceği şiddetli tepkilere karşı duyulan peşin kaygı ve korkudur; ikincisi ise çok daha önemlidir ve kesinlikle şudur: Bu coğrafyadaki kalabalıkların son bin yıllık geçmişinde, din ile çeşitli sosyolojik gerçeklerin etkileşim süreçlerine ilişkin yeterli İslâmî ve tarihi bilgilere uzmanlık düzeyinde sahip olabilmiş bir tek sosyoloğun bile Türkiye sınırları içinde henüz yetişmemiş olmasıdır. Bu ise ülkenin ve toplumun geleceğini tehdit edecek tehlikelere ortam hazırlar.
Bu yüzden biraz ileriyi tahmin etmek kehanet olarak değerlendirilmemelidir. Maksadın özü şudur; eğer bu alanda yeterli uzman yetiştirilmez ise ve tabiatıyla yönlendirici egemen azınlığa din sosyolojisi konusunda gerçekçi ve doyurucu bilgi akışı sağlanmaz ise bunun bedelinin, –mutlak doğrular adına- çok ağır olacağını şimdiden söylemek mümkündür. Şu var ki; eğer Türkiye Avrupa birliğine girecek olursa işte o zaman «İslâm geliyor!» korkusu yok olabilir. Çünkü İslâm'la hemen hiç bir bağı bulunmayan bu toplumun, o günlerde mistik ve senkretik Müslümanlık'la olan bağları büyük ölçüde erimiş olacaktır. Sonuç olarak dinin çağrıştırabileceği kaygılar genelde zayıflayacaktır. Çünkü «Müslümanlık» her ne kadar İslam değilse de, herhalükârda İslâm'ı çağrıştıran neden yine de «Müslümanlıktır». Dolayısıyla, toplumun müslümanlıkla olan ilişkisi ileri derecede zayılayınca onun İslâm'a karşı duyduğu korku da ortadan kalkacaktır.
Bu meselenin en ilginç ve en önemli yanı şudur; Gerek Türkiye'de, gerek Arap ülkelerinde, gerekse Arap olmayan İran, Afganistan, Pakistan, Endonezya, Malezya ve Nijerya gibi ülkelerde Müslümanların İslâm hakkındaki düşünce ve izlenimleri, sırf dinadamları tarafından yapılan yoğun ve saptırıcı telkinlere dayanmaktadır. Bu, eski bir gelenek olarak devam edegelmiş ve karih boyunca önüne geçilememiştir. Günümüzde bile İslâm'ı tanıtma ve İslâmî eğitim verme konusunda ilim adamlarının hemen hiç bir rolü yoktur. Unutmamak gerekir ki; Türkiyeli İlâhiyat hocaları, bilimadamı olmaktan çok klasik birer dinadamıdırlar. Dolayısıyla İslâmî eğitim, eğer bilimsel eğitim sistemleriyle değil de bundan böyle yine geleneksel yöntemlerle ve Batı dünyasının yönlendirmesi doğrultusunda sürdürülecek olursa tahribatı eskiye göre çok daha derin olacaktır. Bu da tabiatıyla Müslümanlığın İslâm'a karşı kışkırtılmasına yol açacaktır. Buna, İslâm'ın protestanlaştırılması çabaları da diyebiliriz. Türkiye de dahil, Ortadoğu'daki yaygın İslâm fobisinin aslı işte budur.
Amerika'nın ve Avrupa Birliği'nin yönlendirmesiyle bu gelişme, yeni bir tepki biçimi olarak ortaya çıkmıştır. Kur'an'daki İslâm'a karşı duyulan tepki, Amerikancı müslümanlık modelini davet etmiştir. Dolayısıyladır ki bugün Ortadoğu'da yaşayan Müslüman kalabalıklar içinde ancak milyonda birinin İslâm'ı bir yaşam ve yönetim biçimi olarak tanıdığını ve kabullendiğini görebilirsiniz. Tabiatıyla İslâm'ın bir bütünlük içinde herhangi bir toplum tarafından hayata geçirildiğini görmeden onu tanımak mümkün olamayacatır. Bu da İslâm hakkında kulaktan dolma asılsız bilgilerin yayılmasına yaramaktadır. Bunun doğuracağı sonuç ise elbetteki kaygı, tedirginlik ve korku olacaktır.
İslâm'ın ne olup olmadığı, bugün sadece birbuçuk milyar Müslümanın değil, (küçük bir aydın-mü'min azınlık hariç), aynı zamanda yedi milyar insanın da meçhulüdür. Nitekim binbeşyüz yıldır İslâm'ın, insan tarafından çizilmiş yediyüzelli kadar profilinin hiç biri, Kur'andaki İslâm'a benzememektedir. Bu profillerin büyük kısmının art niyetlerle bir kısmının ise bilgisizlik ve duygusallıkla çizildiğini de unutmayalım. Her birinin farklı bir markaya ait olduğu bu parçalardan oluşan müslümanlık adındaki dinin İslâm diye sunulması ise, tarihin tanık olduğu en büyük trajikomik hadiselerinden biridir.
İslâm'ın bu derece meçhul kalmış olmasında elbette ki çeşitli nedenler vardır. Fakat bunların başında; -onun çok teklikeli olduğu izlenimini uyandıran- yaygın, etkileyici ve sürekli telkin biçimleri gelmektedir. Beyin yıkayıcı eğitsel yöntemlerle sunulan bu telkinler, ortadoğu ülkelerinde devlet kurumları tarafından (özellikle okullarda ve üniversitelerde) sistematik biçimde yapılmaktadır. Tarikat örgütleri tarafından ise bu telkinler Müslümanlık lehinde «din» adına yapılmaktadır. Çünkü Müslümanlık semirdikçe İslâm zayıflayacaktır. Bunu ilk keşfeden örgütler, tarikatlardır.
Gerek Şii Müslümanlığın, gerekse Sünni Müslümanlığın propaganda odakları, tarih boyunca İslâm'ı biraz daha aşındıran bir ilerleyişle Ortadoğu halklarının yaşam biçimlerini, zihniyetlerini, gelenek ve göreneklerini, zevklerini ve dünya görüşlerini sert ve değişmez kalıplar içinde şekillendirmişlerdir. Öyle ki bu kalıpları Hıristiyanlık, Mecusîlik ve Yahudilik lehinde yumuşatmak hiç de zor olmamasına mukabil, bu kalıplar üzerinde İslâm'a doğru en ufak bir değişiklik girişimi çok ağır tepkilerle karşılanmaktadır. Örneğin bugün –eğer Hıristiyanlık dünyası izin verirse- yüz tane Noel baba daha yaratabilirsiniz. Müslüman Türkler, Hıristiyanların kutsal Pazar gününü ve Yahudilerin Kutsal Cumartesi gününü kendileri için tatil günleri olarak seçmiş ve bunu sevese seve uygulamaktadırlar. Buna karşın eğer bir mü'min çıkar da İslâm'ın kutsal günü cumayı tatil günü olarak sadece teklif bile edecek olsa bunun bedelini nasıl ödeyeceği malumdur. Eğer böyle bir şeyi göze alırsanız başınıza neler geleceğini herhale tahmin ediyorsunuzdur. İslâm korkusunu kanıtlayan bunun gibi yüzlerce örnek vardır.
Onun içindir ki hiç bir ilim ve fikir adamı, hiç bir araştırmacı, İslâm vatanında İslâm'a duyulan bu korku ve nefretin gerçek sebepleri üzerinde durmayı ve bu sebepleri açıkça ortaya koymayı göze alamamaktadır. Özellikle Ortadoğu'da yaygın olan, birbirine aykırı Müslümanlık modellerinin bağlıları arasındaki çatışma ortamında İslâm'ı gündeme getirmek oldukça büyük bir riski yüklenmek anlamına gelir.
Çok yakınımızda Vahhabi-Arap Müslümanlığı ile İran Şii Müslümanlığı, Irak'ta kanlı bir hesaplaşma içine girmiş bulunmaktadırlar. Ta Hz. Ali'nin devlet başkanlığı döneminde başlayan Fars ve Arap Müslümanlıklarının kavgası özellikle 1258'den sonra tam anlamıyla bir kan davasına dönüşmüştür. Tarih boyunce çeşitli nitelikler kazanan ve değişik isimler alan bu hesaplaşmanın günümüzdeki adı: «Alqamîler»'le «Aflaqîler» savaşıdır. (Bunu etraflıca anlamak isteyenler, Arapça bilen tarih uzmanlarına baş vurmalıdırlar).
Bu iki dine bağlı grupların ABD tarafından kapıştırılmasıyla birlikte kavga, bir yandan Türkiye'ye sıçrama eğilimi gösterirken, öbür yandan (İslâm'ı Müslümanlıkla karıştıran) Ortadoğulu kalabalıklar arasında İslâm'a karşı büyük bir korku yayılmaktadır. Türkiye ve Mısır'da bu korkuya ilginç isimler bulunmuştur. «Siyasal İslâm», «Radikal İslâm», «Tekfircilik» vs.. Bu gelişme Türkiye'de; lâikçi, solcu, ırkçı, tarikatçı, İrancı ve Amerikancı Müslüman grupların işine gelmekte, onların hem ötedenberi (Hanîf) İslâm'a karşı duydukları nefreti kabartmakta, hem de İslâm aleyhinde yaptıkları çok yönlü ve acımasız propagandalara önemli bir malzeme kaynağı oluşturmaktadır.
Gerek İslâm coğrafyasında, gerekse dışarıda İslâm'a karşı duyulan korku ve nefretin bütün şifrelerini çözmek bugünün koşullarında mümkün olmasa bile bu duygunun temel kaynağını oluşturan üç önemli sembolün adlarını vermekte yarar vardır. Bunlar:
1) İran'ın Mecûsî-Şii Müslümanlığı,
2) Arapların Haricî-Vahhabî Müslümanlığı ve
3) Türklerin Şamanobudist Müslümanlığı'dır. Tabiatıyla, «Her şey aslına çeker!»
Temelde İslâm'ı birbirinden kıskanarak bin yıl önce siyaset sahnesinde çekişmeye başlayan Araplar, farslar ve Türkler, bugünlere, bütün dünyayı ürküten bir miras bırakmışlardır; «Müslümanlık»! Bu üç kavim arasında bin yıldır süren siyasi çekişmelerin bir ürünü olarak peydahlanan «Müslümanlık», günümüzde hem İslâm'ı bir kalkan gibi kullanmakta, onu sömürmekte ve yıpratmaktadır, hem'de onu bir dehşet, korku ve terör kaynağı olarak dünyaya surmaktadır. Bu üç kavim, böyle bir mirasla adeta yardımlaşarak, bin yıldır bir yandan İslâm'ın tarih sahnesine çıkmasını önlemiş, öbür yandan İslâm'a karşı bütün dünyada bugün -Allah'ın bu eşsiz ve tertemiz dinine karşı- duyulan haksız nefret için uygun ortamı birlikte hazırlamışlardır.
Bu kavga, son otuz yıldır tehlikeli tırmanışlarla merkezi Irak olmak üzere yeni bir sürece girmiştir. Türk Müslümanlığının, bu kavgayı fırsat bilerek İslâm'ı daha akılcı yollarla aşındırmayı tercih ettiğini söyleyebiliriz. Bunu kanıtlayan çok önemli bir belgeyi biraz sonra okuyacaksınız. İnsaflı her insanı derinden düşündüren bu belgeyi dikkatle okuyanlar en azından bazı gerçekleri inkâr etmek için bundan sonra artık herhangi bir bahane aramaya kalkışmayacak ve hakkı teslim edeceklerdir. O «bazı gerçekler» ise şunlardır;
1) İslâm, Müslümanlıkla asla karıştırılamaz. Bu iki kavram anlam, içerik ve uygulamada birbirinden tamamen ayrı ve bağımsız iki şeydir.
2) İslâm; yaratıcının razı olduğu ve İnsanlık alemine sunduğu; ALLAH'IN BİRLİĞİ VE KUR'AN'IN BÜTÜNLÜĞÜ TEMELİNE DAYALI BİR İNANIŞLAR ZİNCİRİ, EVRENSEL BİR YÖNETİM VE YAŞAM BİÇİMİDİR. Geçerli tek dindir. (Ali-i İmran/19, 85; Nisa/65; Maide/50; Casiye/18)
3) Müslümanlık; her kavmin, hatta her insanın, -daha çok İslâm'ı sömürerek ve onu araç edinerek- kendi zevk ve eğilimlerine göre kurgulayıp ördüğü, -yaz boz yolu ile çeşitli dinlerden, efsanelerden, masallardan, destanlardan, hurafe ve batıl inanışlardan, kahramanlık öykülerinden, gelenek ve göreneklerden malzeme devşirerek - işleyip şekillendirdiği, bir kültürler hurdahanesidir. Müslümanlık asla geçerli bir din değildir. Üstelik bu uydurma sözcük, Kur'ân-ı Kerim'in hiç bir yerinde ve Hz.Peygambere ait binlerce hadisin hiç birinde geçmemektedir. Onu «Muslim» kelimesiyle bilinçli olarak karıştırmak isteyenler, tezlerini hiç bir zaman kanıtlama olanağını bulamayacak ve denedikçe her keresinde aklın ve bilimin divanında ağır yenilgiye uğrayacaklardır.
Bu mülahaza ile olsa gerektir ki Türkiye'de devlet, vatandaşına verdiği kimlik kartındaki din hanesine «İslâm» kelimesini koydurmayı tercih etmiş, bunun yerine «Müslümanlık» kelimesini kullanmaktan çekinmiştir!
Şimdi sıra o ünlü belgeye geldi. Bütün dikkatinizle bu belgeyi defalarca okuyabilirsiniz. 07 Ocak 2005 tarihli Zaman Gazetesi'nde, Hüseyin Gülerce tarafından «Yükselen değer "Gülen hareketi"» başlığı altında yazılan makaleden alıntıyla size yorumsuz olarak noktası virgülüne kadar sunulan belge işte şudur;
«Olup biteni kulaktan dolma bilgilerle ve ideolojilerin "at gözlüğü" ile değerlendirenler Fethullah Gülen'i bir Suudi, bir İran türü Müslümanlıkla aynı kefeye koyabiliyor. Halbuki Gülen her ikisine de karşıdır. Tekrarlamayı sevdiği sözlerden biri özetle; "Dünya şimdiye dek Arap ve Acem Müslümanlığını tanıdı ve sevmedi. Artık Türk Müslümanlığını tanıyacak ve sevecek." Şeklindedir».
Bu satırları okuduktan sonra, Müslümanlık ile İslâm'ı birbirine karıştıranlar, hatta daha ileri giderek; «Kim demiş bu iki şey birbirinden farklıdır!» diyebilecek kadar, Allah'ın hidayet ve nurundan yoksun kalmış tipler bile büyük ihtimalle pişmanlık duyacaklardır. Fakat onların İslâm'a karşı duydukları korkuyu yenebileceklerini söylemek erken olur. Çünkü bugün Türkiye'de hemen hiç kimse «Elhamdülillâh ben muslim ve mu'minim» demeye cesaret edememektedir. «İslâm» ve «muslim» kelimeleri Türkiye'de korkuyu o kadar çok çağrıştırmaktadır ki Alevisinden Sünnisine, Tarikatçısından laikçisine kadar herkes rahatça ve adeta göğsünü gere gere –bir münasebetle- «Ben Müslümanım» diyebildiği halde hiç kimse «ben muslim ve mu'minim» demeyi göze alamamaktadır. Bazı Cuma hatipleri halka, özenle ve sık sık «Muhterem mu'minler» diye hitap etmelerine rağmen kimse bu korkuyu yenememektedir.
İslâm'dan bu kadar korkan ve bu korku ile Amerika'ya sığınan, kurtuluşu –Allah'ın himayesi yerine- Avrupa birliğine girmekte arayan kalabalıklar, «ya sev ya terk et» zihniyetiyle körükledikleri şiddetin, temsil ettikleri linç kültürünün bedelini İslâm'a yükleyemezler. İslâm, Allah'ın adil hükmüne teslimiyettir ve barış dinidir. İslâm korku kaynağı değil, sevgi, saygı ve mutlluk kaynağıdır. Müslümanlar hiç bir zaman geri kalmışlıklarından, çöküşlerinden ve Batı alemi karşısındaki ezilmişliklerinden İslâm'ı sorumlu tutamazlar, onu bir korku dini olarak dünyaya sunma hakkını kendilerinde bulamazlar. Ama eğer bundan sonra da onu sömürmeye ve ondan öc almaya devam edecek olurlarsa bu, onlara çok pahalıya mal olacak ve onlara felâket getirecektir.
Araştırmacı – Yazar