TÜRKİYE’DE İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR

 

 

İslâm uygarlığı ve İslâm’a ait değerler, dünya müslümanları için çok büyük önem taşımaktadır. Yüzyıllar önce dağılma ve çökme sürecine girdikten sonra ancak 1800’lerin ortalarından itibaren uyanış belirtileri gösteren müslümanlar, günümüzde bu uyanışı oldukça hareketli bir gelişim ve ilerleme içinde sürdürmektedirler. Sancılı bir açılımla yaşanan bu uyanışın en güvenli ve en verimli cephesini ise bilimsel çalışmalar oluşturmaktadır. Eğitim standardının «İslâm Dünyası»’nda son yıllarda hissedilir bir yükseliş göstermesi bu cephedeki faaliyetlerin hızlanmasına yol açmıştır.

 

Bütün İslâm ülkelerinde –yaşanan savaşlara, teröre ve anarşik olaylara rağmen-, son yıllarda zor sayılabilecek kadar okullar ve üniversiteler kurulmuştur. Bunların yüzbinlerce mezun vermesi ve büyük sayılarda akademisyen yetiştirmesiyle birlikte ilmî araştırmalar da hızlanmıştır. «İslâm ülkeleri» arasında Türkiye’de de bu alanda faaliyet göstermek üzere bazı vakıf ve dernekler kurulmuştur. Bu kuruluşlar arasında özellikle İslâmî İlimler Araştırma Vakfı’nın önemli bir yeri vardır. 1970 yılında kurulan bu vakıf tarafından günümüze kadar Milletlerarası Tartışmalı İlmî Toplantılar adı altında dokuz forum düzenlenmiş, bu forumlara yerli ve yabancı ünlü ilim adamları davet edilmiştir. Bu şahsiyetlerin verdiği tebliğler, vakıf tarafından kategorisel olarak konularına göre kitaplaştırılmış ve toplumun istifadesine sunulmuştur. 

 

Tartışmalı ilmî toplantılar serisi olarak vakıf tarafından günümüze kadar yayınlanmış olan eserlerin sayısı kırkbiri bulmaktadır. İslâm’da kılık kıyafetten, alışverişte vade farkına, işçi-işveren ilişkilerinden gençliğin psikolojik sorunlarına, görsel sanatlardan, sigaranın zararlarına kadar akla gelebilecek çeşitli konulara, bu eserlerde yer verilmiştir.

 

Türkiye’de meşguliyet alanı olarak İslâmî düşünce ve değerleri seçmiş bulunan kuruluşlar arasında İslâmî ilimler Araştırma Vakfı, belirgin özelliklere sahiptir. Objektif olmak, konuları salt bilimsel çerçevede tartışmaya açmak, bu amaç için gerekirse dünyanın birçok ülkesinden müslim ve gayrimüslim bilim adamlarını davet etmek, toplantıları kamuya açık tutmak, düzenlenen forumlardan hiçbir maddi çıkar beklemeden sırf toplumun aydınlanmasını amaçlamak, bu özelliklerin sadece bazılarıdır. Onun için Vakfın şimdiye dek düzenlediği konferanslar ve sempozyumlar, ilim çevrelerinde büyük takdir toplamış, «İslâm dünyası»’ndaki ilim otoritelerinin dikkatini çekerek, ülkemizle bu âlem arasındaki boşluğun daralmasına belli düzeyde hizmet etmiştir.

 

Kayda değer bir ekonomik güce sahip bulunmamasına rağmen, Vakıf tarafından sergilenen başarıların önemli bir sırrı vardır. Bu sır, Sn. Prof. Dr. Ali Özek’in kişiliğinde saklıdır. Yıllardır Vakfın mütevelli heyeti başkanlığını yapan bu zat, tükenmek bilmeyen gayret ve enerjisiyle, güçlü azim ve iradesiyle, sahip bulunduğu liderlik vasıflarıyla, samimiyeti ve ilmî birikimiyle büyük bir performans göstererek Vakfa prestij kazandırmıştır. Marmara Üniversitesi, İlâhiyât Fakültesi’nin Bağlarbaşı’ndaki Kampusunda bulunan camiin, yıllar önce inşasına da öncülük etmiş bulunan Sayın Ali Özek, son yıllarda Kazakistan’ın başkenti Almatı’da bir ilâhiyât Fakültesi kurmuş, böylece dünya müslümanlarının hem ibadet ihtiyaçları ve ruhî gelişimleri için, hem de İslâmî alanda aydınlanmaları için değerli emekler vermiştir. Ayrıca Vakfın mütevelli heyetini oluşturan üyelerin her biri, yine yüksek takdire lâyık birer kişiliğe sahiptirler. Bunların arasında bilhassa Sayın Prof. Dr. Mahmut Kaya, geniş bir ilmî birikime ve akademik tecrübeye sahiptir.

 

İslâmî araştırma faaliyetleri, kuşkusuz bir bayrak yarışıdır. Bu konudaki gayretler, toplumun aydınlanmasına, bilgi ve kültürün yayılmasına, öğrenme bilincinin gelişmesine ve tabiatıyla halkın bir bilgi toplumuna dönüşmesine büyük katkı sağlamaktadır. Onun için bu yarışta, ülkemizin İslâmî araştırmalarla uğraşan şahsiyetleri ve kuruluşları, özellikle de İslâmî İlimler Araştırma Vakfı, bundan böyle de yeni başarılar sergileyeceklerdir.

 

Bunu ilimsever her mü’min kişi, canden arzu eder ve etmelidir. Esasen bu gibi hayırlı faaliyetlerde başarıların sürmesini dilemek gibi sırf iyi temennilerle yetinilmemelidir. Bilâkis varlıklı müslümanların, bu çalışmaları finanse ederek desteklemeleri gerekir. Hatırlanmalıdır ki, İslâm Ümmetinin yükseldiği ve büyük açılımlar gerçekleştirdiği çağlarda varlıklı müslümanlar daima ilmi hareketleri desteklemişlerdir. Toplumumuzun bu doğrultuda yeterli bir bilinç düzeyine sahip bulunduğunu söylemek güçtür. Bu sorunun ise, çok yönlü ayrıntılarına burada girilemeyecek kadar tarihsel boyutları vardır. Çöküş yüzyılları boyunca, müslümanlar birçok tehlikeye karşı (bu arada bilgisizliğe karşı da) zaman içinde reflekslerini yitirmişlerdir. Onun için de müslüman milletler birer bilgi toplumu olmaktan ne yazık ki çıkmışlardır. Nitekim bu gerçeği, bizzat İslâmî İlimler Araştırma Vakfı’nın yönetimi de çok iyi tespit edebilmiştir. Vakfa ait Broşürün ilk sayfasında yer alan aşağıdaki satırlar, İslâm’a mensup her insanı derinden düşündürecek mesajlar vermektedir. İşte bu satırlar:

 

«İslâm dünyasında uzun zamandan beri süregelen ilmî gerileme, yaklaşık iki asırdır yaşanan siyasî, ekonomik ve teknolojik gerileme ile birleşince müslümanları büyük bir rûhî çöküntüye ve yalnızlığa düşürmüştür.

 

İlmî araştırmalar, asırlardır düşman bilinen gayrimüslim dünyanın eline bırakılmış ve kurtuluş onlarda, onların dostluğunda aranmıştır. Gayrimüslimler, öteden beri bekledikleri bu fırsatı iyi kullanarak kültürümüzü, san’atımızı, ahlâkımızı, servetimizi, hasılı her şeyimizi başarılı bir şekilde sömürmüşlerdir. İçimizden onların gönlünü hoş etmek için, kendimize ait olan her şeyi inkâr eden, ilim ve kültür hazinelerimizi toprağa gömmek isteyenler çıkmıştır. Gayrimüslim Batı dünyası, her türlü bilginin ve ilerlemenin kaynağı olarak gösterilmiştir. Gün gelmiş fıkıh, tefsir, hadis, kelâm, tasavvuf, İslâm Tarihi, İslâm felsefesi gibi İslâmî ilimler sahasında ihtisas yapmak isteyenler dahi Batı’ya gönderilmiş ve onların yanında doktora yapıp akademik unvan kazanmışlardır.

 

Allah Teâlâ bize acıdı da uyanmaya başladık. Artık gayrimüslimleri gerçek yüzleriyle görebiliyor ve hatalarımızı anlıyoruz. O büyük dondurucu, uyuşturucu ve öldürücü kıştan sonra buzların çözülmeye, tabiatın yeniden yeşermeye başladığını görmek inanan gönülleri sevindirmektedir.

 

Artık dünyanın her yerinde müslümanlar hareketlenmeye ve bir şeyler yapmaya başlamışlardır».

 

Evet İslâmî İlemler Araştırma Vakfı’nın yönetimi, tanıtım broşüründe yukarıdaki uyarıcı bilgileri ve sonunda da bu müjdeyi vermektedir. Her samimi mü’minin buna sevinmesi ve bundan moral alması gerekir. Çünkü bu müjde çok önemli gerçekleri haber vermektedir. Bunların başında ise, hızlı bir uyanış periyoduna girmiş olan dünya müslümanlarının kısa zaman içinde bir bilgi toplumuna dönüşmesi gelmektedir. Müslümanlara yakışan da esasen budur.

 

Çünkü İslâm, hayat dinidir; dolayısıyla bilgi ve aydınlık dinidir. İslâm, din olarak çok kuşatıcı bir anlam taşımaktadır. Müslümanlar, bundan sonra bu yüce dinin gerçek tanımını (Kur’an’daki çıkarımıyla), öğrenip onu özümsedikten sonra bilgiye ve aydınlığa, kuşkusuz daha hızlı adımlarla koşacaklardır. İslâm’ın şu orijinal tanımı konusunda, ulemâ cumhuru arasında bir ihtilâf yoktur:

 

İSLÂM; VAHİYDEN KAYNIĞINI ALAN, EVRENSEL BİR İNANÇ SİSTEMİ VE BU SİSTEME BAĞLI BİR KULLUK, YAŞAM VE YÖNETİM BİÇİMİDİR.

 

İşte bu bilimsel tanım çerçevesindeki İslâm’ı yüzyılların biriktirip üzerine serptiği bid’at ve hurâfe yığınları arasından çıkararak, berrak ve zengin hazinesiyle, parlak nitelikleri içinde asrımızın insanına sunacak hayırlı kuruluşlardan biri de İslâmî İlimler Araştırma Vakfı’dır. Bu Vakıf, böylesine büyük bir misyon yüklenmiştir. Kuruluşunun daha ilk adımları sırasında, seçtiği adı oluşturan dört kelimenin –bu misyonu belirleyici olmak bakımından- ne kadar büyük önem taşıdığı noktası üzerinde biraz durmaya değer.

 

Geleneksel müslümanlığın dışına çıkarak Kur’an’daki unutulmuş gerçek İslâm’a ait değerleri araştırıp ortaya çıkarmanın bir cesaret işi olduğu 1970 Türkiye’sinde böyle bir isim seçmiş olmak, Vakfın kurucularındaki ümmet bilincini, zihin aydınlığını, iman gücünü, azim ve samimiyeti çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır. Kuruluşundan günümüze kadar geçen otuzbeş yıl içinde Vakfın sergilediği performans bu gerçeği pekiştirmiştir. 

 

Bu süre içerisinde azımsanamayacak bir deneyim ve birikim elde etmiş olan Vakıf, önümüzdeki aylarda son derece önemli bir toplantıya ev sahipliği etmeye hazırlanmaktadır. Kasım-2004’de düzenlenmesi tasarlanan bu toplantıda ele alınacak konu, şimdiye kadar tartışılmış olan bütün konulardan çok daha büyük önem taşımaktadır. «DÜNDEN BUGÜNE EHL-İ SÜNNET» olarak belirlenmiş bulunan konu, herhalde çok yönlü olarak tartışılacaktır. Prof. Dr. Mahmut Kaya tarafından hazırlanmış olan bu programa ilişkin broşürde, konu hakkında şu bilgilere yer verilmektedir;

 

«İslâm toplumunda ana gövdeyi teşkil eden ve çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan “Sünnîlik”, on asrı aşkın bir zamandan beri sahih İslâmî akideyi temsil etmekle birlikte, geçen bu uzun zaman zarfında gerek yerel ve yöresel kültürlerin gerekse kadîm ve modern bazı yorumların etkisiyle “Sünnî” akideyi zedeleyip tehdit eden birtakım hurâfe ve bid’atların giderek öne çıktığı bilinmektedir. Bu gerçekten hareketle vakfımız, bu konuyu milletlerarası tartışmalı ilmî toplantıda gündeme getirecektir.

 

Bu toplantıda, “başlangıcından günümüze kadar sahih akîdenin temel çerçevesinin yeniden belirlenmesi, yerel ve yabancı kültürlerin etkisiyle meydana gelen ve Sünni akîdeyi zedeleyen inanç, ahlâk ve telakkilerin tespiti; bu akîdeyle bağdaşmayan ve halk arasında geniş ölçüde kabul gören bid’at ve hurafelerin nereden kaynaklandığının ve hangi vasıtalarla yayıldığının tespiti; “Nüzûl-i İsa Mesih ve Mehdi”» gibi semavî dinlere ait bazı telakkilerin bir kısım Sünni çevrelerce de benimsenmesi; dindar halk arasında yaygın olan “Cinlerle ilişki” ve bu metafizik varlıkların insan hayatı üzerinde etkili olduğu iddiası; İslâm kardeşliği ilkesini temelden sarsan ve komşuyu komşuya düşman yapan “Nazar” inancının Sünni akîdedeki yeri; Şia’daki “Masum İmam” akidesinin tasavvuf kanalıyla Sünni akîdeye “Şeyhin manevî otoritesi” şeklinde girmesinin meşruiyeti sorunu; bazı tarikatlarda yaygın olan ve büyük ölçüde yogacılığı anımsatan “Râbıta yönteminin” Sünni akide ile ne ölçüde bağdaştığı; doğrudan Hz. Peygamber’den veya evliyadan istimdat etmenin ve şefaat beklemenin meşru olup olmadığı, ayrıca modern hayatın getirdiği ve Sünni akîde ile bağdaşmayan inanç, tutum ve davranışlar” ele alınıp bunları bilimsel düzeyde inceleyecek 10 tebliğ hazırlanacak. Tebliğlerin yarısı yerli ilim adamlarından tespit edilirken yarısı da diğer İslâm ülkelerindeki ilim adamlarından seçilerek davet edilecektir».

 

Bu konuların tartışmaya açılmasını hayırlı bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. Umulur ki bundan sonra özellikle mistisizmin neden olduğu sapmalar gündeme gelir. Çünkü İslâm’ın orijinal yapısı üzerinde neredeyse bin yıldan beridir sürdürülen tahribat, hep bu yolla yapılmıştır. Ne Haçlı savaşlarının, ne Endülüs Katliâmının, ne Moğol cinayetlerinin, ne misyonerlik faaliyetlerinin, ne yabancı işgalinin, ne Milli Türk Dini’nin, ne de lâikçiliğin verdiği zararlar, mistisizmin İslâm üzerinde meydana getirdiği tahribatla kıyaslanamaz.

 

İslâmî İlimler Araştırma Vakfı’nın attığı bu cesur adım, mistik akımların ve tarikat faaliyetlerinin de yakın gelecekte İslâmî araştırmalara konu olabileceği işaretlerini vermektedir.

 

Böyle son derece önemli bir konunun Vakıf tarafından gündeme getirilmesinde şahsen benim de bir katkım bulunduğunu bu münasebetle sevinerek ifade etmek isterim. 08 Aralık 2001 tarihine rastlayan, Ramazanın 23’üncü günü, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı tarafından 38 ilim adamı ve araştırmacı ile birlikte davet edildiğim İftar yemeğinden sonra yaptığım konuşmada bu konuya, hazır bulunanların dikkatini çekmeye çalıştım. Bunun ne kadar riskli bir iş olduğunu biliyordum. Ancak her şeyi göze alarak aşağıdaki notlarımı okumak suretiyle amacımı açıkladım. Konuşmamın metni aynen şöyledir:

 

«Muhterem Başkan, Değerli Âlimler,

 

Hepinizi hürmetle selâmlıyorum.

 

 İslâmî İlimler araştırma Vakfı, sık sık ilim adamlarını bir araya getirmek suretiyle müslümanlar için gerçekten büyük önem taşıyan konuların çok yönlü olarak işlenmesini sağlamıştır. Böylece İslâm ilim ve kültürünün yurdumuzda yeniden canlanması için yıllardır büyük hizmetler vermiştir.

 

Müslümanların asırlardır sönmüş olan bu ilim geleneğini yeniden ihya etmeye çalışan vakfın,  gerek Sn. Prof. Dr. Ali Özek başkanlığındaki değerli mütevelli heyeti, gerekse bu toplantılarda fikirlerini ortaya koyan katılımcı alimler, gelecekte de daima saygı ve minnetle anılacaklardır.

 

Şimdiye kadar ele alınmış olan konuların hepsi de elbette ki çok önemlidir. Ancak gerek toplumumuzun, gerekse «İslâm Dünyası»’nın, bu faaliyetlerden ne kadar haberdar olduğu ve bu çalışmalardan ne kadar istifade ettiği tartışılabilir. Bunu ise, günümüz müslümanlarının bir bilgi ümmeti niteliğine henüz sahip bulunmuyor olmalarına bağlamak her halde isabetli bir tespit olur. İşte şimdi arz edeceklerimin esasen çıkış noktası budur. Dolayısıyla bu istişare toplantısında ben şahsen, çok önemli bir sorunumuz olan (bilgiye karşı müslümanların rağbetsizliğ) konusuna dikkatinizi çekmek ve bunun, bir tartışmalı ilmî toplantıda sebepleriyle birlikte ele alınmasını istiyorum.

 

İslâm tarihi boyunca gerçekleştirilen (sözde) fetihleri, yapılan cihadı, sergilenen kahramanlıkları, bırakılan «ünlü eserleri», eğer biz de eskiler gibi masallaştırmaya devam edecek olursak, hizmet etmek arzusunda olduğumuz bilime ve bilgiye, dolayısıyla da Allah’ın rızasını kazanma ülküsüne korkarım ters düşmüş oluruz.

 

Arzumun çok daha iyi anlaşılabilmesi için, biraz önce adlandırdığım sorunun, Sünnilik anlayışıyla çok irtibatlı olduğunu özellikle burada vurgulamak istiyorum. Bu ilgiyle de Sünniliği, Kur’an’daki İslâm’la özdeş göstermeye öteden beri alışmış zihniyetin, araştırılmasını zorunlu bir mesele olarak görüyorum.

 

Gerçek şu ki Sünniliğin, Haricîliğe ve Şiiliğe karşı peydahlanmış ve meşrulaştırılmış bir tepki mezhebi olduğunu bilmeyenler, ya da bu gerçeği bilmek ve anlamak istemeyenler, sözde «Fırka-i Naciye» olarak nitelemeye çalışılan bu mezhebe -büyük çoğunluğun bağlı olmasından dolayı- şimdiye kadar onu sorgulama cür’etini göstermemiş, yada gösterememişlerdir.

 

Gerek Arap Sünniliğinin, gerekse Türk Sünniliğinin, Kur’an’daki evrensel İslâm’a birer alternatif olduğunu, ilim ve iz’an sahipleri artık çok iyi bilmektedirler. İşte bu yüzden Sünniliğin göreceliği enine boyuna tartışılmalıdır. Bunun artık zamanı gelmiştir. Çünkü İslâm’ın zihinlerde dejenere edilmesinden sorumlu olan birçok mezhep ve tarikat daima Sünniliğe sığınmıştır.

 

Kur’an ve Sünnetteki evrensel ve gerçek İslâm’ın Arabizm’den, Muaviyecilikten, Irkçı Türk Hanefizminden, Osmanlıcılıktan, Arap Vahhabiliğinden ve tarikatçılıktan ayıklanarak Kur’an ve Sünnet’teki parlaklığıyla zihinlere yerleştirilebilmesi, her şeyden önce Sünniliğin sorgulanmasına bağlıdır. Aksi halde neredeyse birer din niteliğini kazanmış olan bir yığın mezhep ve tarikat kumkuması içindeki Sünnilik, aynen Alevîlik, Şiilik, Haricilik, (onun devamı olan Vahhabilik) ve Mu’tezilîlik gibi İslâm’ı tahrip edecek, üstelik İslâm’ın önünde, bundan sonra da büyük bir engel olarak varlığını sürdürecektir.

 

Sunduğum teklif ve alakalı bu özet açıklamalarla siz değerli alimlere önemli ve yeni mesajlar verdiğime, bu suretle de bir sorumluluğu yerine getirdiğime inanıyorum. Bana öyle geliyor ki, (bilgiye karşı kayıtsızlık; ya da gerçeklerden, çağdaş ve güncel bilgiden yüz çevirmek, bu sebeple de dünya ve kâinat gelişmelerini Kur’an’ın ruhuna uygun biçimde algılayamamak), taklide ve hurafeye boğulmuş olan Sünniliğin önemli sonuçlarındandır. Müslümanlar, yozlaşmış ve hurafelerle örülmüş inanç yığınlarının altından çıkmadıkça Kur’an’daki gerçek İslâm’la tanışıp onu hayata geçirmedikçe ne bilgi ve bilimin önemini kavrayabilecek, ne de yarının tehlikelerine karşı korunabileceklerdir.

 

Dolayısıyla Bilgi Ümetinin yeniden yapılandırılması kaçınılmaz bir zarurettir. Bu görev ise İslâm alimlerine düşmektedir. İçtihad, zühd, takva ve evrensellik bahaneleriyle; vatanseverlik, tarihe, geleneklere ve atalara saygı, alışkanlığıyla ya da çağdaşlık kompleksiyle çarpıtılmış kurumlarımızın, ve içi boşaltılmış olan kavramlarımızın Kur’an ve Sünnetteki anlamlarını yeniden kazanmaları, alimlerimizin cesur ve kararlı çalışmalarıyla sağlanabilir. Ben bu kanaatteyim ve umutluyum.

 

Hepinize saygılar sunarım».[1]

 

Büyük bir kıvançla bugün görüyorum ki, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı benim bu teklifimi değerlendirmiş ve üç yıl sonra da olsa onu milletlerarası bir konferansta tartışılmak üzere gündeme getirmiştir. Bu münasebetle Vakfın Mütevelli heyeti Başkanı Sn. Prof. Dr. Ali Özek Bey’in şahsında Vakfın mensuplarına teşekkürlerimi sunuyorum.

***

 

 

Türkiye’de İslâmî araştırmalar konusunda hizmet veren kuruluşlardan biri de TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’dir.

 

1988 yılında kurulan bu müessese, birikimli ve uzman şahsiyetlerden oluşan büyük bir kadroya sahiptir. Statüsü, geniş akademisyen kadrosu, çalışma stili, fizik ve ekonomik koşulları bakımından daha büyük avantaja sahip bulunan bu kuruluşun verdiği hizmetten birçok araştırmacı, akademisyen, mastır ve doktora öğrencisi yararlanmaktadırlar.

 

Saygın bir konuma sahip bulunan TDV İslâm Araştırmaları Merkezi, kendini tanıtma babında; kuruluşu, faaliyetleri ve hedefleri hakkında şu bilgileri vermektedir:

 

 

«GENEL BİLGİLER

 

TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM) bilim dünyasına evrensel nitelikli katkılarda bulunmak amacıyla 1988 yılında kurulmuştur. Eğitim ve insan kalitesinin giderek yükseldiği yeni bin yılda, doğru ve güvenilir bilgi üretimine duyulan ihtiyaç gün geçtikçe artmaktadır. İletişim araçlarının hızla geliştiği ve küreselleşme sürecinin bir dizi dönüşüme yol açtığı çağımızda bilginin değeri tekrar ön plana çıkmaktadır. Bağımsız bir bilimsel araştırma merkezi olan İSAM, kurulduğundan bu yana Türk kültürü ve İslâm uygarlığı hakkında yaptığı araştırma, yayın, sempozyum ve konferanslarla uluslararası saygınlığa kavuşmuştur.

 

KURULUŞ

 

İslâm Araştırmaları Merkezi, TDV, Mütevelli Heyetine bağlı olarak ilmî araştırmalar yapmak, özellikle İslâmî ilimler ve Şarkiyat alanlarında çalışmalarını yoğunlaştırarak, telif, tercüme ve tahkik eserler hazırlamak, bunları yayımlamak, TDV İslâm Ansiklopedisi'ni yayıma hazırlamak için gerekli çalışmaları yürütmek, konferans, seminer ve benzeri ilmî toplantılar düzenlemek, düzenlenmiş bu gibi programlara temsilciler göndermek, araştırmacı yetiştirmek, bu maksatla gerekli programları hazırlayıp, uygulamak, araştırma kütüphanesi ve dokümantasyon ünitesi kurmak, ilmî-dinî konularda kamuoyunu aydınlatacak görüşler hazırlamak ve bunları yayımlamak üzere kurulmuştur.

 

GAYESİ, HEDEFLERİ, FELSEFESİ

 

İSAM, Türk tarihi ve kültürü ile İslâm medeniyetinin yerel ve küresel düzeyde tanıtılmasını amaçlamaktadır. Bu amaca yönelik olarak İSAM doğru ve nitelikli bilginin üretilmesine imkan sağlamakta, ulusal ve uluslararası bilimsel araştırma projelerini desteklemekte ve üretilen bilginin daha geniş kitlelere ulaştırılması için ansiklopedi, dergi ve kitaplar yayımlamakta, sempozyum ve konferanslar düzenlemektedir.

 

İSAM özellikle İslâmî bilimler alanında bilimsel çalışmalarını yoğunlaştırarak sürdürmekte, telif, tercüme ve tahkik eserler hazırlayarak bunları yayımlamakta, yurt içi ve yurt dışında nitelikli araştırmacı yetiştirilmesi için imkanlar sağlayarak ülkemizin nitelikli insan gücüne katkıda bulunmaktadır. İSAM, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nin yayınını sürdürmek ve bilimsel-dinî konularda kamuoyunu aydınlatacak görüşler hazırlayıp bunları yayımlamak suretiyle Türk kültür hayatına ve Orta Doğu, Orta Asya, Balkanlar ve Kuzey Afrika’yı kapsayan çalışmalarıyla İslâmî araştırmalara katkıda bulunmaktadır».

 

 

***

 

Türkiye’de  ayrıca, «İslâmî Araştırmalar Dergisi» ve «İslâmiyât» adı altında bağımsız iki yayın organı daha İslâmî araştırmalar alanında yayın yapmaktadır. Bu dergilerde birikimli uzmanların, ünlü ilim adamlarının ve araştırmacıların birbirinden değerli yazıları yayınlanmaktadır. Bu yazıların hepsi de tutarlı, yararlı, aydınlatıcı, belgesel ve bilimseldirler. Her iki derginin de yayınlanma periyotları üçer aylıktır. Şu var ki Türkiye’de halk, günümüze kadar bir bilgi toplumuna dönüşemediği için bu gibi yayınlar hâlâ milyonlarca insan için lüks sayılmakta, bunları ancak elit bir «İlmiye sınıfı» izleyebilmektedir. Bu da toplumun homojen biçimde İslâmî araştırma faaliyetlerinden haberdar olmadığını göstermektedir. Bilimsel İslâmî araştırma faaliyetlerinin toplum tarafından desteklenmiyor olması buradan kaynaklanmaktadır.  

 

Türkiye’deki İslâmî araştırma faaliyetleri hakkında buraya kadar verilen bilgiler sade bir özetten ibarettir. Bu mütevazı çalışma, ülkemizdeki İslâmî araştırma potansiyelini bütün boyutlarıyla sunmuş olmak gibi bir iddianın ürünü değildir; ancak bir ön çalışma niteliğini taşımaktadır. Bu yazı, değerli araştırmacılarımızın, aynı amaçla daha kapsamlı çalışmalar gerçekleştirmeleri için onları yüreklendirmek niyetiyle esasen kaleme alınmıştır.

 

Bu konuda, önemsenmesi gereken ciddi bir eksikliğe de bu münasebetle dikkatleri çekmekte isabet vardır;

 

Türkiye’de eskiden beri, başta bu halkın dili olan Türkçe olmak üzere, genelde hiçbir dile önem verilmemiştir. Oysa bilgiyi ve bilimi kuşaklara taşıyan araç dildir. Dolayısıyla ilmî araştırmaların da gerek mahalli, gerekse milletlerarası düzeylerde insanlara ulaşmasını sağlayan araç, yine dillerdir. Meselenin ayrıntılarına girmenin yeri, elbette ki burası değildir. Fakat sorunun bu konu ile ilgili bir yanı vardır, o da şudur;

 

Türkiye’de şimdiye kadar gerçekleştirilmiş olan İslâmî araştırmalardan, yabancı dillere ne kadarının çevrildiği bilinmemektedir. En azından bu konudaki çalışmaların, hissedilemeyecek kadar zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Bunu vahim bir gerçek olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü Türkiye’de İslâmî araştırmalar, şimdilik kapsam bakımından zaten oldukça sınırlıdır. Ancak her şeye rağmen, bugüne kadar sonuçlanmış olan çalışmaların, hiç değilse Arapça’ya ve İngilizce’ye çevrilmesi gerekirdi. Bunların tercüme edilmesine iki yönden büyük ihtiyaç vardır. Birincisi; bunların Arapça’ya aktarılmasıyla İslâm dünyasındaki çağdaş çalışmalara eşlik etmek gibi bütüncül bir yaklaşım ortaya konacaktır. Bu suretle «müslüman» milletlere, –Kur’an ve Sünnet eksenine bağlı olarak- ortak payda temelinde katılmak gibi çok önemli bir tutum sergilenmiş olacaktır. Bu ise Ümmetin yeniden yapılanması çabalarına olumlu katkı sağlayacaktır. Ümmetin yeniden diriltilmesinde ise kuşkusuz onun bir parçası olan Türkiye’deki mü’minlerin de güçleneceği söz konusudur. Bu konuda tercümeye duyulan ikinci ihtiyaç ise İslâmî çalışmaların Arapça dışındaki dillere çevrilmesiyle her şeyden önce oryantalizme ve kültür savaşına karşı artık Türkiye’li müslümanların da tavır koymaya başladığı izlenimi uyandırılmış olacaktır. Bu ise Yahudi-Hıristiyan işbirliğinin, küresel asimilasyon faaliyetlerine karşı önemli bir mesaj olacaktır.

 

Sonuç olarak şunu ifade etmek isterim:

 

Allah’ın kitabı ve Rasulullah (s)’ın Sünnetiyle örtüşmeyen tüm inanış ve düşünce şekillerinin, tüm felsefe ve ideolojilerin sorgulanması gereğine inanıyorum. Türkiye’de İslâmî araştırmalarla meşgul olan bütün kişi ve kuruluşlar, öncelikle bu yöne ağırlık vermelidirler. Çünkü Kur’an’daki gerçek İslâm’ın, topluma yansıtılabilmesi bu yolla ancak mümkün olabilecektir. Yanlışların araştırılarak, tespit edilerek ve nihayet Kur’an ve Sünnetin mihengine vurularak test edilmesi, bu araştırmaların metodolojisini belirlemelidir. Bu suretle ancak İslâm’ın profili, hurafe ve batıl inanışların puslu ortamından kurtarılabilir ve berrak şekilde topluma sunulabilir.

 

Nitekim, İslâmî Araştırmalar Dergisi’nin Yayın sorumlusu Fatih Yavuz da yaptığı son açıklamasında, bu konuda oldukça önemli bazı tespitler yapmış ve bir uyarıda bulunmuştur. İşte Yavuz’un satırları:

 

« İslâm; hayatın her alanına dair emir, öneri, tavsiyelerde bulunur ve bunların bir kısmı ayetlerle bir kısmı sünnet ve hadisle, bir kısmı da geleneğin birikimiyle oluşmuştur. Yalnız farz olarak kabul edilen unsurların haricindeki önerilerin ise Müslüman birey ve toplum için elzem olmadığı görüsü ise İslâm anlayışının (İslâm’ın değil!) sekülerleşmesine de zemin hazırlamaktadır. Kapitalizmin gelişme sürecinde Avrupa’da Protestanlık burjuva tarafından nasıl desteklenmişse, “İslâm Dünyası” için de daha ılımlı ve “light” bir İslâm anlayışı malum çevrelerce desteklenmektedir. “Büyük Ortadoğu Projeleri”nin gündemde olduğu bir dönemde özellikle sosyal bilimcilerimizin çok daha dikkatli davranmaları, siyasi ve sosyal şartları da göz önünde bulundurmaları gerekmektedir».

 

Bütün bu çalışmalara ve hassasiyetlere rağmen, doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye’de İslâmî araştırma faaliyetleri henüz emekleme dönemini yaşamaktadır. Fakat bu faaliyetlerin başlamış olması, Türkiye’deki mü’min topluluk adına büyük bir şanstır. Cumhuriyet dönemi boyunca, İslâm’ın savunmasız kalışından yararlanan birçok mistik ve dinsel örgüt, Türkiye’de yoğun faaliyet göstermiş, azımsanamayacak sayıda müslümanı İslâm’dan soğutmuştur. Bunların başında tarikatlar, Milli Türk Dini ve Bahâîlik gelmektedir.

 

İlginçtir ki bu örgüt ve akımlar, esasen büyük ölçüde İslâm’ı kopya etmişlerdir. Bu gerçekdışı benzerlik nedeniyle, İslâm’ın özünden habersiz milyonlarca insan, zaman içinde bu örgütlere alışabilmiş ve hatta onlara sadık birer üye bile olmuşlardır.

 

İslâmî araştırmalar eğer ciddi açılımlar kaydederek bu mistik ve dinsel örgütlerin kaynaklarını, İslâm’a olan sahte benzerliklerini ve gerçek hedeflerini tespit edebilirse, Türkiye’de «müslüman» kitlenin çözülme süreci yavaşlatılabilir. Çünkü bu araştırmalar sayesinde din, ahlâk, zünd, takvâ ve evrensellik kılığına bürünmüş yıkıcı örgütleri, halk daha yakından tanıma ve onlardan sakınma imkânına kavuşacaktır.  

 

Ferit AYDIN

Araştırmacı – Yazar

feriduddin@gmail.com

www.feriduddin.com    

 



[1] Söz konusu iftara davet edilenlerin listesi: