İSLÂM’IN DÜNYA GÖRÜŞÜNE

GELEL BİR BAKIŞ

 

 

Ekonomi, vergi, sosyal haklar, istihdam, kâr, işçi ve işveren ilişkileri, eğitim ve benzeri daha birçok sosyal ve yaşamsal konularda İslâm’ın görüşü nedir, diye merak edenlerin sayısı günümüzde tahminlerin üzerindedir. Gün geçtikçe bu merak ve bu sayı daha da artmaktadır. Çünkü bir yandan bilgi ve kültür yaygınlaşmakta, öbür yandan «Din» konusu oldukça ön plâna çıkmaktadır.

 

Aslında bu doğal bir gelişmedir. Çünkü hız ve iletişim sayesinde bilişim yaygınlık kazanacaktır. Birçok konuda olduğu gibi genelde dinin, özellikle de İslâm’ın (dünyaya bakış açısı) konusunda merak artacaktır. Ne var ki bu gelişme ile birlikte bazı sorunlar yaşanmaktadır ve yaşanacaktır. Nitekim, insanların bilgilenmeye karşı duydukları eğilim sevindirici ise de bazı odakların yeniliklere karşı gösterdikleri ve gösterecekleri tepkiler endişe uyandırıcıdır. Bu davranışı «gerçekle temas şoku» diye adlandırabiliriz. Genelde her yeni şeye karşı insanoğlu tedirgindir. Bir dereceye kadar doğal olan bu psikolojik durum, kasıtla ajite edildiği zaman vahim sonuçlara neden olabilir.

 

Bu ilgiyle İslâm’ın, son yıllarda yeniden fakat yavaş yavaş keşfedildiğini burada önemle vurgulamak gerekmektedir. Çünkü İslâm, öteden beri hep (Hıristiyanlık, Yahudilik, Sabiîlik, Brahmanizm, Budizm vs.) eski dinler gibi salt mistik ve rûhânî bir din olarak algılana gelmiştir. Önce bu yanlışın değişmesi ve değiştirilmesi gerekmektedir. Bu ise, tabiatıyla kolay değildir. Bu gerçeği net bir şekilde ortaya koyduğunuz zaman, -bırakın yabancıları- milyonlarca «müslümanın» tepki gösterdiğini görürsünüz! Bu konuda şimdiye kadar yaşanan «gerçekle temas şoku», İslâm’a ilişkin birçok hakikatin ortaya konmasını ne yazık ki engellemiştir. Bu şok yatışmadıkça, bu ürküntü, yerini sağduyuya ve sükûnete terk etmedikçe, yani insanlar önce Kur’an’ın içindeki İslâm’ı tanıyıp ona alışmadıkça, -Ekonomi, vergi, sosyal haklar, istihdam, kâr, işçi ve işveren ilişkileri, miras, evlenme, boşanma, eğitim, insan hakları, özgürlükler ve benzeri daha birçok sosyal ve yaşamsal konularda- İslâm’ın dünya görüşünü onlarla paylaşmak mümkün gözükmemektedir.

 

Bugün yaklaşık bir buçuk milyarlık «İslâm Dünyası» içinde, bu büyük hayat nizamının gerçek tanımını bile birkaç yüz akademisyenden başkası bilmemektedir. Bu nokta çok şaşırtıcı değil midir? Çünkü her şeyin bir tarifi vardır; elbete ki İslâm’ın da bir tarifi olmalıdır; ne var ki hemen hiçbir sıradan «müslüman», bu tarifi merak etmemektedir! Bu tuhaf durum içinde İslâm’ın dünya görüşünü anlayabilmek elbette ki mümkün olamaz.

 

Kur’an’ın bütünlüğü çedçevesinde, bu kitabın içine ilâhî irâde ile serpiştirilmiş gerçekleri parça parça bularak, onları ilgilerle yan yana getirdiğimiz zaman çok daha büyük gerçeklerle karşılaşıyoruz. İşte bu parçalardan bazılarını yan yana getirdiğimiz zaman İslâm’ın tarifini de şöyle bulabiliyoruz:

 

«İSLÂM; VAHYE DAYALI BİR İNANÇ SİSTEMİ VE EVRENSEL BİR YAŞAM VE YÖNETİM BİÇİMİDİR»   

 

İşte İslâm’ın bilimsel, gerçek ve en öz tanımı budur. İslâm’ı bu tanım içinde algılamadıkça onu ne başka dinlerden ayırt edebiliriz; ne de onun dünya görüşünü öğrenebiliriz. Her aydın ve samimi mü’minin önce buna alışması gerekir. Ayrıca önemle vurgulamak lâzımdır ki, bu tanım karşısında tepki gösterebilecek hiçbir kimse ne (Kur’ân’ın ölçüleri içinde) mü’min olduğunu kanıtlayabilir, ne de İslâm’ın dünya görüşünü öğrenme olanağını bulabilir! Çünkü buna içtenlikle ihtiyaç duyamaz. Onun için İslâm’ın tarifine çok dikkat etmek ve ona göre bir durum ve tutum sergilemek gerekir. Eğer bir kimse, –özellikle Müslüman olduğu için- İslâm’ın dünya görüşünü merak ediyorsa, hiç şüphesiz önce bu evrensel hayat nizamını, –başka dinlerle karşılaştırabilecek bir bilgi birikimi sayesinde- tanıması icap eder.

 

Tabiatıyla bu, geniş bir ufuk, derin bir kültür ve metodoloji meselesidir. İslâm’a mensup kimsenin, bu kâinat nizamı hakkında bilgisiz olması, aslında büyük bir talihsizliktir. Çünkü İslâm, her şeyden önce bir bilgi rejimidir. Bilgiden yoksun olarak bu bilgi rejimi ile ilgilenmek ise büyük bir çelişkidir. Yaklaşık bin yıldır «müslümanların», içinde bocaladıkları karanlık tünel işte budur. Müslümanlar, bu karanlık tünelden ancak İslâm’ın öngördüğü, önerdiği ve özendirdiği bilgi ile çıkabilirler.

Yine ifade etmek gerekir ki, bin yıldır doğuda oldukça yozlaştırılan ve aşındırılan İslâm’ın, özellikle dünya görüşü bu yüzden Batı’da da iyice anlaşılamamıştır. Çünkü Selef-i Salihîn döneminden sonra; [el-Harizmî (770-840), el-Kindî (805-875), Ebubekr-i Râzî (864-923), Fârâbî (874-950), İbn Hawqal (?-978), İbn Sînâ (980-1037) İbn Heysem (965-1039), İbn Bâcce (1095-1138), İbn Rüşd (1126-1198) ve İbn Haldun (1332-1406)] gibi üç beş düşünür hariç), Müslümanların bizzat kendileri bu hayat nizamını tanıyamamış, onu hakkıyla anlayamamışlardır. İslâm’ı hep ahret işi ve cami-mezarlık dini olarak algılamışlardır. Kur’ân-ı Kerîm’i de yine bir ölü kitabı olarak zihinlerine yerleştirmişlerdir. Dolayısıyladır ki Batılı düşünürler de İslâm’a içtenlikle yaklaşmak istememişlerdir! Yoksa eğer örneğin Francis Bacon (1561 - 1626), Descartes (1596 - 1650), Voltaire (1694 - 1778), Adam Smith (1723 - 1790), Klemens von Metternich (1773 - 1859), Karl Marks (1818 - 1883), Friedrich Engels (1820 - 1895), Benedetto Croce (1866 - 1952), Henri Bergson (1859 - 1941), Kazimierz Ajdukiewicz (1890 - 1963), Martin Heidegger (1889 - 1976) ve hatta Paul Sartre (1905 - 1980) eğer İslâm’ı anlamış, ya da anlamak istemiş olsalardı bugün insanlık aleminin çehresi daha başka olurdu.

Öyle ise özgürlüklere, insan haklarına, kadın haklarına, azınlık haklarına, işçi-işveren ilişkilerine, sömürüye ve teröre acaba İslâm nasıl bakıyor diye merak edenler, her şeyden önce Kur’ân’ın içindeki İslâm’ı bir bütün olarak tanımak durumundadırlar. Bu münasebetle şu önemli noktanın altını çizmek gerekir; Kur’an’daki İslâm’ı, sokaktaki insanların zihnine kazınmış olan «Popüler müslümanlıktan» ayırt etmeden İslâm’ı tanımak olanaksızdır. İslâm’ı tanımadan onun dünya görüşünü öğrenmek de elbette ki mümkün değildir.

İslâm, evrensel bir hayat rejimi olduğuna göre, onu bir makaleye veya bir kitaba sığdırarak sunmaya çalışmak, ise popülist bir davranış olur. İslâm’ı bahane ederek yüzyıllardır çekişen ve birbirini ezmeye, hatta yok etmeye çalışan grupların sonu gelmeyen kavgalarına bile bakılacak olursa, bu büyük kâinat nizamı hakkında çok şeyler öğrenmeye değer. Böyle bir amacın ise kısa zamanda, tehlikesiz, kazasız ve belâsız şekilde gerçekleştirilebileceği, herhalde düşünülemez. Çünkü özellikle bu amaç için yollar o kadar da açık ve müsait değildir. Meselinin sıkıntılı yanı da buradadır. Yoksa esasen Kur’an’daki İslâm’ı tanımak hiç de zor değildir. Çünkü İslâm, tamamen doğal bir yaşamın haritasıdır.

Bugüne kadar (mistikleştirilerek) bize öğretilen İslâm hakkındaki hemen bütün bilgilerimizden eğer biraz kuşkulanarak tevhidî çizgide onu tanımaya gayret edersek, yakın gelecek için çok yararlı bir öncülük yapabiliriz. Henüz bu dünyada yaşıyorken, birbirimize karşı olan yükümlülüklerimiz hakkında acaba İslâm’ın görüşü ve ölçüleri nelerdir diye bir merakla eğer yeniden uyanış gösterebilirsek, çok yakın gelecekte sorunlarımızın ne kadar kolay şekilde çözüme ulaştığını gözlerimizle görebiliriz. Bu noktaya ait bütün sırlar ise, İslâm’ı «popüler müslümanlıktan» ayırt edebilme basiret ve becerisinde saklıdır. Onun için ilk adım bu olmalıdır.

İslâm’ı bütün din ve felsefelerden, bütün tarikat ve mezheplerden ayırt edebilmemiz için onu ötekilerle karşılaştırarak, ona ait değerleri, ötekilere ait olanlardan ayıklayarak ancak bu ilk adımı atabiliriz. Burada, önce bir arınma söz konusudur. Çünkü çevremiz, eğitim kurumlarımız ve kalıplaşmış dar dünyamızın barikatları bizimle İslâm arasında durduğu sürece bu adımı atmamız imkânsızdır; en azından İslâm’ı uygulamamız ve onu hayata geçirmemiz olanak dışıdır.

Örneğin dikkat ediniz, bugün Türkiye’de sözde İslâm’ı öğreten en yüksek okullara «İlâhiyât Fakültesi» adı verilmiştir ki bu ismin kendisi İslâm’a ait değildir! «İlâhiyat» tabiri, Arapça ise de esasen «Theology» anlamına gelir ve sadece Allah-Kul ilişkisini kapsar. Yani muhtavâ olarak bu isim Hıristiyanlığa ve kiliseye aittir! Bu okullara örneğin «İslâmî İlimler Fakültesi» gibi bir ad verilebilirdi. Ama işte o zaman da İslâm, hayatımıza ait çok şeyleri çağrıştıracaktı. Örneğin yukarıda sözünü ettiğimiz sosyal, toplumsal ve yaşamsal konular İslâm dolayısıyla insanları meşgul edecekti! İnsanlar, bu konularda karşılaştıkları sorunların çözümünü bu kez İslâm’da arayacaklardı!

Aydın bir mü’min, elbette ki bu tip engelleri görmezlikten gelemez. Ama İslâm bir hayat nizamı olarak toplum tarafından algılanmadıkça, İslâm, bir yaşam ve yönetim biçimi olarak kabul görmedikçe ve tabiatıyla bu yüzden gerçek nitelikleri içerisinde tanınmadıkça onun dünya görüşünü araştırmamız tamamen abes ve anlamsız olur. Dolayısıyla yine tekrar edelim ki İslâm’ın, Ekonomi, ticaret, insan ilişkileri, hak ve özgürlükler gibi sosyal ve toplumsal konulardaki görüşünü, ölçü ve yasalarını eğer samimiyetle öğrenmek istiyorsak önce onu Kur’ân’daki tarifi çerçevesinde tanımak durumundayız. Aksi halde amacımız ile izlediğimiz yol birbirine ters düşer, en azından zaman kaybederiz.

İslâm’ın, sırf bir Allah-kul ilişkisinden ibaret olmadığına, bilâkis bütün yaşam alanları için belli hükümler getirdiğine dâir düşünce eğilimi, yüzyıllar sonra yeniden canlılık kazınmış bulunmaktadır. (Bunun nedenleri üzerinde durmak, tarihçi-sosyologlara aittir). Ancak bu eğilimin, yaygınlık kazanmasına paralel olarak, İslâm’ın yaşam alanları hakkındaki konsepti, öyle görünüyor ki insanları bundan sonra daha çok meşgul edecektir.


Nitekim, bugün örneğin bir işadamının, kazanç, vergi, alışverişte vade ve işçi-işveren ilişkileri gibi konularda İslâm’ın görüşünü merak ediyor olması, bu eğilimin varlığını kanıtlamaktadır. Bu arayışın, özellikle aydın çevrede gözleniyor olması ise önem taşımaktadır. Çünkü siyasal, sosyal ve toplumsal yaşamın bütün dinamikleri, temelde bu kesim tarafından yönlendirilmektedir!


İslâm’ın ibadet dışında kalan canlı yaşam alanlarına ilişkin bakışını merak etmekle bu bakışın ayrıntılarına inmek arasında büyük fark vardır. Bu konudaki niyet ve amaç önemlidir. Çünkü bir oryantalist de İslâm’ı merak eder; fakat onun niyeti ve amacı başkadır. İslâm’ın (her nedense), bilgisiz kalmış samimi bir mensubu da zamanla böyle bir merakın içine girebilir. Ancak bunun niyeti öbürünkinden çok farklıdır. Sebebine gelince; «Müslüman» kişi eğer samimi ise, bilgi derecesi ne olursa olsun, bağlısı bulunduğu ilâhî nizâmın, sadece ölüm ötesi âlemle sınırlı olmadığını az çok kestirir. Bu nokta ise oldukça önemlidir. Çünkü İslâm’ın kuşatıcı niteliği ve bütün evreni kucaklayan azametli şemsiyesi, işte bu saf ve önyargısız bakış sayesinde mü’min kişiye gözükebilmektedir!

 
Ancak burada dokunulması gereken çok hassas bir nokta vardır; o da «din»’in, dünya (ya da devlet) işlerine karışamayacağına ilişkin görüştür. Bu kanaat, günümüzde büyük bir sorun oluşturmaktadır; aynı zamanda çok sayıda ikincil sorunlara da kaynaklık etmektedir. Buna köklü bir çözüm bulunmadıkça İslâm’ın dünya görüşünü, ekonomik, sosyal ve toplumsal konulara ilişkin yasalarını ve ölçülerini merak etmek, pek anlamlı değildir. Bununla birlikte, statüsü ve yetki sınırları ne olursa olsun, hiç kimsenin bu konuda yöneltilecek sorulara vereceği yanıtlar İslâm adına (her zaman) ciddiye alınamaz. Çünkü tüm müslümanlar da dahil, bütün insanlık, bugün kaotik bir ortamda yaşamaktadır. İslâm Ümmeti adına hakemlik edebilecek legal ve yetkili bir merci bulunmamaktadır. Tabir caizse, bulutların üzerinde kurulu sanal bir devletin, yeryüzünde, otoritesi, sınırları ve yasaları olamaz. Hayâlî veya kitabın sırf iki kabı arasında saklı tutulan (üstelik her gün ölü ruhuna okunan!) bir anayasaya, siz istediğiniz kadar saygı gösterebilirsiniz. Fakat ülke ve toplum çapında uygulamaya konmadığı sürece, ne ona gösterdiğiniz saygı bir anlam taşır, ne de o kitaptaki yasaların sırf iş yerinizde uygulanabilirliği hakkındaki arayış ve sorularınız gerçekçi olduğunuzu kanıtlar.


Esasen «Hıristiyanlaştırılmış bir Müslümanlığın», ekonomi, ticaret, kâr, kazanç, vergi ve işçi-işveren ilişkileri hakkında herhangi bir görüşü olamaz. Böyle bir dinin alanı, sadece cami ve mezarlıktır. Böyle bir dinin konusu da sadece aptestir, namazdır, oruçtur, hacdır, sadakadır, fitredir, kurbandır, hatta kandillerdir, mevlittir, rüya tabiridir, faldır, muskadır, üfürüktür, büyüdür, tespihtir, takkedir, tekkedir, türbedir, tarikattır, evliyadır vs...

 
Onun için önce Kur’an çerçevesindeki gerçek İslâm’ın ortaya çıkarılması ve gerekirse tartışılması şarttır. Bu, gerçekleştirilmeden önce, din adına yapılacak hiçbir tartışma ve arayış, maalesef sağlıklı sonuç vermeyecektir. Ancak samimi insanların umutlarını kırmamak için, her şeye rağmen, bu konuda bütün kapıların tamamen kapalı olmadığına burada özellikle işaret etmek gerekir. İslâm’ın evrenselliği de zaten bu suretle ortaya çıkmaktadır. Nitekim samimi bir mü’min eğer derse ki; «- İslâm’ın bir hayat düzeni olarak yaşanması ve yaşatılması için mutlaka Kur’an eksenli bir devletin varlığı şart mıdır?» Buna elbette ki «Hayır» diye kesin bir cevap verilebilir. Burada şaşılacak hiçbir şey yoktur. Çünkü insanlar hürdür. İslâm en başta bunu teminat altına almıştır. İsteyen inanır, isteyen inanmaz (Bk. Bakara/256; Kehf/29). Dünya mü'minleri (günümüzde olduğu gibi), acizlik içinde oldukları zaman, zaten böyle bir devletin varlığı düşünülemez. Peki o zaman İslâm'ın mensupları, umutlarını tamamen yitirecek ve başka bir din mi arayacaklardır? elbette ki buna da yine «hayır!» demek gerekir.


Ancak burada, (özellikle bilgisiz ve fanatik kimselerin konuyu saptırmasına meydan vermemek için) şu açıklamayı yapmak zorunludur: Yeryüzündeki mü’minler, İslâm Ümmetinin dünya hükümranlığını kurmadıkları sürece onlardan her biri «câhiliye ölümü ile ölmek» riski içinde yaşar! Bu nazik tabirin, çok açık bir anlamı vardır; «Gebermek!». (Bk. Muslim, Hadis No. 3441, Konu İmara”yönetim”). Çünkü dünyaya gerçek anlamda özgürlüğü, barışı, güveni ve sosyal adaleti getirmek isteyen İslâm gibi evrensel bir dinin, insanlık alemini başıboş bırakmış olması düşünülemez. Bu akla, mantığa ve hayat kanunlarına da aykırıdır. İslâm için böyle bir çelişki söz konusu olamaz. Şu var ki, insaf, adalet ve dürüstlük ölçülerine titizce uyan reşit bir toplumun henüz bir türlü vücut bulamadığını bir an düşündüğümüzde, koşullara göre, biraz önceki yanıtı vermek zorunda kalabileceğimizi unutmamamız gerekir. Kaldı ki bugün istisnasız bütün devletlerin, meşrulaştırılmış birer mafya örgütü olduklarını eğer söylersek, gerçek dışı bir ifade kullanmış sayılmayız!


Böyle bir dünya manzarası içinde bile haram yememek için; vergimi (İslâm’a göre) nasıl verebilirim; İşçimin hakkını (İslâm’a göre) nasıl ödemem gerekir; patronuma ve iş yerime karşı dürüstçe hareket etmem ve haksız kazanç elde etmemem için (İslâm’a göre) acaba nasıl davranmalıyım, diye vicdan muhasebesi yapanları ve doğru yanıt bulmak için uzmanlara, kaynaklara başvuranları, internet siteleri içinde dolaşarak arayış içine girenleri esasen kutlamak gerekir.


Fakat yine önemle vurgulamak icap eder ki, hastayı doktora ulaştırıncaya kadar, -acil bazı önlemlerin mutlaka alınması eğer lâzımsa-, bu sırada doktor müdahalesini lüzumsuz görmek ne anlama geliyorsa, dünya mü’minlerinin de Kur’ân’ın ışığında özgürlüklere açık, güvenli ve adaletli bir yaşam ve yönetim biçimini en kısa zamanda hayata geçirmeleri aynı anlama gelmektedir. Ama o zamana kadar da mü’minler, elbette ki sosyal ve ekonomik hayatlarında karşılaşacakları sorunlara, yine Kur’ân-ı esas alarak çözümler ve cevaplar almaya çalışacaklardır. Şu var ki onların bu konuda alacakları çelişkili yanıtların vebalini, kuşkusuz hiç kimse İslâm’a yükleyemez!

 

Bu kaos, günümüzde olduğu gibi umutlar yeşerinceye kadar bir süre daha devam edebilir. Önemli olan «Müslümanların» bu karışık ortamda soğukkanlılıklarını korumaları, (özellikle şiddetten uzak durarak ve her gün biraz daha bilgilenerek ve bilinçlenerek), nihai çözüme doğru emin adımlarla ulaşmaya çaba göstermeleridir.




 

Ferit AYDIN

Araştırmacı – Yazar

feriduddin@gmail.com

www.feriduddin.com