İSLÂMİYET KELİMESİ ÜZERİNE
Temelde «İslâm»’dan çok farklı bir anlam taşıyan «Müslümanlık» ya da «İslâmiyet» kavramları hakkında, bugün bilimsel malumata sahip çok az insan vardır.
Bu iki kavram arasındaki uçurum hakkında eğer biraz
bilgilenmek isterseniz, ünlü Araştırmacı, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’a
ait aşağıdaki satırlardan yararlanabilirsiniz. Yazar; «Türkiye’de Tarihin
Saptırılması Sürecinde Türk Sufîliğine Bakışlar» adıyla kaleme aldığı
eserinin önsözünde aynen şunları kaydetmektedir:
«İşte iyi bilmediğimiz bu Türkler ve İslâm
konusunun, bilgisizlik ve ciddi bir tarih perspektifi yoksunluğu veya maksatlı
hareket yüzünden Türkiye’de yarattığı, belki bazı ideolojik kesimler tarafından
da özellikle manipüle edilen, henüz iyi algılanamamış birtakım meseleleri
vardır. Bunların bir kısmı terminolojik alana da yansımakta, iyi anlaşılmadığı
için, değişik kesimler tarafından çok farklı biçimlerde yorumlanması sebebiyle
kargaşalara sebep olmaktadır.»
«Bunlardan –bu kitapta da sık kullanılan- bir grup, İslâm,
İslâmiyet, Müslümanlık terimleridir. Türkiye’de yayımlanan pek çok araştırmada
bunlar çoğu zaman birbiri yerine kullanılmakta, bu yüzden önemli bir fikrî
karmaşa yaratılmaktadır. Oysa Türkçede kullandığımız bu terimlerin arasında çok
belirgin ve önemli nüanslar vardır. Batı dillerinde bu üç kelime bir tek İslâm
kelimesiyle karşılanır. Bir de “Müslüman” anlamında kullanılan Muslim veya
Musulman kelimesi vardır. Fakat Türkçede özellikle bilimsel araştırmalar söz
konusu olduğunda İslâm, İslâmiyet, Müslümanlık kelimeleri farklı şeyleri ifade
ederler.»
«İslâm, doğrudan doğruya esasları Kur’ân-ı Kerime dayalı
olup Hz. Muhammed tarafından insanlığa bildirildiğine inanılan ilâhî mesajı
belirleyen bir terimdir, ki bu bizzat Kur’ân’da da bu çerçevede kullanıl-mıştır.
İslâm ilâhiyatı, bu teorik çerçeve üzerinde uğraşır. İslâmiyet ise, bu ilâhî
mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe geçirilmesi sonucu yaşanılan,
kültürleşen biçimidir. Bu biçim, zamana, mekâna uyularak bu zaman ve mekân
içindeki daha eski kültürel altyapıların etkisiyle değişik yorumlar,
uygulamalar ve zihniyetler yaratır ki işte buna da Müslümanlık denir.»
Günümüz Türkiye’sinde, kendi alanında önemli bir otorite
kabul edilen bir ilim adamının yukarıdaki tespitlerine bakılacak olursa;
İslâm’ı: Kur’ân’da tanımlanmış şekliyle EVRENSEL BİR İNANIŞ, YÖNETİM VE
YAŞAM BİÇİMİ olarak anlamak zorunlu iken, «Müslümanlığa» ya da «İslâmiyete»
tek ve net bir tanım bulmak mümkün değildir. Onun içindir ki inanış biçimi «İSLÂM»
olan kişi, Kur’ân’ı bir bütün olarak kabul edebilmektedir. Oysa (ister
Sünnî, ister Şii, ya da başka bir mezhep ve tarikat bağlısı olsun), hemen
hiçbir «Müslüman», Kur’ân’ın bütünlüğüne inanmamaktadır. Bu durum ise,
İslâm akâid ilkelerine göre çok önemli sorumluluklar getirmekte, çok yönlü sosyolojik
bir sorunun ortaya çıkmasını sonuçlandırmakta ve Hanîf mü’minlerin büyük
sıkıntı çekmelerine, hatta hayati tehlikelerle karşı karşıya gelmelerine neden
olabilmektedir!
Bu ilgiyle hemen vurgulamak gerekir ki burada değinilen
sorun, Türkiye toplumunun, temelde Kur'an'daki İslâm’ı henüz keşfedememiş
bulunmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen, ne çoğunluktaki
«Müslüman» Sünniler, ne de başta Şiiler olmak üzere Sünnilerin; «Fırak-ı
Dalle», ya da «Sapkın inanç grupları» diye niteledikleri, suçlayıp
aşağıladıkları hiçbir kampın bağlısı, Kur’ân’a bölünmez bir bütün olarak
bakmamıştır ve bakmamaktadır! Oysa bütün İslâm din bilginlerinin üzerinde görüş
birliğine vardıkları temel ilkelerden biri de «Kur’an'ın hem söz, hem de
anlam bakımından bölünmez bir bütün» olduğudur. Bugünün Türkiye’sinde
çoğunluğu oluşturan «Müslümanların» azınlıktaki Mü’minlerden farklı
olarak bu ilkeye inanmıyor olması çok önemli bir sorun oluşturmaktadır.
Türkiye’yi belki de İslâm dünyasından koparan en büyük sorun işte budur. Hatta
İslâm dünyasının bugün içine sürüklenmiş bulunduğu kaosun kaynağı da budur.
Çünkü eğer Müslümanlar İslâm’ın bütünlüğüne inanmış olsalardı bugün yaşamakta
oldukları perişanlığın içine sürüklenmeyeceklerdi. En azından bugün
karşılaştıkları sorunlar görüldüğü kadar ağır ve tehlikeli olmayacaktı.
Türklere özgü bir din formülü şeklinde peydahlanmış
bulunan «Müslümanlık» ya da «İslâmiyet», tarihin akışı içinde
Arap ırkçılığına karşı bir tepkinin ürünü olarak her muhit ve her döneme göre
türlü biçimler ve içerikler kazanarak günümüze kadar gelmiştir. Dıştan ılımlı
gözüken Sünniliği bile aşarak Hanefizm’e dönüşen, hatta onu da dejenere ederek
onlarca tarikat şeklinde ortaya çıkan «Müslümanlık» ya da «İslâmiyet»,
Türkleri Kur’an’a ve İslâm’a ait hemen bütün temel değerlere karşı
yabancılaştırmıştır.
Bu ağır sorunun, Dünya «müslümanlarını» ve
mü'minleri temsil eden otoriteler tarafından tartışılarak bir an önce kesin bir
sonuca bağlanması gerekir. Çünkü bu mesele, her şeyden önce imanî bir sorun
olarak hayati önem taşımaktadır. Ayrıca dünya İslâm Birliğini yeniden ihya
etmek bakımından da konu büyük önem arz etmektedir.
Araştırmacı – Yazar