GEÇMİŞ İLE GELECEK ARASINDA
İNSANLIK VE İSLÂM DÜNYASI
Tüm insanlık bugün (tarihte benzeri yaşanmamış bir din ve düşünce anarşisi içinde) bocalamaktadır.
Çeşitli din ve felsefelerin düşünce ve inanışların çatışma ortamında dünya insanları huzurlarını ve güvencelerini yitirmiş, yarınlara kaygıyla bakmaktadırlar.
Aslında insanlık tarihi sayılamayacak kadar savaşlara, soykırımlara ve yıkımlara tanıklık etmiştir. Bu nedenle insanların (özellikle yönetimlerin), tarihten utanç duyarak, dersler çıkararak, söz ve güç birliği ile çağımızda genel barışı sağlamaları ve onu yaygın hale getirmeleri gerekirdi. Şüphesiz yakışan, umulan ve beklenen budur. çünkü insanlık, az çok bilinen son beş bin yıllık geçmişin bıraktığı zengin bir arşive, önemli bir tarihi birikime ve azımsanamayacak bir deneyime sahiptir. Yaratıldığı günden beri, sayılamayacak kadar ilâhî elçiler tarafından uyarılmıştır; Âd, Semûd, Nûh ve Lût kavminin çarptırıldığı korkunç cezalar, ayrıca birçok tûfanlar, kasırgalar, seller, depremler, yangınlar çekirge istilâları ve salgın hastalıklarla sık sık ihtar edilmiş; bunların yanı sıra, insanoğlu tarih boyunca peygamberler aracılığıyla muhatap olduğu ilâhî vahiyler bakımından zengin bir kültür mirasına da sahip olmuştur. Bütün bunların elbette bugün insana verdiği önemli mesajlar bulunmaktadır.
Tevrat, Zebûr ve İncil gibi önceki vahiyler her ne kadar çarpıtılmış ve değiştirilmiş iseler de Kur’ân-ı Kerim bu vahiyleri daha açık, daha berrak ve çağlar üstü evrensel bir zenginlik içinde yeniden insanlığa sunmuştur. Gerek tarihin ibretlerle dolu tabloları, gerekse Allah tarafından son olarak indirilen Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanlığa âdeta haykırmakta, herkesin artık aklını başına devşirerek insanca yaşamasını ve yaşatmasını istemektedir.
Fakat ne büyük bir talihsizliktir ki, bugün yedi milyar sınırına dayanmış olan insan kalabalığı eski çağlarda yaşamış olan atalarından daha insancıl değildir. Dolayısıyla görünen o ki, insanoğlu tarihten ders almamıştır.
Kur’ân-ı Kerîm insanoğlunun bu tutumunu çok anlamlı sözlerle esasen açıklamıştır. «Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Onlar bunu yüklenmeye yanaşmadılar; onu insan yüklendi. Şüphesiz ki o çok zalimdir, çok cahildir» (Ahzâb/72)
Bu âyet-i kerîmede ulaşılması çok zor, ya da pek mümkün gözükmeyen birçok sır bulunuyor olsa bile en azından şu kadarı anlaşılmaktadır ki insan ne kadar olgun gözükse de fevrîdir, kararla pişmanlık arasında sürekli gider gelir; kuşku, kaygı, tahmin, doyumsuzluk ve tecessüs içinde, durup dinlenmeden fikir ve tutum değiştirir. Bu nedenle onun yaşamı baştan sona kadar yaz-bozdan ibarettir. Şekiller, renkler, kokular, süsler, takılar, müzikler, modalar, geziler, kıskançlıklar, hayaller, sevdalar ve kavgalar onun hayatında hep birbirini kovalarlar; birer fırtına gibi hep eser dururlar... Dolayısıyladır ki o, hiçbir zaman sürekli bir memnuniyet ve mutluluk durağını yakalayamaz. Psikologlar, hekimler, avukatlar, danışmanlar, medyumlar, falcılar, üfürükçüler, büyücüler, hatta palyaçolar bile hep onun dertlerine çare bulmaya çalışırlar. İş beğenmez, renk beğenmez, yemek beğenmez, kendinden başkasını hiç mi hiç beğenmez. Gülümser, ama sen git bir de onun içini sor! Ona göre her kes fesat, çıkarcı, fırsatçı, bencil ve nankördür. Bir tek kendisi dürüsttür! «Çok akıllı ve yeteneklidir ama kadrini bilen yoktur!».
İşte insanoğlunun genelde iç profili böyledir. Psikolog ve ahlâkçı yazarların eserleri bu örneklerle doludur. Gerçekten de insan daha doğarken dertlidir. Ağlayarak hayata gözünü açar, korku ve panik içindedir; hatta bu kısacık yolculuğun sonunda bile yorgun düşer; öyle ki on yıllar sonra çıkacağı uzun yolculukların sanki yorgunluğunu önceden yaşar gibi günlerce uyur.
İlâhî emanetin taşıyıcısı olan bu varlık, aslında Allah’ın kudret eliyle dizayn edilmiş çok ilginç, çok esrarlı, çok karmaşık ve çok değerli bir yapıdır. Ne var ki kendisi, çoğu zaman kendine bu açıdan dönüp bakmaz. Bilakis o, sadece sınırsız arzusunun peşinden sürüklenip durur. İşte insanı bencilleştiren, onu doyumsuz, kararsız, kıskanç, hırslı, kuşkulu, dertli, hırçın ve saldırgan yapan, onun bu yanıdır. Dolayısıyladır ki onun bu cephesi, nefis ve şeytanın hedefi olmuştur. Bu iki ajan, onu daima bu cepheden fethetmeye çalışırlar. Arzusunun kumandasına bu yolla hakim olmak için uğraş verirler. Onun için İslâm, insanın dışından çok içine önem vermiştir ve ona hikmet dolu reçeteler sunmuştur. Bu reçetelerdeki ilaçların hepsi de ferahlatıcıdır. İnsan bunlarla ancak maddi ve manevi şifaya kavuşabilir, gerçek huzuru bulabilir...
Kur’an-ı Kerim ve Rasulullah (s)’ın sünneti bin beş yüz yıldır insanlığa bu reçeteleri sunmaktadır. Kırk yıl kadar mükemmel surette uygulandıktan sonra sekteye uğrayan, İslâm’ın, Kur’an ve sünnetle bina ettiği çağlar üstü yaşam ve yönetim sistemi, yeniden hayata geçirilmek için insanlıktan cesur bir hareket beklemektedir. Ne yazık ki beşeriyet, duygusallığını bir kenara koyup bu sistemi insafla hiç değilse incelemeye bile yanaşmamaktadır! Bu da yine gösteriyor ki insanoğlu tarihten hiç ders almak istememektedir.
İlginçtir ki bu evrensel yaşam ve yönetim sisteminin ideal anlamdaki uygulamasına insanlık, otuz kırk yıldan fazla dayanamamıştır. Sadece Asr-ı saadette ve Raşid Halifeler döneminde ancak tam manâsıyla bir uygulama imkânı bulan bu sistem, çok geçmeden rafa kaldırılmış, insanlık çeşitli nitelik ve şiddette cahiliye anlayışlarına yeniden dönmüştür. Bu suretle siyasi düzen diktatörlüğe, zühd ve takva anlayışı ise tasavvufa ve tarikatlara inkılâp etmiştir.
Onun için İslâm’ın sunduğu ahlâk sistemi ve faziletler, günümüz insanlık dünyasını hemen hiç meşgul etmemektedir. Çünkü bu sistemin birinci derecedeki muhatapları olan müslümanların bizzat kendileri ona karşı duyarsızdırlar. Şu halde bugün beşeriyet eğer din ve düşünce anarşisi içinde bocalıyorsa bunun birinci derecedeki sorumlusu müslümanlardır. Çünkü insanlık tarihinin en orijinal, en ideal ve evrensel yönetim ve yaşam sistemi «Müslümanların kitabı olan» Kur’ân-ı Kerim’de ve onu tebliğ eden elçinin sünnetinde ifadesini bulmaktadır.
Yine ilginçtir ki uğradığı tahribat dolayısıyla tanınmaz hale gelen bu ilâhî sistemin orijinal içeriğini müslümanlar günümüzde artık anlayamamaktadırlar! Çünkü, yönetim ve yaşam tarzı olarak İslâm, tarihin akışı içinde bizzat müslümanlar tarafından o kadar çok yanlış ve kasıtlı yorumlanmış, o kadar çok hırpalanmış ve o kadar çok marjinalleştirilerek uygulanmıştır ki nihayet istenmez hale gelmiş ve yürürlükten tamamen kaldırılmıştır. Nitekim bugün zihinlerdeki İslâm ile Kur’ân’daki İslâm arasında hemen hiçbir benzerlik yoktur. Dünyanın içine düştüğü bunalım ve çöküşün sorumluluğu bu yüzden –çok haksız olarak- İslâm’a yüklenmektedir! Üstelik bu ağır suçlamayı İslâm’a yöneltenlerin hemen tamamı Müslüman kimliğini taşımaktadır.
- Bu inanılmaz çelişki acaba nereden kaynaklanmaktadır?
- Müslümanların bizzat kendileri neden İslâm’a bu kadar yabancılaştılar?
- Müslümanlar neden mensubu oldukları dinin düşmanı haline geldiler?
- Acaba Müslümanlar umumiyet itibariyle çok mu cahil ve mantıksızdırlar?
- Müslümanlar tarih okumuyor mu?
- Kim acaba bu sorulara doyurucu yanıtlar verebilecektir?
Binlerce yıldır, kendi kendisiyle boğuşan insanlık, mîlâdî 622 yılından itibaren kırk yıl kadar süren kısa bir dönem içinde büyük bir umut pırıltısı gördü. Binlerce yıldan beri insanlığı ezen egemen güçlere, onların acımasız yönetimlerine, neden oldukları savaşlara, cinayetlere, adaletsizliğe ve kaosa karşı ciddi bir isyanın müjdesi idi bu pırıltı. İnsanlığın binlerce yıldan beri çektiği acıyı dindirmek için yola çıkan bir avuç insanın isyanıydı bu... Binlerce yılın sayısız tuhaflık ve çelişkilerini bir tek isim altında toplayan büyük bir dâvânın sahibiydi bunlar. 12 yıl sonra sayıları ancak kırka varabilen bu cesur ve idealist grubun savaş açtığı cephe tarihe «Câhiliye» olarak geçti.
Şurası çok ilginç bir noktadır; Câhiliye’ye karşı 12 yıl boyunca ölesiye savaşan bu bir avuç müjdeci, çok meşgul ve yorgun olmalarına rağmen oldukça mutlu idiler. Onun için yaşadıkları döneme «Asr-ı saadet» adı verildi. Mutluluk cehaletle savaşıyordu. Sonunda mutluluk kazandı, fakat ne çare ki sadece kırk yıl yaşayabildi!
Peki bu kuşaktan sonra ne oldu da zorbalık, vahşet ve fitne yeniden geri döndü? Oysa Hz. Peygamber 23 yıl gibi kısa bir süre içinde inanılmaz engellere, acılara, ıstıraplara, ve işkencelere rağmen örnek bir devlet kurmayı başarmıştı. Parlak bir adalet sistemi kurmuş, güvenliği ve eşitliği sağlamıştı. Bununla birlikte heybetini ve saygınlığını bütün dünyaya o kadar çabuk yansıtmıştı ki o çağın süper güçleri olan Bizans ve Sasânî İmparatorlarına elçiler ve mesajlar yollayarak tüm insanlığa sesini duyurmak gibi imkansız bir zoru başarmıştı.
Hiç kuşku yok ki O, bu başarıya Allah’ın lütuf ve yardımıyla ulaşabildi. Çünkü O, âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. İlk İslâm Devletini kırk yıl süreyle yöneten beş devlet başkanı da O’nun misyonunu yaşatabildiler. Bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur. Olsa olsa bu olağanüstülüğe sadece hayranlık duyulur.
Ne çare ki kısa bir süre sonra ümmet, siyasi görüşte (Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Haricîler) olmak üzere üç kampa ayrıldı. Hatta, (fitneden kaçtığını söyleyerek) tarafsız kalan bir kamp daha türedi. Tuhaftır ki «zâhidler» diye tarihe geçen bu küçük «dindar» grup, daha sonraları Kur’an’daki İslâm’ı dejenere eden mistik örgütlere, hatta yer altı cinayet şebekelerine ilham kaynağı oldu.
Peki çok kısa bir süre önce Hz. Peygamber (sav)’le birlikte yaşayan, büyük dâvâya gönül veren ve binlerce yıllık câhiyliye duvarlarını yıkarak beşer tarihinin bir kez bile eşine tanık olmadığı yepyeni bir dünya düzeni kuran bu örnek insanlar neden bu kadar çabuk çözüldüler ve ayrılığa düştüler?!
Samimi mü’minler genelde böyle bir soru üretmekten kaçınırlar! Evet son bin beş yüz yıllık tarihin her döneminde İslâm âhlâkına ve Kur’an’ın bütünlüğüne bağlı kalabilmiş azınlıktaki mü’minler, zihinlerin yeniden bulanmaması için «Ashab’ın ihtilafları» üzerinde durulmaması gerektiğini her münasebette vurgulamışlardır. Bu, genel bakımdan elbette ki çok doğrudur. Ne var ki tarihçiler, araştırmacılar, eğitimciler ve ahlâkçılar kendi alanlarının sınırları içinde birçok tarihi gerçek gibi bu olaya da eğilmek zorundadırlar. Gerçekler –bilim ahlâkının ölçüleri içinde- elbette ki bir şekilde tartışılacaktır. Yaşanmış bir tarihin sırrı olamaz. Çünkü tarih, nasıl ki yargılanamaz ve mahkûm edilemez ise, onun «öteki yüzü» inkâr edilerek bazı kişi ve zümreler de aklanamaz. Bu nedenle insanlığın ve dünya müslümanlarının da tarihten ders alıp almadıkları her zaman sorgulanacaktır. Tarih dürülmüş bir defter bile olsa o, gelecek için her zaman bir ibret tablosu olarak hep yeniden sergilenip duracaktır. Çünkü bu tablolara bakıp, inadına onların üzerindeki kara lekeleri beğenenlerin uyarılması gerekecektir.
Tuhaftır ki bu kara lekeler, çok daha beğenilmektedir. Tarih de işte bu yüzden tekerrür etmektedir. Yoksa bugün Hz. Muhammedi (sav)’in ümmetinden (sanılan) 70 milyon insanın yaşadığı coğrafyamızda okul kitaplarına, bu büyük önderin 1500 yıl önce bir devlet kurduğuna ve bu devletin başkanlığını bizzat üstlendiğine ilişkin bir tek kelime bile yazdırmayanlara bu ülkenin yönetimi teslim edilebilir miydi?!
Evet son derece ilginç ve tuhaftır ki, «TC» devletinin okullarında okutulan resmi tarih kitaplarında Hz. Muhammed (sav)’in savaşlarına yer verilmesine karşın, Onun bir devlet kurduğuna ve bu devletin, on yıl süreyle fiilen başkanlığını üstlendiğine ilişkin bir tek kelime bile bulunmamaktadır! Devlet yöneten, yasalar koyan, cezalar infaz eden ve on binlerce askerden kurulmuş nizami orduların başında savaşlara giren bir insana Devlet başkanı ve komutan dememek için direnen bir rejim, bir devlet politikası, bir yönetim düşünün! Böyle bir ülkede tarihi gerçekler nasıl öğrenilebilecektir?! Bu ülkenin Milli Eğitim sistemi tarafından seksen yıldır basılan okul kitaplarında özellikle Hz. Muhammed (sav)’e ve İslâm’a ilişkin olarak kullanılan spekülatif üsluplar ve seçilen kelimeler tarih saptırmacılığı bakımından çok büyük önem taşımaktadır. Bilhassa sosyologların ve tarihçilerin bu nokta üzerinde yoğunlaşması icap eder.
Bu münasebetle vurgulamak gerekir ki, bu ülkede Hz. Muhammed (sav)’i her gün «Sevgili Peygamberimiz» diye anan milyonlarca insan, O’nun bir devlet kurduğunu, ve bu devleti vefatına kadar on yıl süreyle yönettiğini hâlâ bilmemektedir! Bu gerçeği bilen birkaç yüz İlahiyat profesörü, akademisyen, araştırmacı ve tarihçiler de susmaktadırlar... Dolayısıyladır ki İslâm’ın bu ülkedeki boşluğunu tasavvuf doldurmuş, Türkiyeli insanın zihninde Hz. Muhammed (sav)’in imajı da bir Nakşibendi şeyhinin siluetine dönüşmüştür.. Şimdi sormak gerekir; Hz. Peygamber (sav)’in, Hendek savaşı sırasında 16 bin kişilik bir orduya karşı (peygamber olmaktan başka) hangi sıfatla direnişe geçtiğini, daha sonra 12 bin kişilik bir ordunun başında Mekke’yi fethederken (yine peygamber olmaktan başka) hangi sıfatı taşıdığını bilmeden onu her gün binlerce kez «sevgili peygamber» olarak nitelemenin acaba mantığı nedir? Kaddafi’nin çevirttiği «Çağrı» adlı filmi her yıl ramazan gecelerinde onlarca kez seyretmeye rağmen Hz. Muhammed (sav)’i sadece «sevgili peygamber» olarak tanımak acaba, tarihi göz göre göre ters okumak anlamına gelmez mi? Tarihin bu derece saptırıldığı bir ülkede, tarihten ders almak hiç mümkün olur mu? Üstelik bir millet bizzat varisi olduğu şanlı bir tarihin en parlak tablosunu seyretmekten eğer engellenirse o millet tarih denen ilimden, kendi geçmişinden nasıl haberdar olabilir? O millet ki 1500 yıllık tarihe, her fırsatta «bin yıllık tarihimiz diyor!», bu ayırımcı zihniyetle acaba Kur’ân’ı anlamasına imkân bulabilir mi; Kur’an’daki İslâm’ı bir «Arap dini» olarak görmekten vazgeçebilir mi, İslam gibi âlemşümul bir dini, kimlik kartındaki küçücük haneye hapsedip ne olduğu belli olmayan ve hemen herkese göre başka anlamlar taşiyan «müslümanlık» adı altındaki dine yapışabilir mi?!!!
Bu tutum elbette ki yeni bir şey değildir. Fakat, yaklaşık 1300 yıldır İslâm’ın vücudunu kemiren yüzlerce tarikat ve mezhep, türemeye devam ederken her dönemde birçok tehlikeyi göze alarak İslâm’ı ve dünya gerçeklerini öğrenmeye ve öğretmeye çalışan, sorumluluk duygusuna sahip bir avuç ilim erbabı aracılığıyla ancak bu bilgiler bize ulaşabilmiştir; ne var ki yaygınlaşamamıştır. Günümüzün geniş imkânlarına rağmen, art niyet, bilgisizlik, ihmal ve bilinçsizlik yüzünden, birçok tarihi gerçek, okumuş elit tarafından hâlâ bilinmemektedir. Bu da -zaten var olan- tarihten ibret almama eğilimini daha da güçlendirmiştir.
Tarihten ders almamış, ya da alamamış olmanın bedelini çok ağır ödeyen günümüzün bir buçuk milyar müslümanı, tabiatıyla bugünün dünyasında varlığını hissettirememektedir. Onun için bu büyük kitleyi (sözde) temsil eden İslâm Konferansı Teşkilâtı da bu yüzden müslümanların hiçbir sorununa çözüm getirememektedir. Kuşku yok ki bu düşündürücü manzara bütün insanlığı da etkilemektedir. Müslümanları böyle bir tablo içinde gördüğünden dolayıdır ki dünyanın süper gücü bugün İslâm coğrafyasının üzerine çullanmıştır. Öbür devletler de onu destekleyici politikalar izlemektedirler. Yüzyıllar önce İslâm Dünyasının kaos içinde olduğu bir dönemde yine böyle manzaralar yaşanmıştı. 1095 yılında, Clermont konsilinde Hıristiyan dünyasını ayağa kaldıran Papa İkinci Urbanus’un yaptığı konuşmadan sonra püsküren Haçlı orduları sel gibi Ortadoğu’ya akmış her tarafı tarumâr etmişti. Yaralar henüz sarılmadan bu kez de Hülâgü komutasındaki Moğol orduları 1258’de İslâm Dünyasının altını üstüne getirmiş, milyonlarca insanı öldürmüş; ekin, ağaç, mahsul, köy, kent ne varsa yakıp yıkmış, Abbasi İslâm İmparatorluğunu haritadan silmişti. İslâm topraklarının bugün uğradığı işgaller, bu büyük coğrafyada yaşayan insanların başına gelen kanlı felâketler, Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, birçok Afrika ülkesinde, Filipinler’de, Çin’in Sincan bölgesinde Çeçenistan’da ve Tayland’da yaşanan facialar, müslümanların, birkaç asır önce cereyan eden hadiselerden ders almadıklarını göstermektedir.
Anlaşılan, müslümanlar kendi tarihleriyle yüzleşmek istemiyorlar. Çünkü itiraf etmek gerekir ki, bu tarihin iki yüzü vardır: Biri ak, ama ne çare ki öbür yüzü karadır. İşte «Öteki tarih» de diyebileceğimiz bu sayfayı, müslümanlar bir türlü okumaya yanaşmıyorlar. Çünkü gerçekleri öğrenmek istemiyorlar, gerçeklerden hep kaçıyorlar. Gerçekle temas şokundan korkuyorlar. Ama bu kaçışın hiçbir yararı yoktur. Nitekim gerçeklerden kaçtıkça daha çok bocalıyor, daha çok geriliyor ve çöküyorlar.
Kur’an’la beşeriyete emanet edilen çağlar üstü evrensel yaşam ve yönetim biçimi, hiç kuşkusuz, (kitabın iki kapağı arasında bile kalsa) kıyamet kopuncaya kadar değişmeden kalacaktır. Onu, hiç kimsenin korumasına ihtiyaç yoktur. Fakat ilâhî bir emanet olduğu için gerek İslâm’ı korumak, gerekse ilk kuşağın anladığı ve yaşadığı gibi onu anlayıp uygulamak konusunda dünya müslümanlarının yüzyıllardır sergilediği başarısızlık, beşeriyetin iman etmemiş öbür kitlelerine de en az müslümanlar kadar sorumluluk yüklemiştir. Hatta bugün Kur’an’a karşı dış dünyanın taşıdığı sorumluluk, müslümanların bu konuda taşıdığı sorumluluktan daha büyüktür denebilir. Çünkü hemen her alanda kaydettiği ilerleme ve nihayet günümüzün üstün teknolojisi ve geniş imkânları sayesinde (özellikle hız ve iletişim sayesinde) süper güçler, Kur’ân’daki İslâm’ı tarikat ve mezhep karmaşası içinde dejenere eden müslümanların elinden kurtarmayı en büyük görev olarak algılamalıdır. Çünkü kendilerini Ümmetin bugün artık birer parçası olarak bile göremeyecek kadar İslâm’ın özünden kopmuş ve onun evrensel hayat nizamını yürürlüktün kaldırmış olan müslümansı uluslar, herhalde onun gerçek varisi sayılamazlar. Yalnız burada, -iradesine sahip bulanamayan- ezilmiş (mustaz’af) kitleleri belki istisna etmek gerekecektir.
Bugünkü müslümanları, -İslâm’la gerçek anlamda hemen hiçbir ilişkisi kalmamış olan- «İslâm Dünyası»’nı ve kendi geleneksel anlayışlarını bir kenara bırakarak, özellikle süper güçlerin, çağımızda Kur’ân’a biraz olsun kulak vermeleri gerekir. Bu beklentinin, günümüzde hakikaten önemli gerekçeleri vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz;
1) Daha dün, bu güçlerin bir kanadı, kendi dinini bir kenara bırakarak -insan doğasına aykırı olan- komünizmi bir yaşam nizamı olarak yetmiş yıl kadar uygulamaya çalıştı, fakat bütün çabalara rağmen başarısızlığa uğradı. Oysa bu güçlerden Avrupa ve Amerika, birkaç yüzyıldır İslâm’ın dünyasal ilkelerinden ilham alarak yaşam disiplinlerini mükemmele doğru geliştirebilmişlerdir. Dolayısıyla bu güçler, İslâm’ın imanî ve ruhi değerlerine vicdanlarını açık tutma şansına, müslümanlardan daha çok sahip bulunmaktadırlar. Çünkü müslümanlar -ne ilginçtir ki- son yüz yıllarda putçuluğa büyük bir hızla yönelmiş olmalarına karşın, Hıristiyanlar tam tersine putçuluktan uzaklaşmaya başlamışlardır. Bunu kanıtlayan önemli belgelerden biri de Akademisyen Rahip Thomas Michel’in, «Tanrı Oğlu İsa» inancına ilişkin şu sözleridir:
«Yukarıda da vurguladığım gibi bu unvan, Hıristiyanlar için İsa’nın Tanrı tarafından fiziksel olarak tevlit edildiği anlamına gelmez»[1]
Demek ki günümüzün dindar ve aydın Hıristiyanları (yukarıdaki belgesel açıklamaya göre) bu kanaattedirler. Yani Hz. İsa’yı Allah’a ortak koşmadıkları iddiasındadırlar. Dinsizlerine gelince onlar da her türlü inanıştan soyutlandıkları için herhangi bir puta tapma durumunda değillerdir.
Halbuki İslâm dünyasına baktığımızda; İsmailîlik, Dürzülük, Nusayrilik, Kadyanilik, Bâbîlik, Bahaîlik, Nakşibendîlik, Nurculuk ve Evranosçuluk başta olmak üzere yüzlerce tarikat ve mezhep, insanı ilahlaştırmış, toplumu tevhitten uzaklaştırmıştır. Dolayısıyla Hristiyanlık dünyası eğer İsrail’in etkisinden kendini kurtarabilirse Kur’ân’daki İslâm’ı anlamak konusunda müslümanlardan daha büyük bir şans elde edebilecektir.
2) Özellikle Hıristiyan dünyası bugün çok geniş imkânlara ve büyük bilgi birikimine sahiptir. Müslümanlar ise karanlık bir cehalet ve gerilik içinde bocalamaktadırlar. Ayrıca, Hıristiyanlar her bakımdan insanlık ailesinin diğer önemli iki kutbu olan Budistlerden ve Yahudilerden daha güçlüdürler. Bu nedenle Kur’an’daki İslâm’ı keşfetmeleri –hem müslümanlara, hem de öbür kutuplara göre- Hıristiyanlar için daha kolaydır.
3) Hıristiyanlar –sahip bulundukları üstün güç ve bilgi birikimi sayesinde- günümüz dünyasına egemendirler. Dolayısıyla eğer sahip bulundukları imkan ve bilgiyi kullanarak Kur’ân’la temas kuracak olurlarsa –ilâhî bir tecelli ile- hazırlayacakları hidayet ortamına müslümanları da çekebilirler. Bu onlar için uzak bir ihtimal değildir. Yeter ki ön yargılarını bir kenara bırakarak Kur’ân’ın sesine samimiyetle biraz kulak versinler. Nitekim, Hz. İsa’nın gerçek ümmetine Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de vurguda bulunarak, son elçisine; «onların göstereceği yakınlık ve sevgiden» söz etmiştir. İşte kanıtı:
«İnsan kitleleri arasında, -İnananlara karşı- en acımasızca düşmanlık besleyenler olarak elbette ki Yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın. Ve insan kitleleri arasında, iman edenleri en çok sevenler olarak da kesinlikle, "Biz hıristiyanlarız" diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler ve râhipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar. Elçiye indirileni duydukları zaman, âşinâ oldukları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz! İman ettik, bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz." »[2]
4) Kur’ân-ı Kerim’de şu âyet çok çarpıcıdır: «Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönecek olursa, (bilsin ki); Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihat edecekler, ve hiçbir kimsenin kınamasına aldırmayacaklardır. Bu ise, Allah'ın, dilediği kimseye lâyık göreceği ödüldür. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir».[3] Bu, son derece önemli bir uyarıdır! Müslümanların bugün uğradıkları çöküntüye ve İslâm’dan hızla uzaklaşmış bulunduklarına eğer dikkat edilecek olursa, İslâm’ın başka milletlere havale edilebileceği ihtimali daha iyi anlaşılır. Dünyadaki güç kutuplarına bakıldığında ise bu misyonu taşımaya Hıristiyanların daha ehil olabileceği akla gelmektedir. Nitekim «İslâm dünyası»’nın arı ve temiz azınlığı olan ehl-i tevhid «mü’minler», Hırıstiyan ülkelerinde müslümanlardan daha çok yakınlık görmektedirler. Müslümanları dışlayan Hıristiyanlar, mü’minlerle daima iyi geçinmek ve onlarla diyalog içinde olmak istemektedirler. Ne yazık ki sıradan Hıristiyan kalabalıklar henüz mü’minlerle müslümanları birbirinden ayırt edebilecek yüksek kültüre sahip bulunmadıklarından bu iki kitlenin birbirine karıştırıldığı ülkeler ve çevreler vardır. Ancak entelektüel mü’minlerin yakın gelecekte atağa geçerek Batı’da yapacakları kültürel etkinliklerle Hıristiyan toplumlara İslâm’ın aydınlığını taşıyabileceklerine ilişkin umutlar yeşermektedir.
Bütün bu varsayımların bir muhasebesini yapacak olursak, tarihin bundan sonraki tekerrürüne başka bir beklenti içinde bakabiliriz. İnsanlık gerçeği, bütün geçmişiyle, ezelî sınavıyla, fenomenleriyle, macerâlarıyla tarihin, bundan böyle de tekerrür edeceğini göstermektedir. Ancak savaşların, cinayetlerin, vahşetlerin, sefalet ve perişanlıkların yinelenmeyeceği şekilde eğer çağımızda tarih tekerrür etmeye başlarsa, beşeriyet hakikaten tekâmül yolunda mesafe kat etmiş olduğunu kanıtlayacak, hiç değilse torunlarımızın, bizler ve bizden öncekiler gibi acı çekmeyecekleri yolunda yakın gelecekte umutlar doğacaktır.
Araştırmacı – Yazar