المجلّد الثالث
Üçüncü Cilt
***
توطئة باللغة التركيّة
ARAPÇA KONUSUNDA SÖYLENECEK DAHA BİRÇOK ŞEY VAR...
Türkiye’de Arapça’nın ve Arapça öğrencisinin karşılaştığı sorunlar çoktur. Özellikle konuyu gündeme getirecek birinin bulunmaması bu sorunların en büyüğünü oluşturmaktadır. Bu nokta çok dikkat çekicidir.
Nitekim bugün Türkiye’de Batı dillerinin en iyi şekilde öğrenilmesi ve öğretilmesi konusunda birçok aydınlatıcı yayın bulabilirsiniz. Bu konu ile ilgili sorunların çözüme kavuşturulması için hazırlanmış doyurucu çalışmalar da az değildir. Fakat Arapça için durum tamamen farklıdır. Arapça’nın önünde ne gibi engeller vardır, kim, hangi amaçlarla bu engelleri koymuştur, bunlar nasıl aşılabilir, gibi sorulara cevap da bulamazsınız.
Demek ki Arapça’ya ilgi duyan insanlara Cumhuriyet tarihi boyunca öyle bir gözdağı verilmiştir ki bugün hiç kimse, Arapça’nın ve Arapça öğrencisinin bu ülkede karşılaştığı sorunlar hakkında bir tek kelime bile konuşma cesaretini kendinde görememektedir!
Arapça’nın ve Arapça öğrencisinin üzerindeki bu şiddetli baskı sırf statükocuların tavır ve politikalarıyla sınırlı değildir. Onun için Cumhuriyet tarihi boyunca hükümetleri yöneten ve yönlendiren Makedon Yahudilerini, bu politikayı ürettikleri için suçlamak mantıklı olmaz. Onlar elbette ki kendi inanç ve ideolojilerine uygun politikalar üretmek durumundadırlar. Dolayısıyla onların bu tavır ve politikalarını adeta desteklemiş olan başka bir engeli aramak gerekir.
Hemen ifade etmek lâzımdır ki bu engel tarikatçıların gerici zihniyetidir. Hiç bir zaman hiç bir noktada birleşimimiş olan tarikat örgütleri Arapça’ın önünü tıkamak için adeta omuz omuza vermişlerdir.
Tarikatçılar, Başta Ezher Üniversitesi olmak üzere, Arap ülkelerindeki eğitim ve öğretim kurumlarında Türk kökenli öğrencilerin okumasını hiç bir zaman istememişlerdir. Ounlara ait tekke medreselerinde bir süre kalmış, ancak kaçamaklar sayesinde aydınlanabilmiş gençler arasında, Arapça öğrenmek üzere Yurt dışına giden öğrenciler, bu cemaatler tarafından «baş belâsı» olarak damgalanmış, adeta aforoz edilmişlerdir. Bu öğrenciler yurda dönüş yaptıktan sonra –resmi görev alamadıkları için- başvurdukları tarikat şeyhleri ve örgütleri tarafından boş çevrilmişlerdir. Ezherlilere ve öbür Arap üniversitelerinden mezun olanlara karşı tarikatçıların koyduğu gizli amsargo son yıllarda işe yaramayınca bu kez bizzat kendileri, beyinlerini yıkadıkları öğrencilerini bu okullara göndermeye başlamışlardır. Bundan güdülen amaç son derece açıktır. Beyinleri yıkanan tekke öğrencileri sözde «Arapların ve özellikle Vahhabilerin sapıklıklarını aşılanmadan» dillerini öğrenecek ve döndükten sonra yine tekkeye bağlılıklarını sürdüreceklerdir. Üstelik Arapçayı da mükemmel öğrenmiş elemanlar olarak bu kez öbür aydın öğrenci kesimine karşı bir cephe oluşturacaklardır. Nitekim öyle de olmuşur.
Özellikle Tarikatçıların Mekke’deki Ummu’ul Qura ve Medine’deki El-Camia’tul-İslammiye Üniversitelerine gönderdikleri öğrencilerin çoğu, orada bulundukları sürece takiyye yapmış, Haremeyn imamlarının arkasında namaz kılmak zorunda kaldıkça onlara iktida etmemiş, Türk hacıları arasında yıkıcı propagandalar yapmış ve döndükten sonra da yine tekkede emsile, bina, İzhar ve benzeri çağdışı kitaplarla sözde Arapça dersi vermeye devam etmişlerdir. Günümüzde İlahiyat Fakültelerinden kovulan tarikatçı hocalırın hiç biri işsiz kalmamış, özellikle İstanbulda Fatih’in muhtelif semtlerinde onlara (kitaba uydurulmuş) işler verilmiştir.
Gerek statükocuların bu konudaki politikaları, gerekse tarikatçıların bu politikalarla örtüşen tavırları tamamen ideolojiktir. Türkiyeli Arapça öğrencisinin bilmesi gereken en önemli noktalardan biri de işte budur. Oysa mantıklı bir ilim yolcusuna göre ideoloji, bilimin karşınırda engel oluşturamaz. Onun için gerekçesi ne olursa olsun, Türkiye’de Arapça öğrenmeyi yasaklayan bir zihniyet daima tepki görecektir. Ancak bu haklı tepkiyi gösterebilecek aydın insanlara ihtiyaç vardır. Daha doğrusu şimdiye kadar gizli bırakılmkış olan bu sorun hakkında insanları aydınlatma zamanı artık gelip çatmıştır. Bu nedenle başta öğrenciler olmak üzere toplumun aydın kesimleri Arapça’nın önüne dikilmiş olan bütün gizli engeller hakkında bundan böyle bilgi sahibi olabileceklerdir.
Bu esrarlı engellerin temelini oluşturan çok önemli bir noktaya burada kısaca temas etmekte yarar vardır. Tarih boyunca İslam’ı paylaşmada ilginç hilelere başvuran, bu konuda kıyasıya rekabete girişen ve birbirini ölesiye kıskanan Araplar ve Türkler, İslam’ın ve onun getirdiği bilim ve uygarlık kurumları üzerinde büyük yıkımlara neden olmuş, sonuç olarak kendileri de tarihin sahnesinde çökmüşlerdir.
Kur’andaki İslam’ı, tarih boyunca sırf bir Arap dini olarak damgalayan Türkler, Tarikatlarıyla, tekkeleriyle, mezarlık ve ölü kültleriyle, Arapça’ya bakış açılarıyla kendilerine özgü bir din örmüşlerdir. Son bin yıl boyunca Türklerin egemenliği altında yaşamış olmayı zül sayan Araplar da yüzyıl kadar önce gösterdikleri şiddetli tepkilerden biri olarak İslam’ı sırf kendilerine ait bir kültürel kurum gibi görmeye başlamışlardır. Bu iki farklı tepki birçok alanda yıkıcı sonuçlar verdiği gibi, «Ümmet dili» olarak algılanması gereken Arapça’ya bakış açısını da değiştirmiştir.
İşte tarikatçıların Arapça’ya bakış açısı bundan kaynaklanmaktadır. Nitekim Hint dinlerine dayanan ve Türkistan’da kurulan Nakşibendi Tarikatı’nın şeyhleri, medreselerinde, Arap olmayan Birgili Mehmed Efendi, Molla Cami ve Cürcüni gibi yazarların eserlerini okutmaya daha çok ağırlık vermişlerdir. Aynı zamanda eski Arap medreselerine özgü: sınav, ödev, kompozisyon, müzakere ve münazara gibi sistemleri; matematik, fizik, kimya, ve biyoloji gibi pozitif bilimlerin okutulmasını yasaklamışlardır. Bundan amaç; Arapça’yı bir yaşam dili olarak değil, sadece Kutsal metinler ve ibadet dili olarak akıllara yerleştirmektir. Çünkü onlara göre «Arapça konuşan insan, Araplaşmış demektir. Bu ise Bir Türk insanına asla yakışmaz!» Bu gerçeğin en çarpıcı kanıtını ise Mahmut Toptaş vermiştir. Aynı zamanda bir «din adamı» olan bu şahıs, yazdığı bir sözlüğün önsözünü aynen şu satırlarla bitirmiştir: «Bu lügat arab milletinin dilini öğretmek için değil, Rabbimizin kelâmını öğretmek için hazırlanmıştır.»[1][1][1]
Günümüzde Türkiyeli Arapça öğrencisi bütün bu gerçekleri öğrenmeden ne önündeki engellerin farkına varabilir, ne de onları kaldırmaya çalışanlara yardımcı olabilir.
Bu dizi ile tertiplenen dersler aydın öğrencilere hem yabancı dil öğrenme bilincini kazandırmakta, hem de bu konuda karşılaştıkları bütün engeller hakkında onları bilgilendiren özellikler taşımaktadır. Onlara düşen görev önce bilinçlenmek ondan sonra öğrenmektir.
Dizimizin üçüncü kitabına girerken en büyük arzumuz, başarılarınza tanık olmaktır.
Ferit AYDIN
فريد صلاح الهاشمي
المحتويات
İÇİNDEKİLER
الدَّرْسُ الأوَّلُ- الثَّقَافَةُ الْعَامَّةُ..........................................................
الدَّرْسُ الثَّانيِ- اللُّغَةُ العرَبِيَّةُ............................................................
الدَّرْسُ الثَّالِثُ- الرِّيَاضِيَّاتُ...........................................................
الدَّرْسُ الرَّابِعُ- اللُّغَةُ العرَبِيَّةُ...........................................................
الدَّرْسُ الخَامِسُ – الإجْتِمَاعِيَّةُ.........................................................
الدَّرْسُ السَّادِسُ- اللُّغَةُ العرَبِيَّةُ.......................................................
الدَّرْسُ السَّابِعُ – الثَّقَافَةُ الْعَامَّةُ..................................................
الدَّرسُ الثَّامِنُ – التّاريِخُ..............................................................
الدَّرسُ التَّاسِعُ – اللُّغَةُ العرَبِيَّةُ.......................................................
الدَّرْسُ الْعَاشِرُ- الثَّقَافَةُ الْعَامَّةُ..................................................
***
DERS – 1. GENEL KÜLTÜR
الثَّقَافَةُ الْعاَمَّةُ الدَّرْسُ الأوّلُ -
KONU: Öğreticilikte yeterlilik.
ÖĞRETMENİN AÇIŞ KONUŞMASI:
أيها الإخوةُ والأخوات،
السلامَ عليكم ورحمة اللهِ وبركاتُهُ وبعد،
فإنّ التّعلِيمَ فَنٌّ، ولِتطبيقِ كلِّ فنٍّ شُرُوطٌ وآدابٌ. وإَذا كَانَ التَّعلِيمُ فَنًّا مِنَ الْفُنُونِ، فإنَّ لِتَعلِيمِ هَذَا الْفَنِّ أيْضًا شُرُوطٌ وَآدَابٌ. فَمِنْ أَهّمِّ شُرُوطِ التَّعْلِيمِ أنْ يَكُونَ المُعَلِّمُ مَاهِرًا فيِ مِهْنَتِهِ. لأنَّ الإنْسَانَ إذَا عَمَدَ إلىَ تَعلِيمِ شَيْءٍ يَجِبُ عَلَيْهِ أنْ يَكوُنَ عَالِمًا بِحَقِيقَةِ ذَلِكَ الشَّيْءِ، وَ عَارِفًا بِطُرُقِ نَقْلِهِ وَأَسَالِيبِ تَعْلِيمِهِ.
إذًا يَجِبُ على طَالِبِ الْعِلْمِ أنْ لا يَتَلَقَّى الدَّرسَ مِنْ كُلِّ مّن يَتَصَدّى بِصِفَةِ مُعَلِّمٍ. وَيَتَرَتَّبُ عَلَيْهِ خَاصَّةً أن يَتَاَكَّدَ مِنْ مُسْتَوى مَنْ يُدَرِّسُ اللُّغَةَ الْعَرَبِيَّةَ، نَظَرًا للإزْدِيَادِ الذِي لُوحِظَ في عَدَدِ الْمُنْتَحِلِينَ في بِلاَدِنا أخِيرًا.
إن الّذي يتصّدّى لِتَعْليمِ فنٍّ أو شُعْبَةٍ مِنَ الْعُلُومِ وَلاَ يُتْقِنُها، لا شَكَّ إنَّهُ يَفْشَلُ في مُحَاوَلاتِهِ إذا كَانَ فيِ مُجْتَمَعٍ يُقَدِّرُ للْعِلْمِ وَالْعَالِمِ مَكَانَتَهُمَا. أمَّا إذَا كَانَ فيِ مُجْتَمَعٍ لا يَتَّصِفُ بِهذِهِ الفَضِيلَةِ فَإنّهُ يََنْتَحِلُ صِفَةَ أهْلِ الْعِلْمِ وَيَعْمَلُ دَوْرًا هَدَّامًا.
إنّما أُنَبِّهُكُم على هذا الْخَطَرِ المُنْتَشِرِ فيِ بِلادِنَا حِرْصًا على سَلامَتِكُم مِنْ ضَرَرِهِم. وإلّيْكُمْ جُمَلاً أعْدَدْتُها باللغة التُركيةِ لِتَنْقُلُوها إلى العربية على سبيل التَّمْرِينِ.
1. Girişilecek iş ne olursa olsun o işi yapmak için yeterlilik temel şarttır.
إنَّ الْكَفَاءَةَ شَرْطٌ أَسَاسِيٌّ فيِ الإقْدَامِ علىَ أَيِّ عَمَلٍ كَانَ.
2. Yeterliliğe sahip olmayan kimse çabalarında başarısızlığa uğrar.
مَنْ لاَ يَمْتَازُ بِالْكَفَاءَةِ، يَفْشَلُ فيِ مُحَاوَلاَتِهِ.
3. Onun için öğrenci, yeterliliğe sahip olmayan kimseden ders almamalıdır.
وَلِهَذَا لاَ يَنْبَغِي لِطَالِبِ الْعِلْمِ أنْ يَتَلَقَّى الدَّرسَ مِمَّنْ لا يَمْتَازُ بِالْكَفَاءَةِ.
4. İyi de öğrenci daha ilk adımlarını atıyorken, yeterliliğe sahip olanla olmayanı birbirinden acaba nasıl ayırt edebilir?
حَسَنًا، تُرىَ وهَلْ يَتَمَكَّنُ الطَّالِبُ مِنَ التَّمْيِيزِ بَيْنَ صَاحِبِ الْكَفَاءَةِ وَغَيْرِهِ وَهَوَ مَا زَالَ فيِ أوَّلِ حُطُوَاتِه؟!
5. Bu soruya cevap vermek, gerçekten kolay değil.
إنَّ الإِجَابَةَ علىَ هذَا السُّؤَالِ فيِ الْحَقِيقَةِ لَيْسَ بِسَهْلٍ.
6. Çünkü başkasının yeterliliğini öğrenebilmek yine yeterliliğe bağlıdır.
لأَنَّ الإِطِّلاَعَ علىَ كَفَاءَةِ الْغَيْرِ مَوقُوفٌ عَلىَ تَوَفُّرِ الكَفَاءَةِ فيِ الْمُتَسَائِلِ في الوقتِ ذاتِهِ.
7. Bu sorunu, zincirleme birtakım analiz ve açıklamasını yapmadan halletmek mümkün değildir.
إنَّ هَذِهِ الْمُشْكِلَةَ، لاَ يُمْكِنُ مُعَالَجَتُهَا إِلاَّ بَعْدَ طَرْحِ سِلْسِلَةٍ مِنَ التَعْلِيلِ وَالتَّوْضِيحِ.
8. Şöyle ki; ilmin ve alimin kadrini bilmeyen bir toplumda öğrenci yeterliliğe sahip olanla olmayanı birbirinden ayırt edemez.
ذَلِكَ أنَّ الْمُجْتَمَعَ الَّذيِ لاَ يُقَدِّرُ للْعِلمِ وَالْعَالِمِ مَكَانَتَهُمَا، فَإنَّهُ مِنَ الصَّعْبِ لِطَالِبِ الْعِلمِ أنْ يُمَيِّزَ بَيْنَ صاحِبِ الْكَفَاءَةِ وَغَيْرِهِ مَا دَامَ فِيهم.
9. Çünkü cahil ve müntahil kişi böyle bir toplum içinde istediğini yapabilir.
لأنَّ كُلاً مِنَ الْجَاهِلِ وَالْمُنْتَحِلِ يَسْتَطِيعُ أنْ يَتَصَرَّفَ كَيْفَ يَشَاءُ فيِ مِثْلِ هذَا المُجْتَمَعِ.
10. Ve çünkü insanlar onu başkasından ayırt edemezler.
ولأنَّ النَّاسَ لاَ يَفْطَنُونَ إلىَ الفَرْقِ الّذي بَيْنَهُ وبَيْنَ غَيْرِهِ.
11. Ve çünkü cahil ile müntahil, böyle bir toplum içerisinde denetlenmekten çekinmezler.
ولأنَّ الْجَاهِلَ وَالْمُنْتَحِلَ لاَ يَخَافَانِ مِنَ الْمُرَاقَبَةِ فيِ مِثْلِ هذَا الْمُجْتَمَعِ.
12. Keza böyle bir toplumda gerçek uzmanlar ve denetleyiciler bulunmaz.
كذَالِكَ يَخْلُو مِثْلُ هَذَ الْمُحْتَمَعِ مِنَ الْمُتَخَصِّصيِنَ وَالْمُرَاقِبِينَ الْحَقِيقِيّينَ.
13. İşte bu sebepledir ki çeşitli alanlarda yeterliliğe sahip bulunmayanlara rastlamaktayız
وَلِهَذَا نَلْتَقيِ بِغَيْرِ أَهْلِ الْكَفَاءَةِ فيِ مَجَالاَتٍ مُخْتَلِفَةٍ.
14. Örneğin bu alanlardan biri de Arapça öğretimidir.
مَثَلاً مِنْ هذِهِ الْمَجَالاَتِ؛ تَعْلِيمُ اللُّغَةِ الْعَرَبيةِ.
15. Ülkemizde bir grup, bu alanı işgal etmektedirler.
لَقَدْ احْتَلَّتْ طَائِفَةٌ مِنَ الْمُنْتَحِلِينَ هذَا الْمَجَالَ فيِ بلاَدِنَا.
16. Halk ise onların Arapça bildiğin sanmaktadır.
وَالنَّاسُ يَظُنُّونَ أنَّهُمْ يُتْقِنُونَ اللُّغَةَ الْعَرَبِيَّةَ.
17. Oysa onlar bu dille sözlü ve yazılı anlatımı becerememektedirler.
وَالْحَالُ أنّهُم عَاجِزُونَ عَنِ النُّطقِ وَالْكِتَابَةِ بِهَا.
18. Bütün bildikleri, dil gramerini sayıp dökmekten ve onları tanımlamaktan ileri gitmemektedir.
كُلُّ مَا يُتْقِنُونَهُ لاَ يَتَجَاوَزُ عَن تَعْدَادِ قَوَاعِدِ اللُّغَةِ وَ تَعْرِيفَاتِهَا.
19. Bununla birlikte ne yetersizliklerini, ne de yöntemlerinin kötülüğünü itiraf etmektedirler.
وَمَعَ هذَا لاَ يُقِرُّونَ بِعَدَمِ كَفَاءَتِهمْ وَلا بِسُوءِ أُسْلُوبِهِمْ فيِ التَّعْلِيمِ.
20. Öyle ise öğrencinin bu bilgileri göz önünde bulundurması ve onları önemli bir uyarı sayması gerekir.
إذَنْ يَجِبُ علىَ طَالِبِ الْعِلْمِ أنْ يَعْتَبِرَ بِهذِهِ الْمَعْلُومَاتِ، وَ أن يَعُدَّهَا تَحْذِيرًا هَامًّا.
21. Aynı zamanda bilgilerinden yararlanmak için yeterliliğe sahip olanları araması da lâzımdır
كَمَا يَجِبُ عَلَيهِ أنْ يَتَحَرىَّ الأكِفّاءَ لِيَسْتَفِيدَ مِن عِلْمِهِمْ.
CÜMLELERİN METNE DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ ŞEKLİ:
إنَّ الْكَفَاءَةَ شَرْطٌ أَسَاسِيٌّ فيِ الإقْدَامِ علىَ أَيِّ عَمَلٍ كَانَ. مَنْ لاَ يَمْتَازُ بِالْكَفَاءَةِ، يَفْشَلُ فيِ مُحَاوَلاَتِهِ. وَلِهَذَا لاَ يَنْبَغِي لِطَالِبِ الْعِلْمِ أنْ يَتَلَقَّى الدَّرسَ مِمَّنْ لا يَمْتَازُ بِالْكَفَاءَةِ. حَسَنًا، تُرىَ وهَلْ يَتَمَكَّنُ الطَّالِبُ مِنَ التَّمْيِيزِ بَيْنَ صَاحِبِ الْكَفَاءَةِ وَغَيْرِهِ وَهَوَ مَا زَالَ فيِ أوَّلِ حُطُوَاتِه؟! إنَّ الإِجَابَةَ علىَ هذَا السُّؤَالِ فيِ الْحَقِيقَةِ لَيْسَ بِسَهْلٍ. لأَنَّ الإِطِّلاَعَ علىَ كَفَاءَةِ الْغَيْرِ مَوقُوفٌ عَلىَ تَوَفُّرِ الكَفَاءَةِ فيِ الْمُتَسَائِلِ في الوقتِ ذاتِهِ. إنَّ هَذِهِ الْمُشْكِلَةَ، لاَ يُمْكِنُ مُعَالَجَتُهَا إِلاَّ بَعْدَ طَرْحِ سِلْسِلَةٍ مِنَ التَعْلِيلِ وَالتَّوْضِيحِ. ذَلِكَ أنَّ الْمُجْتَمَعَ الَّذيِ لاَ يُقَدِّرُ للْعِلمِ وَالْعَالِمِ مَكَانَتَهُمَا، فَإنَّهُ مِنَ الصَّعْبِ لِطَالِبِ الْعِلمِ أنْ يُمَيِّزَ بَيْنَ صاحِبِ الْكَفَاءَةِ وَغَيْرِهِ مَا دَامَ فِيهم. لأنَّ الْجَاهِلَ وَالْمُنْتَحِلَ يَسْتَطِيعُ أنْ يَتَصَرَّفَ كَيْفَ يَشَاءُ فيِ مِثْلِ هذَا المُجْتَمَعِ. ولأنَّ النَّاسَ لاَ يَفْطَنُونَ إلىَ الفَرقِ الّذي بَيْنَهُ وبَيْنَ غَيْرِهِ. ولأنَّ الْجَاهِلَ وَالْمُنْتَحِلَ لاَ يَخَافَانِ مِنَ الْمُرَاقَبَةِ فيِ مِثْلِ هذَا الْمُجْتَمَعِ. كذَالِكَ يَخْلُو مِثْلُ هَذَ الْمُحْتَمَعِ مِنَ الْمُتَخَصِّصيِنَ وَالْمُرَاقِبِينَ الْحَقِيقِيّينَ. مَثَلاً مِنْ هذِهِ الْمَجَالاَتِ؛ تَعْلِيمُ اللُّغَةِ الْعَرَبيةِ. لَقَدْ احْتَلَّتْ طَائِفَةٌ مِنَ الْمُنْتَحِلِينَ هذَا الْمَجَالَ فيِ بلاَدِنَا. وَالنَّاسُ يَظُنُّونَ أنَّهُمْ يُتْقِنُونَ اللُّغَةَ الْعَرَبِيَّةَ. وَالْحَالُ أنّهُم عَاجِزُونَ عَنِ النُّطقِ وَالْكِتَابَةِ بِهَا.كُلُّ مَا يُتْقِنُونَهُ لاَ يَتَجَاوَزُ عَن تَعْدَادِ قَوَاعِدِ اللُّغَةِ وَ تُعْرِيفَاتِهَا. وَمَعَ هذَا لاَ يُقِرُّونَ بِعَدَمِ كَفَاءَتِهمْ وَلا بِسُوءِ أُسْلُوبِهِمْ فيِ التَّعْلِيمِ. إذًا يَجِبُ علىَ طَالِبِ الْعِلْمِ أنْ يَعْتَبِرَ بِهذِهِ الْمَعْلُومَاتِ، وَ أن يَعُدَّهَا تَحْذِيرًا هَامًّا.كَمَا يَجِبُ عَلَيهِ أنْ يَتَحَرىَّ الأكِفّاءَ لِيَسْتَفِيدَ مِن عِلْمِهِمْ.
***
DERS – 2. ARAPÇA
اللُّغَةُ الْعَرَبِيَّةُ– الدَّرْسُ الثَّاني
KONU: Arap Edebiyatına giriş.
ÖĞRETMENİN AÇIŞ KONUŞMASI:
أيها الإخوةُ والأخوات،
السلامَ عليكم ورحمة اللهِ وبركاتُهُ وبعد،
الأدبُ، معناه اللُّغوِيُّ؛ حُسْنُ السُّلُوكِِ والأخلاقِ؛ وجَمْعُهَا آدابٌ.
والأدبُ إسمٌ يُطلَقُ على فُنُونِ اللّغةِ العربيةِ من شِعْرٍ ونَثْرٍ وإنْشَاءٍ وخِطَابَةٍ، للتّأْكيدِ على ما فيها من فَصَاحةٍ وبَلاَغَةٍ وبَيَانٍ، وتَأْثيِرٍ في النُّفُوسِ. والمُبْدِعُ في هذه الْفُنُونِ نَظْمًا كانَ أو نَثْرًا، يُدعىَ بِعُنوانِ الأديبِ؛ مثل مصطفى لُطفي المنفلوطي، وعبد الله النديم، وأحمد فارس الشدياق، وأحمد شوقي، وخليل مطران، ونزار قبّاني و أمثالهم.
وأدبُ اللُّغةِ ما أثَرَ عن شُعرَائِها وكُتَّابِها من بَدَائِعِ الْقَوْلِ المشتمِلِ على تَصَوُّرِ الأخْيِلَةِ الدَّقِيقةِ، وتَصْوير المعاني الرقيقةِ؛ مِمَّا يُهَذِّبُ النَّفْسَ، ويُرَقِّقُ الحِسَّ ويُثَقِّفُ اللِسانَ. وقد يُطلَقُ الأدَبُ على جميعِ ما صُنِّفَ في كُلِّ لُغةٍ من البحوثِ العلميةِ والفنونِ الأدبيةِ، فيشملُ كلَّ ما أنْتَجَتْهُ خواطرُ العلماءِ وقرائِحُ الكُتَّابِ والشُّعراءِ.
والآنَ سَنَقُومُ بِتَرجَمَةِ جُمَلٍ من اللّغةِ التُركيَّةِ إلىَ اللغةِ العربيةِ في هذا المَوضُوع.
1. Bizim Arapça’nın edebi yönü ile de ilgilenmemiz gerekir.
يَجِبُ عَلَيْنَا أنْ نَهْتَمَّ أيْضًا بِالْجَانِبِ الأدَبِيِّ لِلُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ.
2. Nasıl ki onun gramer ve türeme yönleriyle ilgileniyorsak.
كَمَا نَهْتَمُّ الآنَ بِجَوَانِبِهَا الإعْرَابِيَّةِ وَالإشْتِقَاقِيَّةِ.
3. Çünkü biz Arap dili öğrencileriyiz.
لأنّنَا طَلَبَةُ اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ.
4. Mahalli dilimiz bu dilden her ne kadar farklı ise de biz Arapça’yı da öğrenmeye azmetmiş bulunuyoruz.
إنَّهُ مَهْمَا اخْتَلَفَتْ لُغَتُنَا الْمَحَلِّيَّةُ، فَإنَّنَا قَدْ عَزَمْنَا عَلَى إتْقَانِِ اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ أيضًا.
5. Bu ise üzerimize düşen bir sorumluluğun farkında olduğumuzdandır.
ذلك شُعُورًا بِمَسْؤُولِيَّةٍ تَتَرَتّبُ عَلَيْنَا.
6. Çünkü o ümmetin dilidir.
لأنَّهَا لُغَةُُ الأمّةِ.
7. Ve mesele şudur ki; İslâm’ı din edinmiş her toplumun içinden bazı kimselerin bu dili iyi derecede öğrenmesi, o toplum için görevdir.
ولأنّهُ يَجِبُ عَلَى كُلِّ مُجْتَمَعٍ يَدِينُ بِالإسْلاَمِ أنْ يَنْهَضَ فِيهِ أفْرَادٌ لإتْقَانِِ هَذِهِ اللُّغَةِ.
8. Öğrencinin Arapça’da seviyesi orta bir derece ile sınırlı kalmaması gerekir.
وَلاَ يَنْبَغِي أنْ يَقْتَصِرَ الطَّالِبُ عَلَى مُسْتَوَى مُتَوَسِّّطٍ فِيهَا.
9. Bilakis onu konuşacak, yazacak ve okuyacak şekilde öğrenmelidir.
بَلْ يَجِبُ عَلَيْهِ أَنْ يُتْقِنَهَا نُطْقًَا وَكِتَاَبةً وَقِرَاءَةًً.
10. Keza Arapça öğrencisi hitabette de hüner kazanmalıdır.
كَذَلِكَ يَنْبَغِي لِطَالِبِ اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ أنْ يَكْتَسِبَ الْمَهَارَةَ فيِ الْخِطَابَةِِ.
11. Kısa ve öz konuşmalıdır.
وَأنْ يَتَحَدَّثَ بِجَوَامِعِ الْكَلِمِِ.
12. Yani sözleri az, ancak anlam yüklü olmalıdır.
يَعْنِي أنْ يَكُونَ كَلاَمُهُ كَثِيرَ الْمَعَانِي مَعَ قِلَّةِ ألْفَاظِِِهِ.
13. Sözleri, dinleyiciyi ve okuyucuyu etkilemelidir.
وَأنْ يُؤَثِّرَ فيِ نَفْسِ السَّامِعِ وَالْقَارِيءِ.
14. Öyle söz vardır ki içlere sinmez, kulaklar ondan rahatsız olur ve onu dinlemek istemez;
فَرُبَّ كَلاَمٍ تَأْنَفُهُ الطِّبَاعُ، وَتمُجُّهُ الأسْمَاعُُ وَتَنْبُو عَنْهُ.
15. Ondaki iticilik ve acayiplikten sebep.
وذلك لِمَا فِيهِ مِنْ غَرَابَةِ الإسْتِعْمَالِِ، وَالتَّنَافُرِ.
16. Ancak öyle söz de vardır ki insanın zihnine hemen girer.
وَرُبَّ كَلاَمٍ يَتَبَادَرُ إلى الْفَهْمِ.
17. O da açık sözdür.
وَهُوَ الْكَلاَمُ الْفَصِيحُ.
18. Belagata gelince o başka bir şeydir.
أمَّا الْبَلاَغَةُ، فَإنَّهَا شَيْءٌ آخَرُ.
19. O çok güzel; hünerle söylenmiş, çarpıcı sözdür.
وهُوَ الْكَلاَمُ الْمُجَوَّدُ الرَّائِعُ.
20. Dinleyicinin ruhunun derinliklerine kadar nüfuz eder ve onu hayran bırakır.
يَنْفُذُ إلى قَرَارَةِ نَفْسِ السَّامِعِ، وَيَقَعُ منِهْ ُمَوْقِعََ الإعْجَابِ.
CÜMLELERİN METNE DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ ŞEKLİ:
يَجِبُ عَلَيْنَا أنْ نَهْتَمَّ أيْضًا بِالْجَانِبِ الأدَبِيِّ لِلُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ. كَمَا نَهْتَمُّ الآنَ بِجَوَانِبِهَا الإعْرَابِيَّةِ وَالإشْتِقَاقِيَّةِ. لأنّنَا طَلَبَةُ اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ. إنَّهُ مَهْمَا اخْتَلَفَتْ لُغَتُنَا الْمَحَلِّيَّةُ، فَإنَّنَا قَدْ عَزَمْنَا عَلَى إتْقَانِِ اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ أيضًا. ذلك شُعُورًا بِمَسْؤُولِيَّةٍ تَتَرَتّبُ عَلَيْنَا. لأنَّهَا لُغَةُُ الأمّةِ. ولأنّهُ يَجِبُ عَلَى كُلِّ مُجْتَمَعٍ يَدِينُ بِالإسْلاَمِ أنْ يَنْهَضَ فِيهِ أفْرَادٌ لإتْقَانِِ هَذِهِ اللُّغَةِ. وَلاَ يَنْبَغِي أنْ يَقْتَصِرَ الطَّالِبُ عَلَى مُسْتَوَى مُتَوَسِّّطٍ فِيهَا. بَلْ يَجِبُ عَلَيْهِ أَنْ يُتْقِنَهَا نُطْقًَا وَكِتَاَبةً وَقِرَاءَةًً. كَذَلِكَ يَنْبَغِي لِطَالِبِ اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ أنْ يَكْتَسِبَ الْمَهَارَةَ فيِ الْخِطَابَةِِ. وَأنْ يَتَحَدَّثَ بِجَوَامِعِ الْكَلِمِِ. يَعْنِي أنْ يَكُونَ كَلاَمُهُ كَثِيرَ الْمَعَانِي مَعَ قِلَّةِ ألْفَاظِِِهِ. وَأنْ يُؤَثِّرَ فيِ نَفْسِ السَّامِعِ وَالْقَارِيءِ. فَرُبَّ كَلاَمٍ تَأْنَفُهُ الطِّبَاعُ، وَتمُجُّهُ الأسْمَاعُُ وَتَنْبُو عَنْهُ. وذلك لِمَا فِيهِ مِنْ غَرَابَةِ الإسْتِعْمَالِِ، وَالتَّنَافُرِ. وَرُبَّ كَلاَمٍ يَتَبَادَرُ إلى الْفَهْمِ. وَهُوَ الْكَلاَمُ الْفَصِيحُ. أمَّا الْبَلاَغَةُ، فَإنَّهَا شَيْءٌ آخَرُ. وهُوَ الْكَلاَمُ الْمُجَوَّدُ الرَّائِعُ. يَنْفُذُ إلى قَرَارَةِ نَفْسِ السَّامِعِ، وَيَقَعُ منِهْ ُمَوْقِعََ الإعْجَابِ.
***
DERS – 3. MATEMATİK
الرِّياضِيَّات – الدَّرْسُ الثالثُ
KONU: Aritmetikte sayı kavramı
الموضوع : مَفْهُوُمُ الْعَدَدِ فِي الْحِسَابِ.
ÖĞRETMENİN AÇIŞ KONUŞMASI:
أيها الإخوةُ والأخوات،
السلامَ عليكم ورحمة اللهِ وبركاتُهُ وبعد،
سَنَدْرُسُ إنْ شَاءَ اللهُ قَرِيبًا ثَلاَثَ مَفَاهِيمَ هَامَّةً. وَهِيَ الْعَدَدُ وَالرَّقَمُ وَالْوَحْدَةُ. وَهَذِهِ الْمَفَاهِيمُ تُعْتَبَرُ مِنَ الْمَعْلُومَاتِ الآسَاسِيَّةِ فيِ الْحِسَابِ. وَقَدْ أعْدَدْتُ لَكُمْ جُمَلاً بِاللُّغَةِ التُّرْكِيَّةِ فِيمَا يَليِ، تَدُلُّكُمْ عَلَى حَقِيقَةِ مَفْهُومِ الْعَدَدِ. أطْلُبُ مِنْكُمُ الآنَ أنْ تَقُومُوا بِتَعْرِيبِعها، وَالله الْمُوَفِّقُ.
1. Sıfır değişmez, ona ne kadar sıfır eklesen de...
ألصّفرُ لا يتغيّرُ مهما أضفتَ له من أصفارٍ.
2. Sıfırla çarpılan her sayı sıfıra eşittir.
كلّ عددٍ ضُرِب في صفرٍ يساوي صفرًا.
3. Bir sıfıra ne kadar sayı eklense de sıfır eder.
كلُّ صفرٍ جُمِعَ لهُ أيُّ عددٍ من الأصفارِ يساوي صفرًا.
4. Hangi sayı birle çarpılsa, sayı yine değişmez.
أيُّ عددٍ ضُرِبَ في واحدٍ لا يتغّرُ العددُ.
5. Hangi sayı birle çarpılsa, (Birle çarpılan her sayı) daima kendine eşit olur.
أيُّ عددٍ ضُرِبَ في واحدٍ يساوي العددَ نفسَهُ دائمًا.
6. Hangi sayı iki ile çarpılsa, kendinin iki katına eşit olur.
أيُّ عددٍ ضُرِبَ في إثنينِ يساوي مثلَهُ مرَّتينِ.
7. Bir elin parmaklarının sayısı beştir.
عددُ أصابِعِ يدٍ واحِدةٍ خمسةٌ.
8. İki elin parmaklarının sayısı ondur.
عدد أصابِعِ يدينِ عشرةٌ.
9. Allah bir adamın içine iki kalp koymamıştır.
مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِّن قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ. (أحزاب/4)
10. Ayların sayısı Allah katında onikidir.
إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِندَ اللَّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرا. (توبة/36)