Tarîkatta

R Â B I T A

ve

Nakşibendîlik

 

Ferit AYDIN

 

SÜLEYMANİYE VAKFI YAYINLARI

İstanbul-2000

 

Copyright © 2000

Bu kitabın bütün hakları,

yazarı Feriduddîn AYDIN’a aittir.

 

 

 

 

 

Kitap isteme ve haberleşme adresi

 

Tel: 0216 417 68 34

Faks: 0216 388 63 00

e-mail: feridaydin@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FERİT AYDIN

 

 

 

 

Kuşaklar boyu Nakşî Tarîkatı’nın liderliğini yapmış olan bir ailenin çocuğu olarak 1945’de Muş’ta dünyaya geldi. «Güneydoğu»’nun Şeyh’ul-Hazîn (Hazinoğulları) adıyla ünlü bir şeyh ailesinden gelen ve “beşik şeyhi” sayılan AYDIN, yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra aile geleneğine uyarak 1968 yılında özel tasavvuf terbiyesi aldı ve şeyhlik makamına getirildi.

Gördüğü klasik medrese eğitimi yanında modern sistemle yaptığı çalışmalar ve uzun yıllara mal olan iş ve öğrenim gezileriyle geniş bir ufuk kazanan yazar, mistisizmin Müslüman inancı üzerindeki etkileriyle Müslümanların çöküşü arasında bir takım ilişkiler bulunabileceği kuşkusundan hareket ederek derin araştırmalar yaptı. Gerek Hz. Hasan (ra)’ın soyundan geldiği için “şerif” unvanına sahip bulunan hânedânının, gerekse tüm şeyh ve seyyidlerin çevresinde gördüğü gerçekleri İslâm’ın ölçüleriyle sorgulama ihtiyacı hissetti. 1975’ten beri tarîkattaki râbıta konusunu hem inanış, hem de uygulama açısından incelemeye başladı. İşte Ferit AYDIN yıllarca süren bu arayış ve emeklerin sonucu olarak tarîkattaki râbıta düğümünü bu kitapla çözümlemiş oldu.

 

 

 

 

 

 

Süleymaniye Vakfı Yayınları


 

 


 

 

İÇİNDEKİLER

-------------------------------------------------

 

 

Önsöz

Açıklama

 

BÖLÜM - I

 

TARİKAT KAYNAKLARINA GÖRE RÂBITA HAKKINDA GENEL BİLGİLER

 

- “Râbıta” kelimesinin, sözlük ve terim anlamı                             

- Râbıtanın değişik tanımları                                                            

- Tarîkat öncüleri tarafından râbıtanın ayrıntıları

hakkında yapılmış çeşitli açıklamalar                                           

- Râbıtanın şartları ve uygulanış biçimi                                          

- Tarîkat rûhânîlerine göre râbıta yapmanın

kaçınılmaz lüzûmu                                                                          

- Nakşibendîlerin râbıtaya ilişkin delilleri                                       

 

BÖLÜM - II

 

RÂBITAYA İLİŞKİN ÇOK YÖNLÜ DEĞERLENDİRMELER

 

- Nakşibendîlikte anlayış ve yargı

- Râbıtanın dayandırıldığı âyet ve hadislere ilişkin kanıtlama

  ve yorumlar                                                                                      

- Râbıtayı kanıtlamada Nakşibendîlerin kullandığı üslûp            

- Râbıtanın tarihi  ve kaydettiği aşamalar                                       

- Râbıtayı konu alan yazılı belgeler                                                 

A) Sırf râbıtayı konu edinmiş risâleler                                      

B) Râbıtayı bir ayrıntı olarak işlemiş bulunan kitaplar ya

    da kitapçıklar                                                                            

C) Râbıtaya karşı yazılmış makaleler                                         

- Rûhânîler ve râbıta:                                                                         

- Hiyerarşik zincir içindeki nakşî rûhânîleri arasında kimler

   râbıtadan söz etmiştir                                                                     

 

Nakşibendîlerin «Silsile-i Sâdâtı»                                               

  1- Hz. Ebubekr-i Sıddıyk (Sıddıyq) (ra)                                  

  2- Selmân-ı Fârisî (ra)                                                                

  3- Kâsım b. Muhammed (ra)                                                    

  4- İmam Câfer’us-Sâdıq (ra)                                                     

  5- Ebu Yezîd-i (Bayezid) Bestâmî                                            

  6- Eb’ul-Hasan el-Kharaqânî                                                   

  7- Ebu Ali Farmedî                                                                    

  8- Yusuf Hemedânî                                                                   

  9- Abdulkhâlıq-ı Gonjduwânî                                                  

10- Ârif-i Rîwegerî                                                                       

11- Mahmûd-i İnjirfağnewî                                                        

12- Aliy’y-i Râmitenî                                                                   

13- Muhammed Baba Semmâsî                                                 

14- Emîr Kulâl                                                                               

15- Muhammed Bahâuddîn Buhârî                                           

16- Alâuddîn-i Attâr                                                                   

17- Ya’qûb-i Çarkhî                                                                     

18- Nâsıruddîn Ubeydullah-ı Ahrâr                                          

19- Qâdıy Muhammed Zâhid Bedakhşî                                   

20- Derwiş Muhammed Semerkandî                                         

21- Muhammed Khuwajegi-yi Emkenegî                                 

22- Muhammed Bâqıy-Billâh                                                     

23- Ahmed Fârûqıy-i Serhindî                                                   

24- Muhammed Ma’sûm Fârûqıy                                             

25- Seyfuddîn Fârûqıy                                                                

26- Nur Muhammed Bedewânî                                                  

27- Şemsuddîn Habîbullah Mirza Mazhar Cân-ı Cânân         

28- Gulâm Ali Abdullah-ı Dehlewî                                            

29- Halid Bağdâdî                                                                        

30- Tâhâ-yi Hakkârî (Nehrili Seyyid Tâhâ)                              

31- Sıbğatullah Arvâsî (Kuşağı ve halefleri)                           

 

Tasavvuf, Nakşibendîlik ve râbıta                                                 

- Tasavvuf                                                                                    

- Nakşibendîlik                                                                             

- Nakşibendîlik’de kerâmet, menkabe ve râbıta ilişkisi          

- Ermişlik                                                                                       

- Tarîkatta evliya nasıl bir kişiliktir                                            

- Nakşibendîliğin toplumsal yaşam üzerindeki etkileri           

- Râbıtaya kaynaklık eden câhilî inanışların 

  psikolojik boyutu                                                                      

- Râbıta meditasyon ve yoga                                                    

- Yoga nedir ?                                                                              

- Râbıta bir ibâdet midir ?                                                           

- Râbıta ve psikolojik yönlendirme                                           

             - Râbıta “Fenâfillâh“ ve “Nirvana“

                                                                                                       

 

SON SÖZ                                                                                            

 

KAVRAM, YER ve KONUM DİZİNİ

ŞAHIS ADLARI DİZİNİ

BİBLİYOGRAFYA

 

 


 

 


 
 
 
 
 
 
 
ÖNSÖZ

 

Râbıta nedir?

 

Bu soru, özellikle yakın bir geçmişten beri pek çok insanın zihnini meş­gul etmektedir. Çünkü ne ilginçtir ki XIX. yüzyılın başlarından bu yana Nakşibendî Tarîkatı'nın önemli bir kuralı haline getirilmiş bulunan râbıta­nın asıl kaynağı ve içyüzü hakkında (bu tarîkatın çağdaş rûhânîleri de dahil) hemen hiç kimsenin etraflı bir bilgisi yoktur! 

 

Tarîkatlar zaten kapalı, mistik kurumlardır. Bu nedenle dış dekorların­ın arka planında gizli kalan ve halk tarafından pek bilinmeyen çok ilginç inanış ve tapınma şekilleri, âyin ve törenler, söylem ve kavramlar vardır. Bunların kaynakları ve amaçları ise hem çok çeşitli, hem de son derece çet­refil, kar­maşık ve mitolojiktir. Türk toplumunun, genelde dünya Müslümanların­dan farklı biçimde gelişmiş olan din anlayışı, büyük ölçüde bu ol­gudan etki­lenmiştir.

 

Onun için bu bakış açısının temelindeki gerçek nedenleri gün yüzüne çıkarmak ve bu suretle yüzyıllar önce yapılmış olan birtakım yanlışlıkları düzeltme imkanını bulmak amacıyla bu kurumların ve doktrinlerinin çok esaslı şekilde araştırılması ge­rekir. Çünkü özellikle Türkleri, İslâm adına ta­rih boyunca bu kurumlar yön­lendirmiştir.

 

İşte râbıta, bu mitolojik ve mistik yumağın örgüsü içinde çok önemli bir yer tutmaktadır.

 

Son yıllarda Türkiye'de yaşanan kavram kargaşası, her ne kadar içinden çıkılmaz bir düşünce kaosunu birlikte getirmişse de, denebilir ki bu durum bazı mistik ve felsefi terimlerin az veya çok deşifre olmasını da sağlamıştır.

 

Kavramlar etrafında tartışmaların kızışmasıyla birlikte, tarîkatların dı­şında kalabilmiş olan birçok kimse, son zamanlarda râbıta hakkında kuş­kuya düştüler ve birtakım arayışların içine girdiler. Bu gelişmelerin sonucu olarak ilginç sorular gündeme geldi. Çünkü İslâm’ın, kitap ve sünnetle belir­lediği ibâdetler bütün Müslümanlarca kesin ve açık şekilde bilinmekte ve Hz. Peygamber (s)'in bizzat uyguladığı biçimlerde bu ibâdetler bütün dünya Müslümanları tarafından yaklaşık 1500 yıldır uygulanmaktadır. Oysa râbıta, çoğunluğu Türkiye'de yaşayan ve sadece Nakşibendîler olarak bili­nen bir azınlık tarafından ve büyük ölçüde gizli olarak bir ibâdet havası içinde icra edilmektedir.  

 

İşte bu noktalar çok esaslı şekilde incelendikten sonra hazırlanmış olan bu çalış­manın temel amacı râbıtayı belgesel olarak ortaya çıkarmaktır. Ancak he­men eklemek gerekir ki aslında bu kitap, son yıllarda gözlenen İslâmî uya­nışın ve aydınlanma özleminin bir ürünü ve gerçekleri yakalama arayışı­nın bir cevabıdır. 

 

Çünkü Müslümanlar, hız ve iletişimin getirdiği avantajlar sayesinde ele geçirdikleri ipuçlarıyla âdetâ iz sürerek şimdiye kadar kapalı kalmış birçok mesele hakkında büyük bir hırsla aydınlanmak istiyor­lar. Onların bu susamışlığının temelinde ise başlıca iki amaç vardır.

 

Birincisi: Aydınlanarak İslâm'ın, bütün çarpıcılığıyla güzelliklerini gö­rebilmek ve onu, hapsedildiği tozlu raflardan indirmek ve hayata geçirmek­tir.

İkincisi ise: İslâm’ın yüzyıllardır, gerek sosyal ve toplumsal yaşamdan soyutlanmasında, gerekse orijinal değerlerinin çarpıtılarak yozlaştırılma­sında etkin olmuş bütün nedenleri öğrenmek ve bunları ortadan kaldır­maktır.

 

İşte elinizdeki bu kitap, yukarıda özetlenen iki amaçtan özellikle ikinci­sinin, belli sınırlarda gündemini hazırlamaya yöneliktir!

 

Kitap, iki ana bölümden oluşmaktadır:

 

Birinci bölüm, tarîkat kaynaklarına göre râbıta hakkında genel bilgileri içerir .

 

İkinci bölüm ise, râbıtaya ilişkin çok yönlü analitik ve eleştirel değer­lendirmelerden oluşur.

 

Bu çalışma eğer gerçeklerin yakalanmasında ve özellikle vicdanların, kitaba uydurulmuş bazı şirk biçimlerinden temizlenmesinde Müslüman­lara ışık tutacak olursa, sonuç bütün tevhid ehlini sevindirecek ve bu mut­luluktan bizim payımız da elbette ki büyük olacaktır.

 

Bu hayırlı amacın gerçekleşmesi ve katıksız bir tevhid ve imanın gönül­lere yerleşmesi için Allah Teâlâ'ya dua ediyoruz.

 

FERİT AYDIN [1]

 

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Açıklama

 

 

 Bu çalışmamızın birinci baskısının kısa süre içinde tükenmiş bulunması, sadece kitaba karşı duyulan rağbeti değil, aynı zamanda onun ne kadar önemli bir boşluğu doldurduğunu da kanıtlamaktadır. Kitabın, özellikle irşâd ve ıslah mesajlarını yönelttiği kitleler tarafından şimdiye kadar suskunlukla karşılanmış olması içeriğinin bilimselliğini ortaya koymuştur. 

 

Bununla birlikte itiraf etmek lâzımdır ki birinci baskı sırasında gözden kaçmış bir takım dizgi hataları kitabın yazı disiplinine ve ciddiliğine maalesef gölge düşürüyordu.

 

Bu kez hem söz konusu hatalar giderilmiş, hem de kitap yeniden dakik bir şekilde gözden geçirilmiştir; bazı kısa eklerle, gerektiği yerlerde okuyucuyu aydınlatacak açıklamalar yapılmıştır.

 

Kitapta kullanılan transkripsiyon ve belli yerlerde seçilen özel karakterlere ilişkin olarak şu önemli noktaların bilinmesinde yarar vardır:

 

1. kitapta yoğun olarak Arapça ve Farsça bileşik isimler ve çeşitli dînî ve tasavvufî terimler yer aldığı için, Türkiye’de İlâhiyât Câmiası tarafından kabul edilmiş bulunan transkripsiyon formülleri kullanılmıştır.

 

2. bir çeşit Türkçeleşmiş, ya da yerli dile geçmiş bulunan Arapça ve Farsça adlar ve terimler aynen kullanılmış ise de kitabın yabancılar tarafından da ilgiyle karşılandığı göz önüne alınarak bu adların ve terimlerin yazılışında Batı dillerine ait (Q, W, Sh) gibi özel karakterler kullanılmıştır. Bilhassa çağdaş oryantalistlerin de sözcükleri orijinal fonetiklerine uygun biçimde seslendirebilmelerini sağlamak amacıyla, bu adlar ve terimler, ayrıca parantez içinde ve farklı kalıplar halinde verilmişlerdir.

         «Ebubekr-i Sıddıyk (Sıddıyq)» gibi.

 

Ancak bunlardan, Türkiye’de ilim erbabı dışında kimsenin pek duymadığı isimler ve ıstılahlar ise sırf Batı formülleriyle verilmişlerdir.

 

Örneğin, «El-Hadâik’ul-Verdiyye» yerine; «Al-Hadâiq’ul-Wardiyya» ve «Cedd b. Kays» yerine; «Jadd b. Qays» gibi.

 

Tabiatıyla alıntılar üzerinde herhangi bir değişiklik yapmak söz konusu olmadığı için bunlar oldukları gibi aktarılmış ve hatta yazılım, transkripsiyon ve noktalama hatalarıyla birlikte verilmişlerdir.

                                                       

Ferîduddîn AYDIN

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM - I

 

 

 

TARÎKAT KAYNAKLARINA GÖRE

RÂBITA HAKKINDA

GENEL BİLGİLER


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"Râbıta" Kelimesinin Sözlük ve terim anlamı:

 

Râbıta: Arapça "rabt" kökünden türetilmiş bir kelimedir. Sözlükte birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak anlamına gelmektedir.

Arap ülkelerinde, (Rabita'tul-Udebâ=Edebiyatçılar birliği) ve (Rabita'tul-Qurrâ' =Kur'ân Hafızları Cemiyeti) gibi adlar altında çeşitli dernek ve kuruluşlar vardır ki bu isimler, aynı mesleğe mensup kimselerin belli bir amaçla bu kuruluşların çatısı altında bir araya gelmiş olduklarını ifade etmektedir. Yani bu bileşik adlar içindeki "râbıta" kelimesi, söz konusu birliği anlatmak için kullanılmaktadır.

İşte bütün bu ayrıntılar, "râbıta" sözcüğünün lügatteki genel anlamı hak­kında bize yeterli bir bilgi vermektedir.

Kelimenin, konumuz açısından ifade ettiği özel anlama gelince, bir tasavvuf terimi olarak (daha doğrusu Nakşibendî Tarîkatı'nın kuralla­rından biri olarak) râbıta: Mürîdin, kendini mürşidi ile yüz yüze gelmiş var­sayıp ondan feyiz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nurlandığını) zihninde canlandırması demektir.

Râbıtanın ne ifade ettiğini ve ne yüce fazîletlerden, ne büyük erdemler­den olduğunu, çeşitli ma­nevî ve lâhûtî hallerin râbıta ile nasıl yaşandığını ve bu yüzden ne yüksek mertebelere erişildiğini anlatan yazılar; râbıtayı Kurân-ı Kerîm'e ve Rasulullah (s)'ın sünnetine dayandırmaya çalışan açıklamalar; hatta sırf bu konuda yazılmış kitapçıklar bile vardır. Ancak bu yazılar, üslûp ve anlatım bakımından çok rasgele ve dağınıktır. Dolayısıyla "Râbıtanın Uygulanış Biçimi ve Şartları"  başlığı altında daha sonra verilecek olan sistematik bilgiler, Nakşibendîler tarafından şimdiye kadar gelişigüzel yapılmış açıklamaların, söylenmiş ya da yazılıp çizilmiş sözlerin derli toplu bir özeti olacaktır diyebiliriz.

***

 

 

 

 

 

 

Râbıtanın Değişik Tanımları:

 

Râbıta, Nakşibendî Tarîkatı'nın kurallarından biridir. Ancak zaman içinde kurumlaştırılmış olan râbıtanın, bütün tarîkat öncüleri tara­fından onaylanmış, ya da üzerinde görüş birliğine varılmış çok net bir tanımı yok­tur. Bununla birlikte gerek manzum, gerekse düz ifade olarak yalnızca bir­kaç kişi tarafından yaklaşık bir dille, râbıtanın ne olduğu anlatılmaya çalı­şılmış­tır. Fakat başta Halid Bağdâdî olmak üzere bu şahıslar, meşruluğunun da ötesinde onun ka­çınılmaz ge­rekliliğini, hatta râbıtanın, kaynağını Kurân-ı Kerîm'den ve Rasulullah (s)'ın sünnetinden aldığını kanıt­lamak için ola­ğanüstü çaba sarf etmişlerdir. Buna rağmen yaptıkları açıkla­malar eskilerin tabiriyle: «Efrâdı câmi' ağyârı mâni'» değildir. Yani râbıtayı her bakımdan tanımlayan ve onun başka bir şeyle karıştırılmamasını kesin biçimde sağla­yan birer tanım olmaktan uzaktırlar. Nitekim aşağıdaki çeşitli tarifler ya da açıklamalar bunu kanıtla­maktadır.

Râbıtaya bazı izahlarla belli bir boyut kazandıranlar, yakın tarihte yaşa­mış olan Nakşibendî şeyhleridir. Bunlardan, Halid Bağdâdî'ye mal edilen açıkla­mada şöyle denilmektedir:

«Tarîkatta râbıta: Mürîdin, Allah'da fânî [2] olmuş bulunan şeyhinin şek­lini hayâlinde sürekli canlandırmasıyla onun rûhâniyetinden yardım is­te­mesi [3] demektir. Bu da mürîdin edeplenmesi (saygılı olmaya alışması) ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyiz ala­bil­mesi için lüzumludur. Çünkü mürîd, şeyhinin şeklini hayâlinde canlan­dırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin davranışlarda bu­lunmaktan sakı­nır.» [4]

İleri sürüldüğü üzere bu sözler, Halid Bağdâdî'nin, İstanbullu Muhammed Es'ad Efendi'[5] ye gönderdiği bir mektupta yer almaktadır. 

Iraklı Muhammed Emîn el-Kurdî el-Erbilî de Tenwîr'ul-Qulûb adlı ese­ri­nin "Tasavvuf" bölümünde ve «Nakşibendî Sâdâtına Göre Zikrin Keyfiyeti» başlığı altında saydığı on bir şarttan dokuzuncusu olan râbıtayı şöyle an­latıyor:

«Zikrin dokuzuncu keyfiyeti, mürşidi râbıta etmektir. Bu da mürîdin, kal­bini şeyhin kalbine karşı bulundurması; gıyabında bile olsa onun şeklini haya­linde canlandırması; kalbine, şeyhin nur okyanusundan feyizlerin ak­tığını içinden ta­savvur etmesi ve ondan bereket dilemesiyle olur. Çünkü mürîdin Allah'a ulaşabilmesi için vasıtası odur. » (Yani şeyhdir.) [6] 

Bu kitabın en bariz özelliği, onun çok sade ve anlaşılır bir Arapça ile ya­zıl­mış olmasıdır. Dolayısıyla yazar, râbıtadan ne anlıyor, ya da onu nasıl an­lat­mak istiyorsa, her hangi bir yoruma mahal bırakmayacak şekilde amacını gâyet açık bir dille ortaya koymaktadır. El-Kurdî'nin, meseleyi bu kadar ber­rak bir tablo içinde sunduğu Tenwîr'ul-Qulûb adlı eseri ise konumuz açı­sından çok önemli bir belge oluşturmaktadır.

Ömer Zıyâüdîn Dağıstânî'nin de kendine göre râbıtayı tanımlaması şöy­le­dir:

« (...) bu da mürîdin, kalbini Allah'ın peygamberlerinden birine, veya O'nun velî kullarından bir velîye, veya hepsinden birine, ya da silsilesi Hz. Peygamber (s)'e ulaşan kâmil bir mürşide veya şeyhine, ya da HAKKINDA GÜZEL DUYGULAR BESLEDİĞİ VE ÜSTÜNLÜĞÜNÜ TAKDİR ETTİĞİ BİRİNE BÜTÜN SEVGİ VE SAMİMİYETİYLE BAĞLANMASINDAN İBARETTİR.» [7]

Mustafa Fevzi ise râbıta konusunda manzum olarak kaleme aldığı İsbât’ul-Mesâlik adlı kitapçıkta Hâdimî'den naklen, râbıtayı şöyle tarif et­mektedir:

«Ya tahayyül eylesün Peygamber'i,

Ya mübârek mürşid-i kâmilleri. » [8] 

 

Râbıtanın, bir süredir önem kazanmasında büyük rol oynamış bulunan yakın tarihin etkili Nakşibendî şeyhlerinden Abdulhakîm Arvâsî'ye ge­lince, 1923 yılında kaleme aldığı "Râbıta-i Şerîfe"  adlı risâlesinde bu tarîkat kura­lını şöyle tarif etmektedir:

«Râbıta, Sıfat-ı İlâhiyye-i Zâtiye ile mütehakkık, makâm-ı müşâhedeye vâsıl bir kâmil–i mükemmel ile rapt-ı kalb eyleyüp huzur ve gıyabında o za­tın sûretini hızâne-i hayâlinde hıfzetmekten ibarettir.»

Ağdalı bir ifade olduğu için günümüzün okuyucusu tarafından anlaşılamaya bileceği endişesiyle yukarıdaki tarifin, Necip Fazıl Kısakürek tarafın­dan yapılan sadeleştirilmiş şeklini aşağıya alıyoruz.

«Râbıta, İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş [9] ve müşahede maka­mına varmış bir kamil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayâl hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.» [10]

Yukarıdakilerden başka:

1. Hüseyn ed-Dewserî'nin H. 1237'de yazdığı «Er-Rahme'tul-Hâbıta...»

2. Ahmed el-Biqâî'nin H.1249'da kaleme aldığı «Risâle'tun Fi Âdâb'it-Tarîqa’tin-Naqshabandiyya» ;

3. Süleyman Zühdi'ye ait 1297 tarihli «Tabsıra'tul-Fâsıliyn ...» adlı kitap­ların her birinde ayrıca râbıtanın yakın tarifleri yer almaktadır. Ad­ları geçen bu dokuz râbıtacının da aynı zamanda mürşidi sayılan Halid Bağdâdî'ye ait Risâle-i Hâlidiyye'deki râbıtanın tanımıyla, yukarıdaki tanımlar arasında or­tak noktalar vardır. [11]

***

 

Tarîkat Öncüleri Tarafından Râbıtanın Ayrıntıları Hakkında Yapılmış Çeşitli Açıklamalar:

 

Nakşibendîlerce şimdiye kadar gerek yazılı, gerekse sözlü olarak bu ko­nuda ifade edilenlere bakılacak olursa râbıtanın çeşitli tariflerinden özet ola­rak şu anlamları çıkarmak mümkündür:

1. Râbıta: Mürîdin, şeyhini şeklen ve cismen tasavvur etmesidir. Yani daha açık bir anlatımla, onu fizik olarak zihninde canlandırmasıdır.

2. Bununla birlikte mürîd, şeyhinin kalbinden kendi kalbine nur hüz­mele­rinin yansıdığını, ya da nurdan çağlayanlar aktığını ayrıca düşünecek ve ondan bereket, himmet ve yardım isteyecektir. [12]

Bunu, tarîkat dilinde «istifâza» ya da «rûhâniyetten istimdâd» diye bazı yakıştırmalarla özet olarak anlatmaya çalışmışlardır.

3. Mürîd kendini, şeyhinin giyim ve kuşam tarzı içindeymiş gibi gör­meye çalışacaktır.

Son dönemin Nakşibendî teoris­yenlerinden Abdulhakîm Arvâsî'ye ait bu konuya ilişkin bazı açıklamalar sa­deleştirilerek şu şekilde verilmiştir:

«Pîrin kıyafet ve heyetine aynen bürünmek, kendini mürşid şeklinde görmek ve hayâl etmek... Bu vaziyette meydanda olan sanki pirdir, kendisi de­ğil... Bu kısım râbıta ibâdetlere mahsustur. Mesela Kur'ân dinlerken göz­lerini yumar ve kendisini pîrin vücud ve kıyafetinde görür. Olan, sanki pîrdir, ken­disi değil... Keza Kur'ân ve «Delâil» okurken, vaaz ve ders din­lerken, namaz kılarken kendisini mürşidin kıyafet ve heyetinde hayâl eder. Namazda kıyam (ayakta duruş), kuud (oturuş), ve kıraat (Kur'ân okuyuş) fi­illerini yerine geti­ren sanki pîrdir, kendisi değil... »

«Bu son nokta şekline (Telebbüsî râbıta - kılığa bürünme) râbıtası ismi de verilir.»[13]

4. Birçok çeşitleri olan râbıtanın bu farklı şekilleri hakkında da aynı ya­zar şunları kaydetmektedir:

«Tatbik edile gelen râbıta (Usul bakımından) birkaç türlüdür: »

«Birincisi, Sâlik tarafından kâmil ve mükemmel sıfatlarına lâyık şeyhin sûretini karşısında tasavvur edip hayâl yoliyle iki kaşı arasına bakmak ve su­retteki rûhâniyete yönelmek.... Bu bakış ve mıhlanışla kendinden geçme, kay­bolma hali başlayıncaya kadar râbıtayı sürdürmek... (...)

«İkincisi, sâlikin, kendisini mürşid kıyafet ve heyetinde görmesidir. (...) Mürşidin suretiyle giyimli olmak bakımından bu râbıta şekline "telebbüs -giyim- râbıtası" ismi verilir.»

«Üçüncüsü, mürşidin suret ve heyetini karşısında görüp, onu kalbinin or­tasına indirmek, kalbini uzun ve geniş bir dehliz farz ederek mürşidi o deh­lizde yürüyor ve kendisine doğru geliyor hayâl eylemek...» [14]

 5. Şeyhin şeklini hayâlde canlandırırken onun «rûhâniyetinden» istim­dâd etmek (ondan yardım dilemek) gerekir.

Tarîkatçılara göre yalnızca sağ olan mürşidden değil, aynı zamanda ölü­den de yardım beklenir. Yani şeyhin rûhâniyetinden yardım dilemek için onun, sağ ya da ölü olması fark etmez. Bu inanış hemen bütün tarîkatlarda vardır ve «himmet dilemek», «bereket talep etmek», «feyiz almak» «istifâzada bulunmak» ya da «rûhânîyetten istimdâd etmek»  gibi çeşitli de­yimlerle ifade edilir.

Mehmed Zâhid Kotku bu konuda aynen şunları kaydetmektedir:

«Bu tarikde şeyh, kemâl-i marifet ile mütehakkık olursa, ifâzada (yardım etme konusunda) ölü ile diri müsavi olurlar. » [15]

 Aslında müsavi olmaktan da öte, (yine tarîkat rûhânîlerine göre) velî, öl­dükten sonra bir «tîğ-i üryân»  gibi, yani kınından çıkmış olan bir kılıç gibi çok daha keskin olur ve onu çağıran insa­nın imdadına çok daha çabuk yeti­şir. Nitekim aşağıdaki dörtlük bu inancı açık olarak anlatmaktadır:

 «İki cihanda tasarruf ehlidir çünki velî

Deme kim bu mürdedir bunda nice dermân ola

Rûh şemşîr-i Hudâ'dır ten gılâf olmuş ona

Tâ ki â'lâ kâr eder bir tîğ ki uryân ola.» [16]

 

 6. Râbıtayı gerçek anlamdaki mürşide yapmak şarttır.

Peki gerçek manadaki mürşid kimdir ? Bu konuda da yine Kotku  şun­ları söylemektedir:

«İnsân-ı kâmil mirât-ı haktır. Her kim kâmil insanın rûhâniyetine basî­ret gözüyle bakarsa onda Cenâb-ı Hakkın tecellîsini görür. Sıfatının zuhû­runu id­râk eder. » [17]

  Demek ki râbıta sırasında, hayâlde canlandırılan insan tipi Nakşî rûhân­î­le­rine göre «mir'ât-ı hak = Allah'ın aynası» olan ve kendisine «insân-ı kâmil» denilen, insanüstü kişiliğe sahip biri olmalıdır. Râbıta, bu derece yücelmiş ve Allah'a ayna olmuş (?) birine ancak yapılabilir.

7. Sağlara yapıldığı gibi Ölmüş kimselere de râbıta yapılabilir.

Ölüye râbıta yapma konusuna, özellikle son dönem Nakşî şeyhleri tara­fın­dan çok önem verilmiştir. Bu cümleden olarak Abdulhakîm Arvâsî'nin, «Mezarlara Râbıta Keyfiyeti» başlığı altında aşağıya alınan sözleri ilginçtir. Arvâsî şu öğütleri vermektedir:

«Mezar ziyaretçisi mürîd, nefsini her türlü dış alâkadan boşaltır. İçini dünya kayıtlarından uzaklaştırır. Kalbini ilimler ve nakışlardan ve hadise­lere bağlı duygulardan çekip çıkarır. Ziyaret ettiği mevtânın rûhâniyetini hissî key­fiyetlerden mücerret bir nur farz eder. O kabir sahibinin Feyizlerin­den bir Feyiz ve hallerinden bir hal zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tu­tar. (...)»

«Feyiz istekçisi ziyaretçi, Feyiz vericinin kabrine yaklaşıp selâm verir. Mezarın ayak ucuna yakın sol tarafına durur. Ona karşı hayattaki tavrını mu­hafaza eder. Bir fatiha ve on bir ihlas okur. Sevabının mislini mevtâya hediye eder. Sonra çöker oturur. Feyiz almak için kabirdeki mevtânın rûhâ­niyetine teveccüh eder....» [18]

 Arvâsî'nin, ölüye râbıta konusundaki sözleri bundan sonra da epeyce sürmektedir. Mehmed Zâhid Kotku'nun, bu konuda yazdıkları ile O'nun söyledik­leri arasında (bazı farklarla) paralellik vardır. Arvâsî, «Feyiz istekçisi (…) mezarın ayak ucuna yakın sol tarafına durur.» demekte, Kotku ise (biraz sonra ifadesinin tam metni veriyleceği üzere) bunun tersini önermektedir.

Kotku'nun, «Mevtâdan râbıta ile feyiz almak keyfiyeti:» başlığı altın­daki sözleri şöyledir:

«Mürîd nefsini dünya alakalarından sıyırıp, kuyûdât-ı tabi'ıyyeden içini boşaltır ve kalbini ulûm ve nükûşdan ve havâtır-ı kevniyyeden temizler, sonra o meyyitin ruhâniyetinden feyiz alıncaya kadar o nuru kalbinde sak­lar; muhafaza eder. Eğer râbıta meyyitin kabrinin yanında olursa, o kabrin sahi­bine selam vermek lazımdır. Kabrin sağ ayak tarafına durur. Bir fatiha üç ihlâs ve bir âyet'ül-Kürsî okuyup sevabını o mevtânın ruhuna hediye eder. Sonra ruhâniyetine teveccüh edip istifâze eder. Nitekim (sav) efendi­miz hazretleri "İşlerinizde güçlükle karşılaştığınız; kararsız olduğunuz za­man, kabir ehlin­den yardım isteyiniz." buyurdular.» [19]

 Yukarıdaki ağdalı anlatım, büyük ihtimalle Abdulhakîm Arvâsî'nin, Râbıta-i Şerîfe adlı kitabından küçük bir değişiklikle ve biraz da sadeleştiri­lerek neredeyse aynen kopya edilmiştir. Ancak bu izlenimi uyandırmamak için yazı, alıntıyı yapan Mehmed Zâhid Kotku  tarafından tırnak içine alın­mamıştır. Adı geçen kitapçık, bugünkü nesil tarafından anlaşılmadığı için yazarı, Abdulhakîm Arvâsî'nin mürîdlerinden olan Necip Fazıl Kısakürek tarafından sadeleştirilmiştir.  

8. Râbıta, yer yer zikirle açıklanmaya çalışılmış ve bazen de onunla kar­şılaştırılmıştır. Hatta, «Sabit olmuştur ki, râbıtasız zikir erdirici değil, zikir­siz râbıta ise tek başına erdiricidir.» şeklinde ilginç bir ifade kullanılmıştır. [20]

  Ancak râbıtanın bir ibâdet biçimi olup olmadığına ilişkin pek açık bir kayda rastlanmamaktadır .

9. Râbıta, tarîkat ulularını gıyâben hayâlde canlandırma alışkanlığıyla onlara benzemeye çalışmak ve onların sahip oldukları fazîletleri kazanmak­tır, diye bir yorum daha vardır. Bu görüşü, çağdaş ilahiyatçılardan biri şöyle izah etmektedir.

«Dinler ; “Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanma" veya O'nu taklid -imitatio dio- prensibini hedef almıştır. Bu gayeyi gerçekleştirmek isteyen insan oğ­lunun, sürüp giden hayatında canlı ve müşahhas bir modele olan ihtiyacı, "insanın insanı taklidi" -imitatio hominis- realitesini ortaya çıkarmıştır.» [21] 

 10. Yakın tarihin Nakşibendî şeyhlerinden biri de râbıtanın üç türlü ol­duğunu şu şekilde sıralayıp açıklamaktadır:

a) Râbıta'tül-Huzûr: Mürîdin devamlı olarak Allah ile beraber oldu­ğunu düşünmesi.

b) Râbıta'tül-Mevt: Mürîdin, ölüm anının gelip çattığını, sanki mezara konmak üzere olduğunu, berzah ve ahiret alemlerini devamlı surette dü­şünmesi.

c) Râbıta'tül-Mürşid: Mürîdin devamlı olarak mürşidini düşünmesi ve onu hayâlinde canlandırması.[22]

 İşte buraya kadar anlatılanlar, râbıtanın kısmen tanımları  ve bazı yön­lerden açıklamaları olarak kullanılmış çeşitli ifadelerdir.

***

"Râbıtanın Şartları ve Uygulanış Biçimi:

 

Bilindiği üzere her tarîkatın kendine özgü birtakım kuralları vardır. Bunlar âdetâ birer kanun gibi, daha doğrusu "Allah'ın ya da Peygamber'in birer emri olarak" tarîkat bağlıları tarafından titiz bir şekilde uygulanırlar. İşte -konumuzun özünü oluşturan- "râbıta" da bu kurallardan biridir.

Zikrin değişik bir biçimi olarak da tanımlanan râbıta, Nakşibendî Tarîkatı'nda şeyh-mürîd ilişkisinin çok önemli bir halkasını oluşturur. Mürîdin şeyhe mutlak, kesin ve sürekli bağlılığını sağlamak üzere konmuş olan bu kuralın belli zamanlarda, belli uygulanış şekilleri vardır. Aynı tarîkatın bir cemaatinden diğerine küçük farklarla icra edildiği ise bir gerçektir. Genelde "Hatm-i Huwâcegân" adı altında uygulanan zikir merasimi sıra­sında halka şeklinde oturan mürîdler, şeyhin ya da onun adına “hatm"i yö­neten vekilinin bir işareti üzerine râbıta yaparlar. Bu işaret, halkada bulu­nanların rahatça duyabileceği orta bir sesle "Râbıta-i Şerîfe !", "mürşide râ­bıta", ya da benzer bir komuttan ibarettir.

Nakşibendî Tarîkatı'nın dili Farsça’dır.[23] Dolayısıyla bu komutun da Farsça mı, yoksa (İslâm'da ibâdet dili olan) Arapça mı, ya da başka bir dille de yapı­lıp yapılamayacağına ilişkin herhangi bir açıklamaya rastlanmamakta­dır. 

Şunu özellikle belirtmek gerekir ki râbıta, tarîkatta bağımsız bir âyin de­ğildir. Bilakis mürîd, râbıtayı pratikte ya kendi başına, zikrin bir parçası niyetiyle, ya da bir grubun içinde "Hatm-i Huwâcegân" âyininin kurallarından biri olarak yapar. "Hatm-i Huwâcegân" sırasında yapılan râbıta, bu ayi­nin on kuralından biridir.[24] Şu var ki tarîkat çevrelerince ona verilen ola­ğanüstü önem sebebiyle bir yandan bu cemaatlerin başındaki liderler tarafın­dan sık sık işlenmiş, üzerine yazılar ve kitapçıklar kaleme alınmıştır; diğer yan­dan râbıtayı İslâm dışı görenler, onu çok kısa ifadelerle reddetmeye çalışmışlardır. Fakat râbıtayı çürütmek amacıyla yazılmış kapsamlı ve belgesel bir reddiyeye bugüne değin rastlanmamıştır.

Yukarıda ifade edildiği gibi râbıta, mürîd tarafından "Hatm-i Huwâcegân" âyini dışında ve yalnız başına da yapılabilmektedir. Bu münfe­rid râbıtanın en çok yapıldığı zaman "Wird"e başlamadan önceki dakika­lar­dır.

"Wird": Şeyh tarafından mürîde telkin edilmiş ve günün belli saatle­rinde tekrarlanması istenmiş olan rûhânî ödev demektir. Bu ödev, belli sözlerin yüzlerce hatta binlerce kez tekrar edilmesiyle yerine getirilir. Râbıta ise ondan önce yapılan zihinsel bir hazırlanmadır. [25]

Gerek sistematik bir âyin biçimi olan "Hatm-i Huwâcegân" merasimi ve tüm ayrıntıları (ki bunlardan biri de râbıtadır), gerek bu ayrıntılardan her biri, ge­rekse şeyhin rûhânî bir ödev olarak mürîde verdiği herhangi bir ders, wird, telkin, emir ve tâlimat, tarîkat protokolünde zikrin kapsamına girer. Yani bunların hepsi, ya da herhangi biri, tarîkatın avam dilinde genel bir tabirle, "zikir" [26] olarak adlandırılır. Dolayısıyla râbıta da Nakşibendî Tarîkatı'nda bir zikir şeklidir.

Râbıtanın uygulanışı sırasında mürîdin oturuş biçimi, fiziksel ve zihin­sel durumu ile yer, zaman ve ortam çok önemlidir. Bu durumları şu şe­kilde özet­lemek mümkündür:

a) Abdestli olmak: 

Râbıta yapan kimsenin, özellikle "Hatm-i Huwâcegân" halkasında bu­lunu­yorsa -her şeyden önce- abdestli olması gerekir. Nitekim bu âyin genel­likle sa­bah, ikindi ve yatsı namazlarından sonra düzenlendiği için halkaya katılan mürîdlerin hepsi zaten abdestli olurlar. [27]

  b) İnâbeli olmak:

Yani mürîdin, mürşid olarak kabul ettiği şeyhe, ya da vekiline önceden bey­'at etmiş olması gerekir. Buna, tarîkat dilinde “El almak" da denir. Zaten Nakşibendîlere göre bir şeyhe bağlanmayan (Yani daha açıkçası tarîkata gir­meyen) insanın öncüsü şeytanın ta kendisidir. [28]

 Şeyhlerden kimisi, aynı tarîkata bağlı olsalar bile kendisinden el alma­mış bulunanları (yani başka bir şeyhin mürîdlerini), yönettiği "Hatm-i Huwâcegân" halkasına kabul etmez. Bazıları ise bu konuda herhangi bir ayı­rım yapmazlar. Dolayısıyla tarîkatın bütün kurallarında olduğu gibi bu nok­tada da hemen her şeyhin yorumu ve protokolü farklıdır. Ancak halkaya oturan mürîd, her ha­lükârda râbıtasını kendi şeyhine yapar. Bu vesile ile şunu da belirtmek gerekir ki kendi ifadelerine göre «Tarif edilen şekilde fenâ ve bekâ [29] mertebelerine ulaştıkları şehâdetle sabit olmayan kimse­ler her ne kadar zikir tâlimine me­zun ve memur olsalar da kendilerine râ­bıta ettiremezler» [30] 

 Bu konuda bazı şeyhlerle halîfeleri arasında polemikler ve tartışmalar bile cereyan etmiş, hatta önemli bir olay diye yakın tarihin Nakşibendîlerine ait kitapçıklarda yer almıştır... [31]

  c) Kapıyı kitlemek:

Aslında kapının içerden kitlenmesi sırf râbıtaya bağlı bir kural değil­dir. Nakşibendîlere göre bu, "Hatm-i Huwâcegân" âyininin bir ayrıntısıdır. Bununla beraber râbıta yalnız başına bile yapılsa yine de sakin bir yer tercih edilir. Şu var ki -yukarıda da değinildiği üzere- râbıta, "Hatm-i Huwâcegân" âyininin kural­larından biri olduğu için bu merasimin bir öğesi olarak icra edilirken zaten kapı kitli bulunmuş olur. Yakın tarihin Nakşibendî şeyhle­rinden İsmet Garîbullah,

«İnâbe böyle ta'lîm etti ol mâh,

Kapanmak kapı sünnettir ol âgâh» [32] 

 mısralarıyla tarîkatın bu kuralını anlatmaya çalışmaktadır.

d) Ortamı Karartmak:

Vakit gece ise ışıkları söndürmek, gündüz ise pencerelere perde germek suretiyle ortam karartılır, ya da en azından loş hale getirilir. Ancak bunlar özellikle "Hatm-i Huwâcegân" âyininin yapıldığı mekân için söz konusudur. Tek başına râbıta yapan kişi, oturduğu yerde başından aşağıya bir çarşaf, ya da puşu gibi bir şey örtmek su­retiyle de bu ortamı sağlayabilir.

e) «Ters Teverruk» Oturuşu İle Oturmak:

Bunun şekli şöyledir: Şafiî Mezhebinde, namazdaki son ka’denin tam tersi olarak diz üstü oturullur; sol ayak dik tu­tulur; (yani topuk yukarıda, parmak uçları ise yer­de­dir.) sağ ayağın par­mak uç­ları da -köprü gibi duran- sol bacağın altından bi­raz dışarı çıkarılır. Bu du­rumda sağ baldır tamamen yere yapışıktır, vücut zorunlu olarak sol tarafa doğru eğimlidir ve eller namazda olduğu gibi yine dizler üzerinde bu­lunduru­lur. Bu oturuş şeklinin, yakın tarihte yaşamış olan bazı Nakşibendî teorisyen­leri tarafından öngörüldüğü anlaşılmakta­dır.[33]

 f) Gözleri Yummak:

Gerek "Hatm-i Huwâcegân" sırasında, gerekse mürîdin tek başına yap­tığı râbı­tada gözler yumulur. Hem hatim âyinini yöneten şeyh veya temsil­cisi, hem de mürîdler aynı şeyleri yapmak durumundadırlar. Mürîd, hatim dı­şında ve yal­nız başına râbıta yaparken de yine gözlerini yumar. [34]

 g) Nefesi Kontrol Altına Almak:

Râbıta yaparken ağız kapalıdır, soluk burundan alınır. Nakşibendî Tarîkatı'nda başlıca iki çeşit zikir vardır. Bunlardan biri sözlü zikir olan "wird"dir, di­ğeri ise zihinsel zikir olan "râbıta"dır ki her ikisinde de nefes kontrol altında bulundurulur. [35]

 

 h) Sabit ve Hareketsiz Durmak: 

Yakın tarihte Nakşibendî Tarîkatı'na yeniden şekil verenler, Hatm-i Huwâcegân, zikir, râbıta ve benzeri âyinlerin uygulanışı sırasında mürîdin hareketsiz durmasını, ah, vah gibi ızdırap ve hüzün ifade eden sesler çıkar­mamasını ve inlememesini şart koşmuşlardır. Onlara göre bu tür davranış­lar şeytanın giriş kapısı ve nefsânî duyguların doyuma ulaştırılması olarak nitelenmiştir.[36]

ı) Mürşidin Sûretini Zihinde Canlandırmak:

Bu kural râbıtanın özünü oluşturur. Diğerleri ise buna bağlı olarak ikinci derecede ayrıntı sayılırlar. Nakşibendîlikte «Tarîkat Âdâbı» diye sıra­lanan kurallar içinde en önemli unsur olarak râbıtadan söz edilirken bu nokta üzerinde daha ısrarlı bir şekilde durulmuştur. [37] 

  Yapılan açıklamalara ve tarif şekillerine göre mürîd, bu ödevi yapmak için gerekli şartları yerine getirdikten ve gözlerini yumduktan sonra bütün dikka­tini şeyhinin cismânî varlığı üzerinde toplamaya ve onun siluetini hayâlinde canlandırmaya çalışır. Nakşibendî Tarîkatı'nın, özellikle yakın ta­rihte oluş­muş Süleymancılık  ve Menzilcilik gibi bazı kollarında şeyhin fo­toğrafına bakmak suretiyle de râbıta yapılmaktadır. Mürîd bunu yaparken, şeyhinin nur deryası olduğuna inandığı kalbinden kendi kalbine bu nurla­rın bir çağlayan gibi aktığını da aynı şekilde canlandırmaya gayret eder.

Râbıta yapanın konsantre olabilmesi, vecd halini yaşayabilmesi, (yani transa geçebilmesi) için onun, yukarıda anlatılanlara ek olarak -aynen ger­çekmiş gibi- düşüneceği daha birçok şey vardır. Bunlardan bazılarını, Nakşi­bendî yazarlardan biri aynen şu ifadelerle açıklamaktadır:

«Kendinizi vâkıa halinde ölü ve teneşir tahtası üzerinde, kefene sarıl­mış tasavvur edeceksiniz (...)

«Mezarda olduğunuz halde, mürşidi, pîri, Allah ile aranızda vesîle ve va­sıta mevkiindeki zatı düşünerek, onu yanınızda ve karşınızda farzederek ve onun yüce alnına, yani iki kaşı arasına gözlerinizi dikeceksiniz !»

« (...) o zatın ulu simasına hayâl hazinenizde yer verecek, onu kalbi­nizde hayâl yoliyle durduracaksınız.!» [38]

i) Mürşidin Rûhâniyetinden İstimdâd Etmek:

Râbıtanın çok önemli kurallarından biri de budur. Nakşibendî ruhânî­lerine ait mektup ve kitapçıklarda bunun önemi sıkça vurgulanmıştır.

«Rûhâniyetten istimdâd»'ın ne demek olduğuna gelince bu, mürîdin şeyhinden himmet, bereket ve yardım dilemesidir. Bunun için şeyhin genç, yaşlı, sağ, ya da ölmüş olması arasında hiç bir fark yoktur. Hatta ölmüş olan şeyhin, kınından çekilmiş kılıç gibi olduğu, yani bütün maddesel kayıtlar­dan sıyrıldığı ve işlevini daha süratle yapabilecek durumda olduğu, yine bu tarîkatın rûhânileri tarafından ifade edilmiştir. Dolayısıyla mürîdin râbıta ya­parken içinden, şeyhinin sûretini canlandırmasıyla birlikte ondan him­met ve medet dilemesi râbıtanın kaçınılmaz bir kuralıdır.

Bu şartlar bir şeyhten diğerine çoğalıp azalabilir, yani değişebilir. Nitekim bazı şeyhlerin, yolculuk sırasında veya çalışırken bile wirdlerini çe­kebilecekle­rine ve râbıtalarını yapabileceklerine ilişkin mürîdlerini ser­best bıraktıkları, daha doğrusu onları bu durumlarda da boş bırakmak isteme­dikleri bilinmektedir.

Mürîd sık sık şeyhinin veya ona vekâlet eden yetkilinin sohbetlerinde sürekli telkinler alarak râbıta için hazır hale getirilir. Bu sohbetler bir çeşit şart­landırma seanslarıdır ; Son derece de etkilidir. Bu sırada oluşan mistik atmosfer içindeki mürîdin psikolojik durumu, ders ya da konferans izleyen bir dinleyicinin, hatta vaaz dinleyen bir mü'minin durumundan çok fark­lı­dır. Mürîdin iç dünyasının derinliklerinde bu telkinlerle o kadar şiddetli et­kiler uyandırılır ki râbıta sırasında o, kendinden geçmiş ve başka alemlere dalmış gibi olur. Arvâsî'nin tabiriyle:

«(...) mürîd, şeyhinin muhabbet alâkasıyla saatten saate onun renk ve kı­vamı içinde olgunlaşır. Aksetme suretiyle de onun nurundan nur emer. Bu türlü faydalanma ve feyizlenmede, işin nasıl ve ne olduğunu bilmek şart de­ğildir. Kavunun güneş hararetiyle pişmesi gibi sâlik, mürşidin terbi­yesinde ya­vaş yavaş gelişir. Zamanla bu gelişme kemâle erer. Rahmânî ne­fesin üflenme­sine istidad kazanır.» [39]

 Mürşid râbıtası için, genellikle iki zaman vardır. Bunlardan biri "Hatm-i Huwâcegân" âyini sırasında, diğeri ise her mürîdin yalnız başına yapmak duru­munda olduğu wird  denilen sözlü zikre başlamadan öncedir. Bununla bera­ber yine her şeyhe göre, râbıtaya ilişkin zamanlama değişebilir. Esasen tarîkatta zi­kirle râbıta birbiriyle çok yakından alâkalıdırlar. Geniş an­lamda râbıta da zi­kirden sayılmakla beraber "Zikir" terimi özellikle sözlü wird için kullanılır. Zikir de râbıta da tarîkatın temel kurallarındandır. Fakat daha önce de işaret edildiği gibi onlara göre râbıta zi­kirden çok daha önem­lidir.

İşte râbıtanın uygulanış biçimi ve şartları hakkında elde edilebilecek en geniş bilgiler bunlardır denebilir.

***

 

Tarîkat Rûhânîlerine Göre, Râbıta Yapmanın 

Kaçınılmaz Lüzumu:

 

Nakşibendîler, râbıtaya dini ve rûhânî bir nitelik atfetmekte ve onu İslâm'ın bir parçası, hatta Allah'ın kesin bir emri olarak uygulamaya ve yay­maya çalışmaktadırlar. Nitekim Nakşî şeyhlerinden Mustafa Fevzi, sırf râbıta konusunda kaleme aldığı İsbât’ul-Mesâlik Fi Râbıta'tis-Sâlik adlı man­zum risâlesinde râbıtanın farz olduğunu ileri sürerek aynen şöyle demekte­dir:

«Elli dört farzdan biridir râbıta,

Ehl-i aşkın rehberidir râbıta ;

Hubb-i fillâh'tır bu yolda râbıta,

Bir muhabbettir gönülde râbıta.» [40]

 Nakşibendîlere göre râbıta farz olduğu için herkesin mutlak surette bir şeyhe bağlanması ve mürşidine râbıta yapması kaçınılmaz bir görevdir. Nitekim Muhammed Emîn el-Kurdî, bu konuda şunları kaydetmektedir:

«Allah'a ulaşmış bulunan şeyh, mürîdin Allah'a ulaşması için bir ara­cıdır ve onun, Allah huzuruna girebileceği bir kapıdır. Dolayısıyla kendisini irşâd edecek bir şeyhi bulunmayanın rehberi ancak şeytandır.» [41]

 Nakşî şeyhlerinden biri olan İsmet Garibullah da el-Kurdî'yi teyid eden sözlerle bir şeyhe bağlanmanın kaçınılmaz gerekliliğini ileri sürmekte ve bunu Risâle-i Qudsiye'sinde manzum olarak şöyle anlatmaktadır:

«Şerîat mahzeninden bunca insan,

Hüdâya vâsıl oldu buldu meydan ;

Veli [42] gâyet katı müşkildir ey cân,

Ki mürşidsiz bu sırra ola şâyân.

Heman mürşid bulup hakka gidelim

Cemâl-i bâ kemâle seyr edelim.» [43]

 Yukarıdaki «Heman mürşid bulup hakka gidelim.» mısrâında ifade edildiği gibi tarîkatçılar, cemâl ve kemâle doğru yol almanın; yani Allah'ın güzelliklerini seyretmek için yürüyebilmenin; onların hayâl ettiği alemde mesafe kat edebilmenin; hatta ve hatta «Allah'da eriyip gitme»'nin[44]