KADERİMİN SAHNESİNDE

 

SIRF

 

KENDİMİ OYNADIM

 

(Gökkuşağı Bir Yaşamın Ak sayfaları)

 

 

 

 

Bizden önce de yazdılar, çizdiler, anlattılar... Bir iz bırakmak için insanlar, en derin duygularını dile getirmeye çalıştı. Kimisi çivi ile, kimisi Dâmeğân kamışı ile, kimisi de tavus tüyü ile yazdı. Hepsi de sonuçta bizi düşündürmek için kalemlerini kullandılar.

 

Geçmişi ve «Bizden evvel gidenleri» anlamak, hatta yaşamı ve doğayı tüm gizemleriyle anlamak; -iç dünyalarını ve gözlemlerini cömertçe ve ustaca sergilemiş olan- anı yazarlarının satırlarından rengârenk dünyaları okumak mümkündür. Öyle ki eğer bu kitapları gerektiği kadar ciddiye alırsak, bilimsellik adına basılmış ve dayatılmış binlerce kitap ve ansiklopediden yüz çevirir, kopyacıların, tozlu raflarda soğuk soğuk duran o kalıplaşmış «eserlerine» dokunmayız bile...  

 

Okuyucu azsa da yığın yığın kitap var artık bugün. Korsanların elinde kitaplar, büyük kentlerimizin kaldırımlarına kadar taşmış. Fakat bu bolluğu hayra yormamak gerek. Çünkü sahip oldukları üne bir türlü doymayan, nice ilim ve düşünce hırsızları, çok daha ünlenmek için günümüzde onun bunun göz nuru ile hazırladığı çalışmalardan çarpıcı bölümler aşırarak sözde kitap yazmaktadırlar! Yakın geçmişte bir başbakan eşi, skandal şampiyonu ünlü bir rektör ve sözde «dünya müslümanlarını temsil eden bir örgüt» temsilcisi prof. Bu haltı işlediler! Herkes bu hırsızları tanıyor; ama yüzleri bir parça kızarmadı bu adamların. Türkiye’de kitap deyince ister istemez bu heriflerin yazıp çizdikleri önce akla geliyor. Hele kalem mafyasının meşhur ettiği romancılar; bu adamlar son on yıldır işi götürüp kaymağını yediler; çok para kırdılar ve tabiatıyla ceplerine servet akıtan sürüler sayesinde büyük keyif de aldılar! Günümüz Türkiye’sinin binbir ilginç gerçeklerinden biri de işte budur. Onun için bu ülkede yaşamış, görüp geçirmiş, biri olarak anılarımı yazarken size hemen şimdiden şunu söyleyebilirim:

 

Bu kitabı dikkatle okuduktan sonra sayamayacağınız kadar çarpıcı gerçekleri âdeta görmüş ve yaşamış gibi olacaksınız. «Biz de bu ülkede her gün çok şey yaşıyoruz» deyip yanılmamalısınız; ötekileri ve ötedekileri hep tahmin etmelisiniz! İşte ben onları gördüm ve onları yaşadım!

 

Yaşamım boyunca herhangi bir kimseye benzemeye asla özenmedim. Hep kendime benzedim. Hep kendim gibi oldum. Taklide hiç mi hiç yeltenmeyen bu yapı ve bu bağımsız ruh sayesindedir ki başkasının yönettiği hiçbir kampanyanın içinde yer almadım; hayatta bir kez bile geçerli oy kullanmadım; hiç kimseden iş istemedim; hiç borçlanmadım; yaşamı boyunca üzerinde hiç para taşımamış bir babanın oğlu olarak ben, -evet elbette ki para taşıdım- fakat hayatımda hiç para kaygısına kapılmadım. Hayatımı nasıl kazanabilirim, diye bir endişem olmadı. Ama daima, -hayatı nasıl anlamlandırabilirim- diye düşündüm

 

Kur’an’ın bütünlüğüne yürekten imân etmiş hanîf bir mümin olmama rağmen (çocukluk günlerimden sonra) Cuma ve bayram namazlarına bile katılmadım. Çünkü bu kongrelerin, Allah’ın birer emri oldukları için değil, sırf gelenek diye düzenlendikleri için anlamlarını yitirdiklerine inanıyorum. Eğer bilmiyorsanız şu gerçeği benden duyunuz ki; Cum'a; mü'minlerin zorbalara, onların zulüm ve adaletsizliklerine, batıla, hurafeye, eşitsizliğe, aymazlığa yozlaşmaya, bölücülüğe, ayırımcılığa hortumculuğa, yolsuzluğa ve her türlü sömürüye karşı bir gövde gösterisidir... Cuma müm'minlerin istişare toplantısıdır, zalimlerin kınandığı, kardeşlik duygularının pekiştirildiği haftalık enternasyonal bir konferanstır... Cuma işte bu anlamdaki niteliğini tamamen yitirdiği için, kiliselerde Pazar günleri icra edilen hıristiyanlık ayinine benzer mistik bir ritüele dönüştürüldüğü için böyle bir ayine katılmaktan Allah Tealâ'ya sığındım. Bu nedenle hiç bir dedikoduya da asla aldırış etmedim, Allah’tan başka hiç kimsenin etkisi altında kalmadım; hiç kimsenin karşısında eğilmedim; hiç kimseye bilinçsizce katılmadım. Sanılabileceğinin tam tersine beni hayatla ve doğayla kucaklaştıran işte bu bağımsız ruh yapısıdır.

 

Evet yaşamla hep barışık kaldım. İnsanlarla da kapışmadım, ama yanlışlarına beni bulaştırırlar diye çok az kişiyle ancak samimi olabildim. Onlar da benim, sırf kendim gibi olmama çok itiraz etmediler.

 

İşte bu arkadaşlarımdan biri, yakın geçmişte bana bir roman yazmamı önerdi. Oysa ben bu alana bir hayli yabancıydım. Gençliğimde birkaç tane hariç, uzun yıllardır bir roman okumaya bile fırsat bulamamıştım. Şimdiye kadar hep çalışmalarımı bilimsel ve akademik olarak sürdürmüş, araştırma ve incelemelerimi analitik, eleştirel ve belgesel biçimde gerçekleştirerek yayınlamıştım. Dolayısıyla Ona, bu işin sadece bir yetenek ve yatkınlık meselesi olmadığını, aynı zamanda yazarın bu yönde doğal bir eğilim duyması gerektiği şeklinde yanıt verdim. Arkadaşım ikna olmadı ve bana;

 

- İşte seni özendiriyorum ve roman yazmak için engin bir hayal gücüne sahip olduğunu sana hatırlatıyorum. Bu yetmiyor mu, diye beni iyice sıkıştırmaya başladı.

 

Düşündüm, nihayet bir noktada anlaştık. Kendi yaşamımı bir roman üslubu içinde kaleme alacağımı söyledim. Çok mutlu oldu. Onu sevgiyle anıyorum. Çünkü bu kitabın temelinde Onun beni yüreklendirmede büyük katkısı oldu. Evet O beni tetikledi, hayatımı âdeta baştan sona kadar yeniden yaşamamı O sağladı.     

 

Yaşam... O zaten benim aşkım... Onu hep sevdim, bana sunduğu güzellikler dünyamı süsledi. Verdiği emanetleri korumaya çalıştım. Onları fırsat buldukça da doya doya izledim. Şimdi de sizinle paylaşmak istiyorum onları...

 

Kendi yaşadıklarımı anlattım. Senaryoyu kader yazmıştı, ben sadece oynadım. Önce oynadım sonra özetledim. Çünkü kaderin yazdığı gibi tıpatıp aktaramazdım. Ona bir isim de verdim: «Kendimi Oynadım». Umarım beğenirsiniz bu adı... Bu ezeli bir senaryo idi. Onu ilahi kaderin sahnesinde elli yedi yıldır kesintisiz biçimde oynadıktan sonra katıksız, yalansız bir dille –kısaltılmış olarak- kaleme aldım.

 

Yaşam... Ona aşkımı ilan ettiğimde henüz çocuktum. İnsan çocukken aşık olur mu? Ben oldum işte... Onu sadece sevmekle kalmadım; ona aynı zamanda çarpıldım. Cilveleri, işveleri beni hiç usandırmadı. Bazen beyaz gelinliğini giyip karşıma dikildi; bazen güllerle, çiçeklerle bezendi, başına papatyalardan örülmüş bir taç koyarak beni tahrik etti. Bazen somurttu, yüzünü astı; bazen de benimle şakalaştı, beni çimdikledi, hatta yüzümü bile tırmaladı. Fakat bana küsmedi.  Bense hiç küsmedim ona...

 

Elli yıl kadar önceydi. O da henüz benim gibi minik bir çocuktu. Güneşli bir bahar sabahı pembe yanakları, masum güzel gözleri ve gamzeleriyle şöyle karşımda durdu. Hiç bu kadar güzel bir kız çocuğu görmemiştim. Kumral saçlarını rüzgar karıştırmıştı, ama yine de çok güzeldi. Elinde mor menekşelerden küçük bir buket vardı. Bana uzattı. Minicik tombul ellerini avuçlarımın arasına aldım. Sonra gülücüklerle el salladı ve beni izle diye işaret etti. Ben de peşine takıldım.

 

Yaşamla işte böyle tanıştım. Sonra beni peşinde hep sürükledi; ona vuruldum; bazen de onu özledim... Hayat diye başka bir adı daha vardı onun... Doğrusunu sorarsanız beni onunla en iyi tanıştıran, sevgili annem oldu. Onun için yaşam benim aşkım, annemse benim şans kaynağım olarak gerçekten herkesin imrenebileceği çok güzel günler yaşattılar bana... Halâ aşkımla oynaşıyor, onunla şakalaşıyorum. Ama annemi çok özledim.

 

İşte bu sönmez, tükenmez aşk ve özlemdir ki beni, anılarımı yazmaya zorladı. Ben bu satırları çiziklerken çok büyük bir sorumluluğu yerine getirdiğime inanıyorum. Yazdıklarımla gelecek kuşakları günümüzün gerçeklerinden haberdar etmek, onları düşündürmek aynı zamanda onlara yaşamı sevdirmek istedim. Elli yıl öncesinden şimdiye kadar ne gibi olaylar yaşadığımı, neler görüp duyduğumu ileriki nesillere anlatmayı bir görev bildim. Bu görevi, sadece anılarımı yazmakla değil, daha birçok konuda kültürel ve ilmî çalışmalar yapmakla da  sürdürdüm. Anılarım arasında elbette ki onlardan da söz edeceğim. Ama her şeyden önce herkese yaşamı sevmeyi, onunla her zaman barışık olmayı ve asla ona küsmemeyi öneririm.

 

Ben işte öyle yaptım. Ona hiçbir zaman küsmedim. Çünkü onu belki de bebekken öyle bir sevmişim ki iliklerime kadar işleyen bu sevgiyi hiçbir güç yüreğimden koparıp çıkaramadı. Zaman zaman yaşadığım yapayalnızlık ve beş parasızlık bile... Onun için hayatı Kur’an’da, bülübülün sesinde, çağlayanların şarıltısında, mavi enginlerde, gökkuşağında, bebeklerin gülücüklerinde, mor dağların sisli ve esrarlı manzaralarında, ninnilerde, sevda şarkılarında bütün güzellikleriyle seyrettim. Onu bilgelerin sözlerinde, sazların tellerinde, yaylaların kristalleşmiş, bahara kalmış karlarında tattım; onu şiirlerde âdeta içtim.

 

 Hayat aslında bir şiirdir; tükenmeyen bir şiir... Onu eğer bir ıstırap ve çile, ya da bir tesadüfler zinciri gibi görmekten kurtulursanız, işte o zaman bu şiiri terennüm etme şansını elde edebilirsiniz. Onun mısraları arasında rengârenk dünyaları gezebilir, doyumuna varılmaz tatlı ve heyecanlı serüvenler yaşayabilirsiniz. Doğrusu, şiirleşmemiş bir hayat perişandır, tatsız ve anlamsızdır. İnsan, böyle bir hayatı ancak imansız, hortlak ya da vampir gibi yaşabilir. Edebiyattan, sanattan, müzikten ve zevkten uzak, duygusuz ve duyarsız insanların yaşamı işte böyledir. Onlar satanistlerden farksızdırlar. Onlara yaşamı da şiiri de anlatamazsınız.

 

Ben hayatı hiçbir zaman, bir -gece gündüz kovalamacası- ya da –sırf ekmek parasının peşinde bir koşturmaca- olarak görmedim; onu böyle algılamadım; böyle karanlık ve derin bir çukurun içine asla düşmedim. Tam tersine hayatı çok anlamlı, değerli, heyecan dolu, ölümden sonra da sürüp giden «uzun ince bir yol», düşündürücü, olgunlaştırıcı ve hikmetlerle dolu zevkli bir yolculuk olarak algıladım. Onun için de hayatı tam anlamıyla bir şiir gibi yaşadım. Öyle ki, neredeyse attığım her adımla âdeta Firdevsî’nin Şehnâmesi’nde, Şirâzî’nin Bostan’ında ve Hayyâm’ın rubâîleri arasında dolaştım, gezindim. Bunu fark edebilen birkaç gönül adamı da zaman zaman bana katıldılar. Ama bunların sayısı daima azdı. Onlarla birlikte vicdan ve duygu aleminin engin ufuklarına seyahatler düzenledik. Bunları size anlatamam. Kalemimin bunları yazmaya ne yetkisi var, ne de kudreti. Ancak şiirin hayata dönüştüğü küçük sahnelerden örneğin birini aktarabilirim.

 

Her türlü günahtan arınmış yer ve zaman kesitlerinde, birlikte sevginin arı ve tertemiz esintileriyle serinlenmeye çalıştığım sık sık arkadaşlarım oldu. Bunlar, vaktiyle yaşıtlarımdı; sonra onların yerini öğrencilerim doldurdu. Bu güzel insanlarla, -nâmahrem eli değmemiş-, hayatın en masum zevklerini paylaştık. Vahyin ve aklın divanında ilim konuştuk, dolu dolu söyleştik, düşündük, tartıştık ve coştuk. Hiçbir zaman irfan taslamadık. Bu sözcüğün içini diledikleri gibi dolduran mistik hokkabazlar gibi hikmet yumurtlamadık.

 

Bir ara yazı hayatımı dondurdum; ders vermeye yöneldim. Etrafıma kısa zamanda salkım saçak kümelenen kızlı erkekli pırıl pırıl gençlerin hepsi de çok zeki idiler. Yüksek öğrenim görmüş olan bu gençler, Arap dili ve edebiyatı konusundaki bilgilerini geliştirmek istiyorlardı. Aralarında sivrilen parlak zekâların farkına vardıkça çok seviniyordum. Onlarla diyalogum daha başka idi. Çünkü yaşamın sesini aynı frekanstan birlikte dinleyebiliyorduk. Bu gençlerden biri, bana bir gün «Behişt’e» başlığı altında bir şiirini getirdi. Okuyunca çok duygulandım. Mehmet Özturan adındaki bu genç, zeki, yetenekli ve duygulu öğrencimi kutladım. Yazdıklarını birlikte paylaşalım:

 

Behişt’e

 

Baharın ilki geldi

Kış kurusu  ağacın dalından

Ak çiçekler köpürdü.

Parmaklarını gererken çocukların

Göğün saçlarına musallat ettikleri uçurtmalar

Göğsünden vurulmuş bir askerdi hüzün

Acı çekmesin diye

Alnına bir çiçek koydum, onu ben öldürdüm

 

Islak otların kokusu

İçimde taze bir sevinç oldu

Dallar ve ben çiçekleniverdik birden

Hiçbir şey üzemeyecek beni bu gün

Belki ağlarım hafiften,

Bittiği zaman

Ağaçların sırtındaki düğün

 

İlkin bahar serdi yeşil sofrasını içimize

Ilık rüzgarlar katıldı

İçimde art arda patlayan sevince

Artık üzgünlük yakışmaz bize

Ey hüzün oğlu hüzün!

Burası baharın yeri

Toparlan gidiyorsun.  

               

Bir İlâhiyât öğrencisiydi bu genç şair arkadaşım. Ama Türkiye’yi saran mistik yobazlık bu delikanlının semtine hiç mi hiç uğrayamamıştı. O, berrak zihni ve tertemiz iç dünyasıyla derslerimde yaşadığı coşkunun etkisi altında işte böyle çiçek açmıştı. Ben şair değildim, ama dayanamadım, bu güzel  manzumeye yine aynı duygularla ve aynı frekansla bir yanıt vermek istedim. Onu da size sunayım; yorum sizin...

 

Rengîn

 

Vahyin müjdesidir,

Güneyden esen ılık meltemle gelen

Elbette ak çiçekler köpürecek baharından

O, pırılı pırıl yüreğinden şarıldayan

Coşarak akan şelâlenin

Sesiyle geldi,

Sessizlikleri deldi....

 

Bülbüller şakıyor artık baharımda

Mor leylaklar gülümsüyor

Neden mi?

Sen sorma bari, ne olursun!

Bak yüreğime çiseliyor

Sevinç göz yaşların

Çünkü biliyorsun.

 

Görmedim baharın böylesini

Mestim,

Ufuklardaki pembe şenlikte

Şarkımı söylerken

Daha dün yelken açtım

Leventlerimle estim

Nefes kestim.

 

Perilerime baksana!

Amber kokan parmaklarında

Rengârenk buketler

Taçlarında baharın

Ruh üfleyen soluğu...

Seni onlarla gördüm

Tatlı tatlı kıskandım

 

İrem bağlarında

Kutladınız beni

Sevgilerimin ak dalgalarında

Coşkularımda

Enginlerimde kanatlandınız. 

***

Bu genç, bir süre sonra; ufuk kazanmak ve kariyer yapmak üzere Mısır'a gitmek istediğini bana söyledi. Kendisini kutladım. Türkiye'den ayrılıncaya kadar da sık sık haberleştik. Ne yazık ki bu öğrencimden yıllardır hiç haber almış değilim! Birgün notlarımı karıştırırken, vaktiyle ona yazdığım bir mektuba rastladım. Ruhumdaki derin insan sevgisini, özellikle öğrencilerime verdiğim yüksek değeri yansıtması bakımından önemli bir belge olduğuna inandığım bu mektubu da sizinle paylaşmak istiyorum. İşte öğrencim Mehmet Özturan'a bir ara yazmış bulunduğum o mektup!

 

25 Eylül 2002 Çarşamba

Sevgili Mehmet Özturan,

 

Geçirdiğim ameliyat üzerine telefonla ilettiğiniz nazik «geçmiş olsun» dileğinizden dolayı size bir kez daha teşekkür ederim.

 

O sırada, Mısır’a yakın gelecekte bir seyahatte bulunacağnızı ve orada muhtemelen on ay kadar kalacağınızı ifade ettiniz. Bu habere hem çok sevindim hem de biraz üzüldüm... Sevindim; çünkü bilgi ve deneyim kazanmak için böyle bir seyahat düşündüğünüzü sanıyorum. Bu ise kuşkusuz kutlanmaya değer bir şeydir. Üzüldüm; çünkü bizden ayrılıyorsunuz.

 

Tarihte ilmi birikimleriyle ünlenmiş şahsiyetlerin hayat seyrini incelerseniz, hepsinin de birçok kez seyahate çıktıklarını görürsünüz. Öyle ise ilimsever kişi için seyahat adeta kaçınılmazdır.

 

Bu niyetinizin hayırlara vesile olmasını, geleceğiniz, umutlarınız ve hedefleriniz için bu seyahatin verimli geçmesini dilerim.

 

Henüz çok gençsiniz; ama büyük cevherler taşıyorsunuz. Hasbelkader rahle-i tedrisimde bulunmuş olduğunuz için, sizi bir nebze keşfetmek bana nasip oldu. Bundan sevinç ve gurur duyuyuorum. Vaktiyle büyük kalabalıkları yönlendiren bir statüye sahip olabilmiş ve bu konuda oldukça eğitilmiş biri olarak çok iyi biliyorum ki «üstadın, şâkirdini yüzüne karşı meth-ü senâ eylemesi, hatay-i azîmeden addolunmuştur». Fakat bunun istisnaları olmalıdır. Yetenekli öğrencisine cevherini keşfettirmeyen üstadın, onu ilim yolculuğunda geciktirebileceği ihtimalini her zaman düşündüm. Çünkü bunun örneklerini gördüm. Dolayısıyla sizi size keşfettirmenin yolunuzu açacağınıza inanıyorum.

 

Her şeyden önce, yetişmenizde katkısı bulunmuş hayırlı insanları saygıyla anıyorum. Kudret elinin öğrenci olarak bana gönderdiği Mehmet Özturan, arkadaşlarının tümünden bana daima farklı yansıdı. Bunun için de onlardan farklı davranmasını hep bekledim. Şimdi ise hayırlı bir sebep Ona uzak diyarları gösteriyor. Yolunuz açık, nasibiniz bol, akıbetiniz güzelliklerle dolu olsun.

 

Döndüğünüzde on aylık gurbetinizden on yıllık deneyim ve bilgilerle bizi aydınlatacağınızı düşlüyorum. Bu hayalimin hakikate dönüşeceğinden ise şüphe etmiyorum. Sizdeki zeka, esneklik, sabır ve olgunluklar, ilim ve medeniyetler diyarı Mısır’dan hayal ettiğim gibi döneceğinizi haber veriyor. O günü şimdiden sabırsızlıkla beklerken elbette ki size bazı tavsiyelerim olacaktır.

 

Sevgili Mehmet,

 

«Sefer»,meşakkat anlamına da geliyor. Meşakkat (yani sıkıntı) ise bazen yalnızca sabırla def edilebilecek bir belâdan daha başka kisvelerde de insanın karşısına çıkar. İşte o zaman kişinin sabırdan başka şeylere de ihtiyacı doğar. Bunlar: gurbet arkadaşladır; parasal güçtür ve bazen de pazu gücüdür! Fakat aşırı tedbir de korku ve kaygıları davet eder. Gurbet sofrasının tuzu biberi ise Allah’a tevekkül’dür, bunları unutmayınız!

 

Mısır’a gidince, insanoğlunun en az beş bin yıllık serüveninden çarpıcı tablolarla yüz yüze geleceksiniz. Bunların sizi nasıl ve ne kadar etkileyip düşündüreceği ise iç dünyanızın genişliğine bağlı olacaktır. Ancak bana kalsa siz daha başka şeyler üzerinde durunuz. Bilginize, görgünüze ve kültürünüze katkısı olacak kaynaklara yöneliniz. Çünkü çok yönlü bir kişilik kazanmanızın yolu buradan geçmektedir. Unutmayınız, emsalleriniz arasında kısa zamanda sivrilerek parlak bir düzeye ulaşabilmeniz, ancak ince bir zevke, geniş bir kültüre, birkaç yabancı dil bilme maharetine ve iletişimde etkileyici üsluplara sahip olmanıza bağlı olacaktır. Hayatınızda önemli bir ihtisas alanı seçerek o alanın rakipsiz bir temsilcisi olmaya çalışınız.

 

Ayrıca Mısır’da, eğer Türkiye’li arkadaşlarınızla zamanınızın onda birini bile geçirecekseniz, korkarım hayal kırıklığı içinde dönersiniz. Unutmayınız ki koltuk değnekleri her zaman işe yaramaz.

 

Arapçanızı ilerletmeyi ve bu dilin kültüründen nasip almayı gerçekten istiyorsanız şu ince noktalara dikkat etmenizi tavsiye ederim: Arapça: ilim ve sokak dili olmak üzere tam anlamıyla iki türlüdür. «El-Lehcetu'd-Darice» ya da «El-Lehcetu'l-Ammiyye» olarak bilinen sokak dilini eğer ihmal ederseniz okul, konferans salonları ve forumlar dışında insanlarla çok zor diyalog kurabilirsiniz. Bazen de «bilgiçlik taslayan» biri olarak karşılanırsınız! Onun için ilkin bir ay kadar yerli halkın konuşma tarzına dikkat ediniz. Onlarla ilişki kurarken zorunlu olarak  kullanacağınız yaklaşık 300 kadar kelime ve kalıbı hemen öğreniniz.

 

Çok gezmenizi ve çok okumanızı tavsiye ederim. Ama bu arada etrafı ibret ve dikkatle süzerek ikamet yerinize her dönüşünüzde bol bol not tutmanız yararlı olacaktır.

 

Birlikteliğiniz çok sürmemek şartıyla Türk arkadaşlardan belli konularda bilgi alınız. Onların zaman zaman rehberliği, sizin için zorunlu olabilir.

 

Yerli halkla diyaloğunuzda siyasi ve stratejik konulara girmeyiniz!

 

Özellikle kitap fuarlarını ve kitapçı çarşılarını geziniz. El-Ezher’i, müzeleri, piramitleri, Hz. Hüseyin, Amr b.El-As ve M. Ali Paşa camilerini ziyaret ediniz. Kader sizi aydın ve vakur şahsiyetlerle karşı karşıya getirirse onları dikkatle dinleyiniz; bilgilerinden yararlanmaya çalışınız. Sosyal yaşamın her alanında göreceğiniz ilginç şeyleri belleğinizde tutunuz ve onları uygun saatlerde bir yere yazınız.

 

Gelenekler, yemek çeşitleri, meyve ve sebze çeşitleri, yerli meşrubat ve her türlü ürün adları o ülkenin özelliklerini yansıtır. Onun için bu konularda da çok geniş bilgi sahibi olmaya çalışınız. Çünkü ileride Arap ve islam dünyası ile ilgili tarihi felsefi, edebi ve sosyolojik kaynaklara başvurduğunuz zaman bu bilgiler size çok kolaylık sağlayacaktır. Türkiye-Mısır ilişkileri hakkında, gitmeden önce bilgi alınız. Orada bulunduğunuz sırada Mısır’da faaliyet gösteren Türk Şirketlerini ve çalışma alanlarını öğreniniz; bu şirketlerin insan kaynakları ile ilgili olarak da bilgi edinmeye çalışınız.

 

Gitmeden önce yolculuk, konaklama ve alışveriş gibi konularda Halime Uyulan Hanım’dan bilgi almanızda yarar vardır.

 

Mümkünse şu tavsiyelerime de önem veriniz:

 

1. Herhangi bir okulda veya kursta bir kez bile olsa bir dersi izleyiniz.

 

2. Spor, müzik ve sanat etkinliklerine (seyirci olarak) katılınız.

 

3. Bir iki şarkı sözünü ezberleyiniz ve makamla terennüm etmeyi deneyiniz.

 

4. Gücünüz dahilinde Felsefe, sağlık, edebiyat ve sanat konulu kitap ve CD getirmeyi ihmal etmeyiniz. Bunları, fazla para harcamadan edinmeye çalışınız. Bunun yolları vardır!

 

5. Zamanınızı çok ekonomik kullanınız.

 

6. Paranıza, pasaportunuza, biletinize ve eşyanıza çok iyi sahip olunuz. Gurbette perişanlık, unutulmaz izler bırakır!

 

7. Sağlığınıza dikkat ediniz; hijyen ortamda hazırlanıp satıldığından emin olmadığınız yiyecek ve içekleri kullanmayınız.

 

8. Uçak yolculuklarından sonra genelde kabızlık yaşanır. Bunu önlemek için bol sıvı alınız ve mümkünse birkaç gün (B) kompleksinden beher gün bir draje alınız. (Bemiks C)’yi tavsiye ederim.

 

Dönünceye kadar zihnim hep sizinle meşgul kalacaktır. Gece yarısı uyanarak Allah’ın huzurunda mutluluğunuz, sağlığınız ve başarınız için avuç açıp dua ettim. Siz de bana bulutların üzerinde dua ediniz.

 

Gönlünüz ferah, yüzünüz ak, bahtınız açık olsun. İnşaallah yeniden bir araya gelmek üzere sizi Allah’a emanet ediyorum sevgili Mehmet.

 

Ferit.

 

 

Genelde, anı kitaplarına önsöz yazılmaz. Yaşadıklarını, görüp duyduklarını yazmak isteyen insanlar, kaleme sarıldıkları gibi hemen içlerini dökmeye koyulurlar. Kimisi önce çocukluk yıllarından başlar, kimisi de önce yaşlandığı yıllardan söz eder. Kimisi yaşamını tam bir kronolojik sıraya göre yazar, kimi de nasıl rast gelirse öyle anlatır. Kimisi coşkularını, kimisi de hasret ve ıstıraplarını dile getirir. Hepsi de yazarlarına göre doğrudur. Çoğunda da kuşku yok ki ibretler ve dersler vardır. Çünkü kimisi günahlarını yazar, kimisi ise sırf iyi taraflarını...  Kimisi sırlarını faş eder, kurtlarını döker, kimisi de sadece hayallerini gerçek gibi yansıtır. Anı kitaplarının çoğu, siyasi iktidarların hazırlattığı ve körpe beyinleri kirletmek için milyonlarca çocuğa gence dayattığı sahte tarih kitaplarından, ideolojik propagandalarla dolu kağıt yığınlarından daha anlamlıdır. Evet anı kitaplarında da yalanlar, astronomik yorumlar ve hayal ürünü şeyler yok değildir, bununla birlikte ideloloijik amaçlarla hazırlanan resmi tarihlerdeki düzmecelerden daha yararlıdırlar. Çünkü yalan bile olsa anı kitaplarında anlatılanlar –yazarın ruh hali, çevresi, ülkesi ve toplumu hakkında- tahmin edilemeyecek kadar ipuçları verir. Dolayısıyla bunlar resmi ve ideolojik düzmece tarih kitaplarından, milyonlara «illalah!» dedirmiş «ilke ve inkilâplar» komedisinden, bunların eşliğinde verilen şişirilmiş biyografilerden daha gerçekçi ve daha düşündürücüdür. Hiç kuşku duymuyorum ki bu resmi ve ideolojik düzmece tarih kitapları yakın gelecekte çöpe atılacak, ama anı kitapları ilelebet zevkle okunacaktır!

 

Ben yazılabilecek şeyleri –çarpıtmadan- olduğu gibi yazdım. Hiç çekinmedim. Çünkü çekineceğim hiçbir şey yok. Çalmadım, çırpmadım, zulmetmedim, kimseye zarar vermedim; zarar verenlerle asla işbirliği etmedim; boş yere kimseyi incitmedim. İster inanın ister inanmayın, hayatımda borçlanmayı bile denemedim. Evet rahatsız ederim korkusuyla sıkıştığım günlerde bile hiç kimseden borç para almadım. Daima insanları sevdim, hayvanları sevdim, yeşili sevdim, doğayı sevdim. Sevgiyi anlattım, sevgilileri kutladım... Sözlüğüme nefret kelimesini almak istemedim. Bazen kendisi gelip oraya girmeye çalıştı; kovmak istedim. Ama hak eden olabilir diye onu yine de bir kenarda sakladım. Onsuz da olmazdı. Çünkü bazı şeyler vardır ki tuz, biber gibidirler. Onları yemezsiniz ama yediklerinize tat lezzet versin diye saklarısınız ve yeri gelince de kullanırsınız. İşte bu da öyle bir şey...   

 

Anılarımı Türkçe yazdım. Hem de çok akıcı ve güncel bir Türkçe ile... Ağdalı dil kullanmayı zaten yeğlemem. Çünkü insanlar okurken anlayamıyor, sıkıntı duyuyorlar. Okuyucunun canını sıkmaya hakkım yok ki... Herkesin beni anlamasını istedim. Açık söyleyeyim; gerektiğinde argo da kullandım. Bazen ağzımı açtım gözümü yumdum, Allah ne verdiyse söyledim. Ama pervasızca ve genelleme yaparak değil... Çünkü saygıyı ve sevgiyi özümsemiş, sindirmiş ve bayraklaştırmış biriyim. Aksini yapamam ve zaten beceremem de... Ama, hani bazen çöpümüzü dökmek zorunda kalırız ve gider onu gerektiği yere bırakırız ya, işte ben de öyle yaptım. Çünkü bu dünyada, insan kılığına bürünmüş bazı yaratıklar bulunur; onlar birer çöp bidonu gibidirler. onlara da bir şey ayırmak gerekir; bu yaratıklar zaten kendilerini bilirler. İşte ben onları da ihmal etmedim.

 

Eski kelimeleri de, yeni sözcükleri de kullandım. Bunu, hem laikçiyi, hem de tarikatçıyı sevindirmek için değil, tam tersine ikisini de çatlatmak için yaptım. Çünkü ikisi de sevgisiz, ikisi de sevimsiz, ikisi de bağnaz ve yobaz…. Asla sadist değilim, ama yobaz çatlatmaktan zevk alırım. Çünkü o, sevginin düşmanıdır.

 

Anılarımı başka dillerle de yazabilirdim. Özellikle -sözlü ve yazılı anlatımda- aynen Türkçe kadar akıcı kullandığım Arapça yazabilirdim. Çünkü ikisi de aile dilimdir. Türkçe yazdım ki en çok bu ülkenin insanı benim yaşamımdan, düşünce ve inanış tarzımdan dersler çıkarabilsin; anlattıklarımda yararlı ve doğru bir şey bulursa onu örnek alsın; (inanmam ama, masum olmadığım için) zararlı bir şey bulursa ondan da sakınsın... Evet Türkçe yazdım, çünkü Türkiye’nin çocuğuyum.

 

Bu ilgiyle gençlere bir öğütte bulunmak istiyorum; anılar bir ömür boyu zorla ve yavaş yavaş kazanılmış birikimlerin, acı ve çetin sınavların sonucu olarak ancak elde edilebilmiş bilgi ve deneyimlerin ürünleridirler. Dolayısıyla, -bana kalsa- nisbeten uzun ve dolu dolu yaşamış görgülü ve bilgili insanlar ancak anılarını yayınlamalıdırlar. Gençler ise ne kadar olgun ve birikimli olurlarsa olsunlar, anılarını notlar ve günlükler şeklinde biriktiriyor olsalar bile onları hemen kitaplaştırıp yayınlamakta hiç acele etmemelidirler. 

 

«Bireylerin anıları, toplumun bir tür belleğidir.» (Mîna Urgan böyle diyor). Sinesinden koptukları halkın düşüncelerini, inanışlarını, yaşam tarzlarını, kültürlerini zaaflarını, bunalımlarını ve başarılarını yansıtırlar. Gelecek kuşaklar için bunlar çok önemlidir.

 

Kimi yazarlar anılarını romantik üsluplarla, fantezilerle süslerler. Bunlar belki edebiyatçılara yarayabilir; duygusal insanları coşturabilir. Bazı kimseler de anılarını günce tutar gibi yazarlar veya tamamen günlük notlarını bir araya getirerek kaleme alırlar. Ben bu yollardan hiç birini seçmedim. Benim üslubum daha farklı. İlk öğrencilik günlerimden beri, (tasnif edilmiş bilgi sistemini) benimsediğim için, -ele aldığım konu ne olursa olsun- iki şeye çok önem veririm: birincisi verdiğim bilginin -eğer varsa- bir belge ve kaynağa dayanması, ikincisi de kategorisel olmasıdır. Bundan amacım okuyucunun, istediği bilgiye zaman kaybetmeden ulaşabilmesi ve ikna olmasıdır. Tabiatıyla bu değişik yöntemlerden her birinin değeri ayrıdır. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.

 

Anılarını kaleme alanlar, sadece kendi muhitlerinde yerleşik bulunan ve dar çevre içinde görüp yaşadıklarını yazanlardan ibaret değildir. Bilakis dünyanın başka yerlerindeki yaşam biçimlerini merak edenler de tarih boyunca bu amaçla uzun gezilere çıkıp izlenimlerini yazmışlardır. Bu kitaplar «seyahatname» adı altında literatürde yerini almış, her dönemde merakla okunmuşlardır. Örneğin İbni Fazlan, Nasır Hüsrev, İbn, Batuta, Evliya Çelebi, Edmond De Amicis, Hans Dernschwam, Ogier Ghuselin Busbeck, Stephan Gerlach, Salomon Schweigger, Melchior Besold, Hans Leunclavius gibi daha nice şahsiyetler yaptıkları geziler sırasında görüp duyduklarını ayrıntılarıyla yazmışlardır. İran’ın eski ünlü şair ve ediplerinden Sa’d-i Şirazî de Gülistan adlı nefis yapıtını âdeta bir anılar zinciri gibi sunmuştur. Bu şahsiyetlerden, -izlenimlerini tarafsız ve objektif aktaranların yanında- olayları abartanlar, yorum yapanlar ve karşılaştıkları insanları ve toplumları aşağılayanlar da vardır. Örneğin Kanunî döneminde, kaldığı İstanbul’da, görüp duyduklarını en ince ayrıntılarına kadar yazmaktan çekinmeyen ünlü Alman gezgini Hans Dernschwam, seyahatnamesinin bir yerinde aptesle ve aptes alanlarla ilgili izlenimlerini ilginç ifadelerle aktarıyor tuvaletini yapan müslümanların «kıçlarını parmaklarıyla temizlediklerini», bununsa çok iğrenç bir şey olduğunu kaydetmektedir. Keza Nasır Hüsrev, Harran’da konuk olduğu bir evde altmış yaşındaki bir Arap bedevisine, ısrarlı isteği üzerine Kur’an’ın sonundaki küçük surelerden birini, bütün bir gece boyu  öğretmeye çalıştığını, fakat adamın bunu bir türlü öğrenemediğini Sefername’sinde anlatmaktadır. Bence, şimdiye kadar yazılmış anılar arasında önem taşıyan yapıtlardan biri de Endülüslü İbn. Hazm’ın Tawqu’l-Hamâme (Güvercin Gardanlığı) adlı kitabıdır. Bazı anı kitapları da birikimli ve zevk sahibi okuyuculara pek önemli bir mesaj vermediği için kütüphane raflarında terk edilmişlerdir. Reşit Mümtaz Paşa’nın oğlu Ahmet Semih Mümtaz’ın «Tarihimizde Hayâl Olmuş Hakikatler» adlı kitabı gibi…

 

Anılarımı oluşturan notlarımı ve çeşitli malzemelerimi, 56 yaşına girdiğim günlerde toparlamaya başladım. 2002 yılında da bu notları yavaş yavaş bir metne dönüştürmeye koyuldum. O günden beri bu metni sık sık güncelleştirmeye çalışıyorum. Onun için bu kitabı internetten veya CD'den izleyenler bir sonraki nüshasında bulunacak bilgilerden habersiz kalabilirler. Öyle sanıyorum ki bu kitap, öbür dünyaya göçeceğim dakikalara yakın bir zamanda ancak son şeklini almış olacaktır.

 

Cumhuriyet dönemine kadar, Türkler tarafından yazılmış bir anı kitabı bulunmamaktadır. Kürtler için de bu, aynen söz konusudur. Bin yıldır birlikte yaşayan bu iki topluluk, karşılıklı olarak birbirlerini etkilediklerinden, her iki kavim de kültürel ve bilimsel alandaki gerilikleri yüzünden  özgün düşünceler üreten ve özgün nitelikte eser bırakan entelektüel şahsiyetler yetiştirememişlerdir. Bu nedenle, Osmanlı mollalarının çoğu sadece şerhçi ve haşiyecidir. Bu gerçeği Cemil Meriç, şu sözlerle çok öz ve açık olarak dile getirmektedir:

 

«Osmanlı İmparatorluğunda büyük düşünür çıkmadı. Çünkü düşünceye ihtiyaç yoktu!» (Bk. Sosyoloji Notları, baskı 4. S. 220. İletişim yy. İst-1997)

 

Cumhuriyet döneminde önce Türk kökenli bazı «aydınlar», yaşadıklarını, görüp duyduklarını kitaplaştırdılar. Bu gelişme, Kürt kökenli bazı medreseli okumuşları son zamanlarda özendirmeye başladı. Aslında «Doğu»’lu ve «Güneydoğu»’lu medreseli Kürt okumuşların bizzat kendileri değil, son yıllarda, Cumhuriyet okullarında eğitim görmüş çocukları bu gelişme karşısında tetiklendiler. Çünkü Kürtlerin 1950’den sonraki kuşağı ancak «Modern» Türk okullarında öğrenim görme olanağına kavuşabildi. Bu yeni kuşaktan, şimdiye kadar sadece bir iki kişi, ya babasının, ya da hocalarından birinin hayatını kaleme alabilmiştir. Bu adamların yazdığı anı kitapları ise, son derece yavandır. Çünkü her şeyden önce dil akıcı değildir; anlatılanlar, ülkenin sosyal ve toplumsal gerçeklerini -tarihsel arka plânı ile birlikte- yansıtmamaktadır. Dolayısıyla eğitici değildirler. Tam tersine bu kitaplar, dar bir çevrenin silueti ve belli kişilerin çok basit anekdotlarıyla tıkıştırılmıştır. Bu anıların en ilginç yanı ise birkaç «Doğu»’lu mollanın, oldukça abartılarak onlara ün kazandırılması gayretleriyle sayfalarının âdeta şişirilmiş olmasıdır. Onun için, büyük ihtimalle birkaç yüz kişiden fazla okuyucu bulamayacak olan bu kitaplar, yakın gelecekte tozlu raflara mahkûm olabilirler. Bunların, özellikle sosyologların ilgisini hiç çekmeyeceği, şimdiden tahmin edilebilir.  

 

Anılarını yazanların, yöntemleri gibi amaçları da farklıdır. Kimisi, zevk ve hobiden öte bir amaç taşımayan maceralarını yazar; kimisi toplumdan gizlenmiş olan birtakım kişisel sırların bir zaman sonra ortaya çıkmasını ister. Bu gibi kimseler, büyük olasılıkla karanlık işlere karışmış, kendileri gibi şaibeli adamlarla kader birliği etmiş ve topluma büyük zararlar vermişlerdir. İşte bu yoldaki maceralarını kaleme alan insan, zaman gelir vicdan azabı duyabilir ve bir çeşit günah çıkarmak için yaşadıklarını yazar. Örneğin Doktor Rıza Nur bunlardan biridir. Bu kişi, anılarında kötülediği, karalayıp aşağıladığı insanlarla bir zamanlar bizzat çalışmış, onlarla kader birliği yapmıştır. Kötülediği kimselerin, topluma ne kadar zarar verdikleri ise zaten meydandadır. Onun için bu kişi anılarını yazmış olmakla acaba kendini ne kadar aklayabilmiştir? Bu soruyu yanıtlamak durumunda olanlar elbette ki onun anılarını okuyanlardır.

 

Bazı kimseler de unutulmamak için anılarını yazarlar ve bunu da açık seçik söylerler. Nitekim «Bir Dinazorun Anıları» adı altında yaşadıklarını kaleme alan Mîna Urgan bakınız ilk satırlarında neler diyor:

 

«Herkesin anılarını yazmasını yararlı buluyorum. Köşedeki bakkal gördüklerini kaydederse, sokağındaki evlerin nasıl apartmanlaştığını, orada oturanların ne gibi değişimlere uğradığını, kendi bakkaliyesinin nasıl markete dönüştüğünü anlatsa bunlar bile ilginç olur bana kalırsa.»

 

«Ne var ki, görev bildiğim bu işe bir nebze bencillik de karıştığını yadsıyamam. Çünkü benim gibi, ruhun ölümsüzlüğüne öteki dünyaya filan inanmayan bir insan, karanlık bir boşlukta yok olmadan önce, çok küçük de olsa bir iz bırakmak da ister peşinde.»

 

Evet Mîna Urgan işte böyle diyor, anılarına aynen bu satırlarla başlıyor.

 

Benim amacım ise bunlardan hiç biri değil. Şükrediyorum ki yanlış insanlarla hiç işbirliği etmediğim ve hiç kimseye zarar vermediğim için ne pişman olmak, ne aklanmak, ne başkalarını aşağılamak ne de ünlenmek için yazdım. Hele unutulup yok olmak korkusu ile kalemi elime almak hiç aklıma gelmedi. Çünkü yok olmak diye bir şey yok. Bunun felsefesini burada yapmak istemem. Sadece aşkımla geçen günlerimden söz ediyorum. 

 

Ayrıca ben, metot bakımından da alışkanlığımı bozamadım. Çok dakik olmasa bile kronolojik bir sıraya uymayı kendime göre daha doğru buldum. Fakat yaşadığım, görüp duyduğum ve düşündüğüm her şeyi yazdığımı sanmayınız. İfade etmeliyim ki bunu hemen hiç kimse göze alamaz. En mazbut bir yaşam sürdürmüş olan insan bile zihninde ve vicdanın derinliklerinde gömülü birçok düşünceyi, istek ve hayali açıklamaz, açıklayamaz! Dolayısıyla da insanlar birçok sırlarını birlikte mezara götürürler. Bunun aksini yapanlar, mutlak surette başlarına büyük derler açarlar; bununla da kalmaz, içinde yaşadıkları toplumu dejenere ederler. Çünkü insanlar, hiçbir zaman açıklanmaması gereken çok özel ve çok mahrem düşünce ve yaşantılarının, -meşru olsa bile açıklandığında- büyük tepkilere neden olacağını tahmin etmeli, onun için de bu sırlarını asla kimseyle paylaşmamalıdırlar.

 

Örneğin bazı siyaset ve devlet adamları sözde anılarını yazarlar. Bunları okuyan insanlar da yazarın, bütün yaşadıklarını içtenlikle kâğıda döktüğünü sanırlar. Bu tür okuyucular çok saftır. Bilmezler ki siyaset adamı demek, zaten tepesine kadar türlü türlü harama, cinayete, yalana fitne ve fesada gömülmüş insan tipi demektir! Bunların arasında dürüst biri eğer yaşayabilmişse bu, mucize gibi bir istisnadır. Fakat bu sözler, asla bütün siyasetçilere şamil değildir; dolayısıyla onlara hakaret anlamında algılanmamalıdır. Nitekim peygamberler de siyaset yapmıştır. Orneğin; Hz. Musa, Hz. Süleyman ve Hz. Muhammed devlet başkanlığı gibi görevler üstlenmişlerdir. Hem sonra şuracıkta bu açıklamaları yaparken amacım ne siyasettir, ne de bu alanın adamlarıdır. Ben, kimsenin toplumu rahatsız edecek, ya da kötü örnek olabilecek şekilde kişisel sırlarını sayıp dökmemesi için bu örneği vermek istedim. Hepsi o kadar.

 

Bu sayfaları, büyük olasılıkla bugün, yarın ve yıllar sonra da birçok insan okuyacaktır. Bu ilgiyle önemli bir şey söyleyeceğim; Hayatta uzun yıllar birlikte olduğum birileri, «Acaba benim adım da bu sayfalarda geçiyor mu?» diye eğer merak edecek olursa bu kitabı baştan sona kadar okumadan önce -bana kalsa- Hak Edenlere Bir Çift Sözüm Var başlığı altındaki en son bölüme göz gezdirirse daha iyi olur.

 

Aşağıdaki sayfalarda hep dünleri, hep geçmişi yazdım. Eğer bugünlerin «dün» olduğunu görürsem onları da yazarım. Bugünlerle ilgili olarak anılarımın sonunda sadece hayat felsefemden ve dünya görüşümden biraz söz ettim.

 

Yazmak, erbap olan kimse için zor bir uğraş değil elbette. Önemli olan; yazarken havanda su dövmemek, ukalâlık etmemek; bilene öğretmeye kalkışmamak ve haddini bilmektir. Yazarken amaç, elbette ki eğiticilik olmalı, bilgilendirmeye ve bilinçlendirmeye önem vermelidir. Vaktiyle taşa, tuğlaya, deriye yazılmış nice küçük sözler vardır ki bugün onlara «altın harflerle» yazılmış gibi bakılmakta, okunup onlardan bin bir ders ve ibret çıkarılmaktadır. Çünkü –bu büyük anlamlı küçük sözler- insanlığın yolunu ışıklandırmış, her türlü övgüyü gerçekten hak etmişlerdir.

 

Günümüzün okullarında okutulan matematik, fizik ve kimya kitaplarını inceleyerek de gelecek kuşaklar, çağımız hakkında bazı bilgiler edinebileceklerdir. Ama «Atalarımız» diye bizi anarlarken hakkımızdaki en doğru bilgileri ancak anılarımızdan çıkarabilirler. Kalemlerimizle yazarak onlara bıraktığımız özgün mektuplarımızdan bizi daha iyi tanıyabilirler. Çünkü anılar, ataların –başka alemlerden- torunlarına yazdıkları mektuplardır. Biz nasıl yüzyıllar önce yaşamış olan atalarımızın bıraktığı anıları merakla okurken çeşitli duygular içinde yüzüyorsak, bizden sonrakilere de bunu yaşatmamız gerekir. Onları günümüzün gerçeklerinden haberdar etmek, sanırım önemli görevlerimizden biridir. Ben bu anılarımı yazarken işte böyle önemli bir görevi yerine getirdiğime inanıyorum.     

 

Hayatımda sahip olduğum en büyük şanstan başlayarak şimdi sizi artık anılarımla baş başa bırakıyorum. 

    

 

Hayattaki en büyük şansım

 

Bundan hiç kuşkusuz annemi ve babamı, özellikle annemi amaçlıyorum. Hayattaki en büyük şansım bu iki faziletli insanın sıcak ve şefkat dolu kucağında bü­yümüş olmaktır.

 

Çocukluğumun en güzel günlerini, genelde annemle birlikte yaşa­dım. Doyumlu, iradeli, neşeli, temiz, disiplinli ve ağırbaşlı olmayı O bana öğretti. Hem ruhsal, hem bedensel açıdan sağlıklı bir insan olarak yetişmemde en büyük emeği geçen insan annemdir.

 

İkinci Dünya savaşının alevleri söner sönmez dünyaya geldiğimi bana hep annem anlatırdı. İlk bilgilerimi de Ona borçluyum. " Bütün anneler me­lektir." derler, doğrudur. Ama benim annem gözümde daha başka bir melek­tir. O, şimdi artık aramızda değil. Fakat bulunduğu ahiret aleminden Onu sanki meleklerin rengârenk kanatları arasında görür gibiyim. Hâlâ Onun içten ses­lenişlerini, bana ruh veren güzel öğütlerini duyar gibiyim; Şimdi bile her üzüldüğümde Onun, gelip bilgeleri kıskandıracak güzel sözleriyle beni te­selli edeceğini, bana moral vereceğini; sa­bahları uyandığım zaman yü­zünde bahar çiçekleri gibi açan gülücüklerle gelip başımı okşayacağını bekliyorum.

 

15. Ağustos. 1999 Çarşamba günü İstanbul’da bu fânî hayata veda eden sevgili Annemi rahmetle anıyorum. O daima yüzüme gülen bahtımın kaynağı olarak yüreğimde, hafızamda ve ruhumda yaşayacaktır. Çünkü gerçek­ten iyiyi ve güzeli bana ilk tanıtan Odur; Saygıyı ve sevgiyi bana ilk öğreten yine Odur. Her ne kadar hizmetçilerin ve halayıkların ellerinde büyüdümse de onun ninnileriyle uyudum, onun tatlı gülümseyişleriyle mutlu oldum. On yaşına basıncaya kadar başımı hep O okşadı, beni okula hep O uğurladı. Eve her dönü­şümde de sevgi dolu bakışlarıyla hep O beni karşıladı. Yolculuğa her çıkışımda arkamdan bir testi su dökmeyi hiç ihmal etmedi. Yolculuk­tan dönüşle­rimde de beni hasretle kucaklayan hep O oldu. Başarılarımdan dolayı beni içtenlikle kutlayan, sıkıntılı ve zor anlarımda bana moral veren yine O oldu... Daha yirmi yaşlarında genç bir anne olarak beni dünyaya getiren bu asîl hatunun adı Fahriye Hanımefendi'dir. Bitlis Eşrafından Kadızâdeler ola­rak tanınan bir aileden Mustafa Efendi'nin kızıdır.

 

Soy, sop, köken ve ırk üzerine şimdiye kadar çok şey söylenmiştir. Bunlardan, insanlar arasında –hak ve özgürlükler bakımından- ayırım yapan, onları yukarıdakiler ve aşağıdakiler ya da eşraf ve avam diye ayıran ne varsa, hiç biri ilmin ve aklın karşısında elbette ki herhangi bir değer ifade etmez. Şu var ki, toplumun dinamizmini sağlayan; bilgi, görgü ve ahlâk konusunda insanlara öncülük yapmış olan ve bu nedenle de haklı olarak ünlenmiş bulunan aileler, genelde çocuklarına da bu mirası bırakırlar. Böyle bir mirasın sahibi olduğum için, bir tarihi bilgi olarak soyumdan biraz söz etmeyi uygun buluyorum ve önce anne tarafından konuya girmek istiyorum.

 

Annemin ataları, -ellerinde bulunan şecereye göre- 1258 tarihinde Bağdad'dan vaktiyle Van-Bitlis arasındaki alana göç etmiş bulunan Türkmen asillerinden Şeyh Musa adında bir zatın soyundan gelmektedirler.

 

Bu münasebetle ilginç bir gerçeği burada kaydetmekte yarar vardır. Bu gerçek, (Nurcular tarafından yüceltilerek Bediüzzaman unvanıyla anılan) Said Nursî’nin de bu soydan geliyor olmasıdır. Bilindiği üzere Said Nursî vektiyle Saîd-i Kürdî olarak ünlenmişti. Bu ise «Kürt Said» demektir. Hatta bu zat Osmanlı Devleti’nın yıkılış günlerinde «Kürt Teâlî Cemiyeti» adı altında bir derneğe bile üye olmuştur. Oysa Said Nursî’nin, yukarıda adı geçen Türkmen eşrafından Şeyh Musa’nın soyundan geldiği, bu ailenin çağımızdaki ileri gelenleri tarafından sık sık dile getirilmektedir!   

 

Bu ailenin, yakın geçmişte en şöhretli şahsiyeti olarak bilinen –Bitlis eşrâfından- Kadızâde Hacı Necmeddin Efendi, (ki bu zat Annemin büyük babasıdır); Abdullah Efendi’nin oğludur; Hüseyn adında bir kardeşi de bulunan Abdullah Efendi, Kadı Mustafa Efendi’nin oğludur; O da Molla Osman Efendi’nin; O da Molla Muhammed Efendi’nin; O da Müderris Molla Ahmed Efendi'nin oğludur. Devrinin ulemasından olan merhum Müderris Molla Ahmed Efendi ise yukarıda sözü edilen Şeyh Musa’nın oğludur.

 

Said Nursi’ye gelince bu zatın aile şeceresi içindeki yeri şöyledir: Said Nursî Mirza’nın oğludur, o da Aziz Kuzi’nin oğludur, o da Hüseyn’in oğludur, O da (yukarıda adı geçen ve aynı zamanda Hacı Necmeddin Efendi’nin büyük babası olan) Kadı Mustafa Efendi’nin oğludur. Böylece Said Nursi, Annemin büyük babası olan Hacı Necmeddin Efendi’nin amcasının torunlarındandır.

 

***

 

Annemin soyunu gösteren şecere, şematik olarak şöyledir:

 

Şeyh Musa (Ailenin Moğol istilâsından sonraki atası)

 

Molla Ahmed

 


Molla Muhammed

 

Molla Osman

 

Kadı Mustafa Efendi

 

 


Abdullah Efendi                                                                                 Hüseyn Efendi

 

 


Hacı Necmeddin Efendi                                                                    Aziz Kuzî

 

Mustafa Efendi                                                                                       Mirza

 

 


Fahriye Hanım                                                                                                  Said Nursî

 

-------------------------------

 

 

Abbâsî Devleti’nin, Moğol istilası sonucu ortadan kaldırılmasıyla birlikte meydana gelen kanlı dehşet ortamından, herhalde canını ilk kurtarabilmiş olanlar, dönemin imkân sahibi kalbur üstü aileleriydi. İşte bunlardan biri de Kerkük’lü Şeyh Musa Efendi’nin atalarıdır. Bunlar, başta Abbâsî Sarayından kaçarak kurtulan ve bir kısmı da bugün Türkiye’de (hâlâ merkezleri Siirt’in Tillo ilçesi) olmak üzere Van, Urfa ve İstanbul’da yaşayan Abbâsîler’dir. Yüz elli yıl kadar önce bu aile, Fakirullahzadeler olarak tanınırdı, Siirtli Araplar hâlâ onlara «Beyt Fakirullah» derler. Son zamanlarda da Sultan Memduhzadeler olarak anılırlardı. Keza Bu ailelerden biri de yine Abbâsîler gibi Haşimi Hanedanı’na mensup olan ve onlardan kısa bir süre sonra gelip aynı yöreye yerleşmiş bulunan atalarımdır.     

 

Annemin ecdadından Musa Efendi ailesinin, köken bakımından Türkmen olduğu sanılmaktadır. Bu çok büyük bir ihtimaldir. Çünkü, vaktiyle Irak’ta, Arapların çoğunlukta olduğu bir bölgede yaşamış, daha sonra kuzeye doğru Kürt bölgesine hicret ederek burada da asırlarca yerleşik kalmış olmasına rağmen bu aile hep Türkçe konuşmuştur. Bu savı güçlendiren kanıtlardan biri de, ailenin Horasan’dan Bağdat’a göç ettiğine ilişkin sık rivayetlerdir. Bir diğer kanıt ise Aile’nin konuştuğu şivenin Kerkük ve civarında konuşulan Türkçe ile hemen hemen aynı özelliği taşıyor olmasıdır. Bu şive, Erzurum Kars ve Ağrı’da yaygın olan Azeri şivesinden epeyce farklıdır.

 

Son zamanlarda aile çocukları arasında «Acaba Kürt müyüz, Türk müyüz?» şeklinde baş gösteren tereddütlerin en büyük kaynağı ise, aile içindeki bazı Kürt kökenli gelinlerin yüz yıla yakındır neden oldukları kültür değişimi faktörüdür! Örneğin bu gelinlerden biri de dedem (annemin babası) Merhum Mustafa Efendi’nin eşi (yani anne annem) Şemsi Hanım’dır. Bu hanım, Bitlis’e bağlı Çukur beldesi civarında vaktiyle muhit yapmış, geniş topraklara sahip olmuş Kürt kökenli Subaşı Beyleri’nden Hacı Nadir Ağa’nın kızıdır.

 

Çok sert ve otoriter olan bu ninemden, çocukluğumda diğer torunlar gibi ben de çekinirdim. Bütün köylülerimizin ve civar halkının «Hanımağa» diye hitap ettikleri ve karşısında bir kusur işlememek için dikkat sarf ettikleri bu ninemiz, Bitlis şivesiyle Türkçe’yi çok iyi konuşurdu; bununla birlikte, Türk kökenli Bitlisliler’den farklı olarak ana dili olan Kürtçe’yi de özgün aksanıyla akıcı bir şekilde konuşurdu. Tabiatıyla Mustafa Efendi ailesinin tüm fertleri de sırf bu büyük annenin etkisiyle Kürtçe’ye çok aşinâ olmuşlardı. Halbuki Hacı Necmeddin Efendi’nin diğer oğulları (Faik, Şemseddin, Fethullah, Ata ve Abdülhakim Efendilerin) aile bireyleri hemen hemen hiç Kürtçe bilmezlerdi. Nitekim çok iyi derecede Kürtçe bilmeme rağmen, anne tarafından akrabam olan bu ailenin çocukları ile hep Türkçe konuşurdum. Daha doğrusu Türkçe konuşmak zorunda kalırdım. Çünkü bu çocuklar, Kürtçe’yi biraz anlamakla birlikte onu bir yaşam dili olarak ne kullanıyor, ne kullanabiliyor, ne de kullanmak istiyorlardı! Ben ise onlardan sosyal statü bakımından farklıydım. Hem ırklarüstü sayılan Haşimî hanedanı’na mensuptum (ki bu sıfatla ailemiz sırf Arap olarak tanımlanmak istemezdi); hem de ailemiz çeşitli etnik kitlelerden oluşan geniş muhitine ve kalabalık müritlerine karşı tarafsız olmak zorunda idi. Bu nedenle ben aynı zamanda (gerektiğinde) hem Kürtçe, hem Arapça hem de Türkçe konuşarak aile muhiti içinde yetiştim. Psikolojik olarak da bu ırklara mensup insanlarla mesafem hep aynı oldu. Ümmet bilinci ile yetiştirildiğim için insanları renklerine, dillerine, kültürlerine ve sosyal mevkilerine göre ayırmak, çocukken bile aklımın ucundan geçmezdi. Ama bu ayırım, çok marjinal olmamakla birlikte çeşitli çevrelerde vardı. Hele bazı sivrilmiş kişilerde bu eğilim hem bilinçsizce, hem de çok yanlış doğrultularda göze çarpardı.      

 

İlginçtir ki Cumhuriyet döneminin ilk aydınlarından (annemin halası oğlu) gazeteci şair ve yazar Kemal Fevzi Efendi, Türk asıllı bir aileden gelmesine rağmen Kürt milliyetçisi olarak ideolojik faaliyetlerde bulunmuştur. İstiklâl mahkemesinde yargılanarak idama mahkûm edilmiştir. 27 Mayıs 1925 Çarşamba günü Diyarbakır’da asılarak cezası infaz edilen bu zat, Bitlis’te saygın bir kişi olan ve hemen herkesçe Türk kökenli olarak tanınan Reşid Efendi’nin oğludur. Annesi ise, annemin halası Hüsniye Hanımefendi’dir.

 

Ben 1945 yılında dünyaya geldiğim için ne İstiklâl mahkemelerinin estirdiği terör günlerini, ne Şeyh Said İsyanı’nın, ne de halk tarafından «Seferberlik» diye dehşet içinde anlatılan Birinci Dünya Savaşı’nın etkilerini yaşadım. Doğduğum günlerde ateşi henüz tamamen sönmemiş olan İkinci Dünya Savaşı’nın bile herhangi bir izine çocukluğumda rastlamadım. Dolayısıyla Kemal Fevzi Efendi’nin maceraları da dahil olmak üzere yakın geçmişin önemli olaylarını bana aktaran annemdir. Fakat Kemal Fevzi Efendi’nin iki biraderini gördüm. Ben ortaokul öğrencisiyken annemle birlikte evlerine giderdik. Bu iki kardeşten büyüğü, Kadri Efendi vilayette memurdu. Küçüğü Ziya Bey ise tıp doktoru idi. Fakat aklî dengesini kaybetmiş, perişan olmuştu. Evlerini ziyaret ettiğimiz her defasında Ziya Bey’i hep salonun bir köşesinde başı öne eğik, büzülmüş iki büklüm durumda görür, anneme fark ettirmeden kendisini uzun uzun merakla seyrederdim. Arada bir bazı tuhaf mimikler içinde yüzü değişirdi. Fakat hiç kimseye zarar vermezdi. Genelde hareketsizdi. Bu durumuna rağmen bazı kimseler ona şikâyetlerini anlatır, ne tavsiye edeceğini sorarlardı. Doktor Ziya, hayret edilecek bir dikkat ve temkin içinde önce uzun uzun düşünür kimseye herhangi bir ilâç tavsiye etmezdi. Ancak çok ısrar edilince kopuk kopuk konuşmaya çalışır, onlara bir hastaneye başvurmalarını önerirdi. Bitlis’te vaktiyle «Hizanlar», soyadı kanunundan sonra da «Hızallar» olarak tanınan bu aileden Hacı Aziz Efendi de saygın bir kişi idi. Yukarıda adları geçen üç kardeş, bu Hacı Aziz Efendi’nin amca çocukları idiler. 

 

Tabiatıyla annem kendi özgeçmişini ve ailesini de bütün ayrıntılarıyla ve çok güzel bir dille bana anlatırdı. Onun mensubu bulunduğu aile de Abbâsî toplumunun elit tabakasını oluşturan diğer eşraf gibi 1258’deki büyük göçte Irak’ın orta bölgesinden büyük bir hızla kuzeye doğru kaçmış, Hakkari ve Van’ı geçerek önceleri Artos Dağı eteklerindeki meskûn yöreye yerleşmişlerdir. Daha sonraki yüzyıllarda çoğalarak bölünmüş ve bölgeye dağılmışlardır. Bu aile ile birlikte Arap kökenli birçok hanedan ve prensler de aynı bölgeye gelip buraları imar etmişlerdir. Bunlardan özellikle, Hz. Hasan’ın soyundan gelen, Nehri Şeyhleri ile (çok önceleri Kadirîler olarak tanınan) atalarım; Hz. Hüseyn’in soyundan gelen Arvasiler; Hz. Ebubekr’in soyundan gelen Por Şeyhleri, (Sıddıyqıyler) ve Hz. Ömer’in soyundan gelen Warkanis ve Okhin Şeyhleri (Ömeriler), keza, -Suriye ve bugünkü Türkiyenin doğu ve güneyduğusunun fatihi Halid bir Velid’in torunları olan- Siirt, Tillo ve kısmen Huwayl köyünde yerleşip kürtleşmiş (Halidîler), bu ailelerin en ünlüleridir. Tillo’daki Abbasîler, Halidîler ve atalarım hariç, Adları geçen bu ailelerin hepsi de iki göç yolundan doğu güzergâhını izleyenlerdir. Yukarıda sözü edilen yörede, annemin atalarının dağıldığı beldelerin günümüzdeki adları Reşadiye, Eyrun, Müküs, Kavnas ve Heşat’tır. Batı güzergâhı üzerinden «Güneydoğu»’ya gelip yerleşenler ise başta Abbâsî saray erkânı olmak üzere, (önceleri Kadirîler olarak ünlenen) atalarım (Fersaf Şeyhleri) ve aynı sülâleye mensup Teylân Şeyhleri’dir. Bunların hepsi de Abbâsî Devleti’nin 1258’de Moğollar tarafından yıkılması üzerine muhtelif tarihlerde göçüp buralara gelmişlerdir.          

 

Asırlardır Bitlis'in Kökalan, (bir diğer adıyla) Taş Mahallesi'nde oturan, annemin içinden geldiği aile, Birinci Dünya Savaşı sırasında Konya'ya muhacir olarak gitmişlerdi. 1918 de yeniden eski yerlerine dönüş yaparak Bitlis'in kuzeydoğusuna düşen geniş topraklarını işletmeye başladılar. Kısa zamanda ailenin elin­den çıkan bu toprakların üzerinde ku­rulu onbir köyün adları şöyledir : Oskağak, Korhak, Serişivi, Serigoli, Kanireş, Morh, Mişakşin, Oğurmak, Mozek, Başhan ve Koruhan.

 

Şimdilerde -genel olarak Kökalan soyadını taşıyan ve aynı zamanda «Hacı Necmeddinoğulları» ola­rak da tanınan aile, Cumhuriyet döneminde büyük tartışmalara konu olan toprak ağaların­dan vaktiyle biri idi. Doğu'da toprak ağaları, aşiretlerin baskısına karşı ta­rikat şeyhlerinin desteğini kazanmaya çalışırlardı. Buna mecbur idiler. Sosyal statülerini koruyabilmek için başvurdukları yollardan biri de bu idi. Onun için ağalarla şeyh aileleri arasında akrabalıklar kurulurdu. Bu nedenle genel­likle (annem gibi) ağa kızları şeyh evlerine gelin giderlerdi. Bunun tersi çok nadir olurdu. Buna, Annemin kuzeni Fahrettin Hekimoğlu’nun Kufra Şeyhleri’ne damat olmasını örnek  gösterebilirim. Evet büyük ihti­malle annem de, (şeyhlik payesine sahip ve aynı zamanda Haşimî Hanedânı'nın bir kolu olan) evimize biraz da bu amaçla gelin gelmiştir. Keza dayım Abdülvahid Efendi, yaptığı iki evliliğin her ikisinde de şeyh aileleriyle akraba olmuştur. İlk evliliğinde Muş’un Til Şeyhleri’nden Şeyh Abdurrezzak Efendi’nin kızı Huriye hanım’la hayatını birleştirmiş, onun vefatı üzerine de Bitlislis’in Mazoran Şeyhleri’nden Şeyh Abdullah Efendi’nin kızı Sabiha Hanım’la evlenmiştir. Dayımın (biraz önce adı geçen) ilk kayın pederi Şeyh Abdurrezzak Efendi’nin, (kardeşi Şeyh Abdullah Efendi, oğlu Veysi Efendi ile birlikte) o dönemin devlet terörüne kurban gittiğini bu ilgiyle hatırlatmak gerekir. Annemi çok etkileyen olaylardan biri de bu terörün kurbanlarından Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, kardeşi Teğmen Ali Rıza Bey ve damadı Faik Beyi’in 14 Nisan 1925 tarihinde kurşuna dizilerek idam edilmeleridir. Bu olay ve bu kişiler, Annemi yakından ilgilendiriyordu. Çünkü bunlar hem annem tarafının aile dostları idiler, hem de bu olaydan sonra Faik Bey’den dul kalan Yusuf Ziya Bey’in kızı Edibe Hanım, annemin amcasıoğlu Rauf Bey’le evlenmişti. Ben küçükken annemle birlikte Rauf Bey’lere sık sık misafirliğe giderdik. Bu çok kibar, nazik ve görgülü hanımefendi bizi ilgiyle karşılar, beni çok severdi. Onun için hem Edibe Hanım’ı hem de Annesi Hafize Hanımefendi’yi pek iyi hatırlıyorum. Onları rahmetle anıyorum. Rauf Bey’in ailesi, vefatından sonra Bitlis’ten Eskişehir’e taşındı. Onun büyük oğlu Mesut Bey, aynı zamanda benim ilk okul hocamdır.

 

Dünyanın her yerinde dönem dönem insanları çok meşgul eden olaylar cereyan eder. Bu yüzden topluluklar genelde etkisini yaşadıkları ve şokundan henüz kurtulamadıkları yakın geçmişin olaylarını çok konuşurlar. Bizim bölgemizde en çok konuşulan hadiseler, benim dünyaya gelişimden otuz yıl önce patlak veren Birinci dünya savaşının etkileri, Ermeni meselesi, Ünlü politikacı Kamran İnan’ın büyük babası Seyyid Ali ve kardeşleri Şeyh Şihabüddîn ve Muhammed Şirin’in 1913’te Bitliste idam edilmeleri ile İstiklâl Mahkemelerinin terörü idi. Çevremdeki insanlar bu olaylardan nasıl kurtulabildiklerini, savaşta ve tutsakken geçen günlerinde ne çileler çektiklerini, çeşitli tehlikeleri kıl payı sıyırarak nasıl hayatta kalabildiklerini sık sık anlatırlardı. O dönemde ne radyo ne de televizyon vardı. Hatta gazete bile bizim oralara ulaşmazdı. Çünkü okuma yazma bilen hemen hemen yoktu. Bölgemiz yalnız dış dünyaya değil, aynı zamanda Türkiye’nin merkezine ve özellikle az çok kalkınabilmiş olan batı bölgelerine de kapalıydı. Dolayısıyla 1955’lere kadar bölgemiz halkının düşünce ve psikolojisini yönlendiren, anılarına temel konu oluşturan şey işte bu üç olaydı.

    

Türkiye'de, Muş Vilayeti'nin Til Bucağı'na bağlı Hars köyü' nde doğ­duğumu yine annem bana anlatmıştır. Bu iki köyün, şimdilerde adlarının resmi kayıtlarda değiştiğini (daha doğrusu değiştirildiğini) sanıyorum. Çünkü bunların ve daha birçok köyün adı genellikle Ermenice’dir. Bilindiği üzere vaktiyle Ashâb döneminde fethedilen bu bölgede bir Er­meni devleti vardı. Bu devletin, (Türklerden önceki fatihler zamanında) İslâm topraklarına katılmasından sonra, Birinci Dünya Savaşı'na kadar yerli halk, tarih boyunca burada kurulan İslâm devletlerinin  vatandaşları olarak yaşadılar. Dolayısıyladır ki tarihî kaynaklarda bu bölge­nin adı Ermeniye (Armenia) olarak geçer. Bu isim­ler 1960'lardan sonra dev­let tarafından değiştirildi; Bunlara birer Türkçe isim yakıştırıldı. Arnis, Ardong, Vartinis, Akhpnisi, Uştam, Zirket, Nok, Derkhas ve daha nice benzer adlar taşıyan bu köylere 1918'den sonra Müslümansı-Sünnî kürtler gelip yerleşmişlerdir. Bu isimlerin hangi amaçla değiştirildiği pek ilgimi çekmemiştir. Ancak bunun bir şeye ya­rayacağını da sanmıyorum. Çünkü yerli –Kürt kökenli- halk, bu köyleri aynen eski adlarıyla anmakta­dır. Tıpkı Doğukaradeniz sahilinde oturan Türkleştirilmiş Rum kö­kenli yerlilerin oturduk­ları köyleri eski adlarıyla anmaları gibi... Şurası bir gerçektir ki ta­rihin damgasını spekülatif amaçlarla değiştirmek her zaman mümkün değil­dir. Nitekim İstanbul'daki Ayasofya Kilisesi bile fetihten gü­nümüze dek geçen asırlar boyu Ayasofya Camii adını taşımıştır. Keza Osmanlı Devleti’nin son hükümdarlarından Sultan II. Abdülhamit ve kardeşi Sultan 5. Muhammed Reşad bile dönemlerinde bastırdıkları Osmanlı altın liralarının üzerine Arapça «Duribet fi’l-Kostantıniyya» yani «Konstantiniye’de basılmıştır» ibaresini koydurtmuş İstanbul adını kullanmamışlardır. Bu altın liralar halen Kuyumcularda bol bol satılmakta ve bu gerçeği belgelemektedir. Çünkü ne üzerine sünger çekilen eski adlar artık tarihin akışını değiştirebilecektir, ne de yakıştırılan yeni adlar, buraları yüzyıllar önce fetheden «Mü’minler»’le -hiç de onların izinde olmayan- bugünkü kuşaklar arasında bir bağ oluşturabilecektir! 

 

Buraların bir çocuğu olarak, gerek «Doğu», gerekse «Güneydoğu Anadolu» Bölgelerini hem tarihî, hem coğrafî, hem de sosyolojik bakımdan en iyi bilenlerden olduğumu söyleyebilirim. Onun için bölge hakkında anlatacaklarım, tamamen gözlemlerime ve bölge halkından duyduklarıma dayanan özgün ve gerçek bilgilerdir. Ancak yanlış anlaşılmamalıdır; ben bölgemizin ne tarihini, ne de coğrafyasını burada anlatmak durumundayım. Son yıllarda ortaya çıkarak bol keseden yazıp çizen nevzuhur araştırmacı müsveddelerine ait hiçbir kitaptan da herhangi bir şey nakletmedim. Buna ne ihtiyaç duydum, ne de tenezzül ettim; sadece yaşadıklarımı ve anılarımı aktarmaya çalışıyorum. 

 

Evet «Doğu Anadolu»’da doğdum, çocukluğum ve gençliğimin ilk yılları burada geçti. Doğum tarihim babam tarafından El-Behce'tüs-Seniyye adlı Arapça bir ta­savvuf kitabının kapağı içine (Arapça) yazılmıştır. Bu tarih, Miladi 1945 yılına tesadüf etmektedir.

***

 

Tamamlayıcı bilgi olarak baba tarafından da geçmişlerimden biraz söz etmeliyim. Küçükken, soyumu hep merak ederdim Bunun elbette ki nedenleri vardı. Bunların başında Seyyid (Daha doğ­rusu şerif) olduğumuz meselesi gelmektedir. Bilindiği üzere Hz. Hasan'ın soyun­dan gelenlere şerif, Hz. Hüzeyn'in soyundan gelenlere ise seyyid denir. Aslında, soyundan geldiğim büyük aile M. 1258 yılından beri Siirt'lidir. Fakat büyük ailenin birimleri Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra doğu yönünde dağılmış, akrabalarımızdan bazıları Bitlis'te, Muş'da ve Ağrı'ta yerleşmişlerdi.

 

Zaman zaman soyumuz hakkında bazı şeyler anlatılırdı. Ben çocuk­ken hep kulak misafiri olurdum. Henüz küçük olmama rağmen gördü­ğüm ve yaşadığım birçok gerçekler benim ilgimi çekiyor, haklı olarak zihnimde bazı soru işaretleri beliriyordu. Örneğin yaşadığımız bölge hal­kının tamamı Kürtçe konuşurdu; Sık sık uğradığımız Muş ve Bitlis Vilayet merkezinde ise Türkçe’nin daha yoğun konuşulduğunu görür­düm. Özellikle memurların çoğu Kürtçe bilmezlerdi. Hal böyle iken aile­mizin çatısı altında Arapça konuşulurdu. Yani aile halkı, kendi araların­daki diyalogda yalnızca Arapça’yı kullanırdı. Kürtçe’yi ve Türkçe’yi ise ancak çevre halkı ile olan iletişimde kul­lanırdık. Küçükken ben bu muammayı çözemiyordum, ama bu konudaki merakım da pek kesintiye uğramazdı. Ortaokul öğrencisiyken bu mesele ile ilgili kanaatlerimde bazı değişiklik­ler oldu. O zamanlar şovenist eğilimler halk arasında pek yaygın değildi. Bu nedenledir ki ben, o günkü çocukluk aklıyla, yönetenlerin Türkçe, yö­netilenlerin ise Kürtçe konuşması gerektiğini sanıyordum. Kürtlerle Türk­ler arasında o zamanlar (yani 1950'li yıllarda) si­yasi hiç bir anlaşmazlık yoktu. Hatta Kürtlerin daha çok «Osmanlıcı» olduk­larını hatırlıyorum. Bu gerçeği kalıcı bir şekilde zihnime kazıyan  bir çok olaya da şahit ol­dum.

 

Babam, saygın bir şahsiyet olarak geniş bir muhite sahipti. Bu ününü, bil­gisinden ve kişiliğinden çok aile adına borçluydu. Genellikle Ona yö­neltilen sorular arasında soyumuzla ilgili şeyler de geçerdi. Babamın et­raflı bilgilere sahip bulunduğu konulardan biri de özellikle İslâm Tarihi idi. Tanınmış ata­larımın İslâm Tarihi içinde isimleri geçmektedir. Az çok ünlenmiş olan bu zevatın soyundan gelmiş olmak elbette ki bizi onlar hakkında merak­landırırdı. Nitekim bu ilgiyle daha sonraları aile halkı­mızın neden Arapça konuştuğunu anladım. Bu arada zaman zaman soy şeceremiz gündeme ge­lirdi. Bu konuda aklımda kalmış bilgileri şöyle özetleyebilirim :

 

1816-1892 yılları arasında yaşamış olan babamın dedesi (Ya da başka bir deyimle dedemin babası) Şeyh Muhammedu’l-Hazîn, (Bk. Evliyalar Ans. S. 8/439) ailemizin son dönem ünlülerindendir. Soy şeceremizin, Bağdad va­lisi ta­rafından onaylı son nüshasının, vaktiyle yukarıda adı geçen ceddimiz Şeyh Muhammedu’l-Hazîn'in babası Molla Musa'da bulunduğu, bize hem aile bü­yüklerimiz, hem de doğu eşrafı tarafından her münasebette nakledi­lirdi. Bu şecerenin şöyle bir hikayesi var :

 

İkinci Sultan Mahmud ve kısmen Sultan Abdülmecid devrinde ya­şamış olan atamız Merhum Molla Musa Efendi,  bir ara, (Şimdiki Siirt'in ilçelerin­den) Tillo’nun, (yeni adıyla Aydınlar'ın) bir mahallesi olan Fersaf Köyü'nde yerleşik bulunurken, (Şu anda coğrafi yerini bilemedi­ğim) Armedina köyü­'ne göç etmeye karar verir. Bu sırada bütün kitapla­rını, yakındaki Halenze Köyünde bulunan Molla İsmail Efendi adında bir arkadaşına emanet eder. Soy şeceremiz de bu kitap­lardan birinin sayfaları arasında saklıdır. Ne var ki bir gün çıkan bir yangın sırasında, evdeki eşyalarla birlikte bu ema­net kitaplar ve içinde bulunan soy şeceremiz de yanar kül olur. Aile bü­yüklerimiz, bu şecerenin, nedense yeni bir nüshasını elde etmek için pek gayret göstermezler. Bunun sebebini de şöyle açıklamak mümkündür :

 

Yine anlatıldığına göre zahid meşrepli olan ve dünyanın mal ve şöh­re­tine pek önem vermediği söylenen ceddemiz Şeyh Muhammedu’l-Hazîn'e, samimi müridleri tarafından, şecerenin yeniden düzenlenmesi yolunda arz edilen isteklere Onun çok mütevazı cevaplar verdiği ve me­âlen şunları ifade ettiği nakledilmektedir:

 

«Soy önemli değildir. Esasen kişinin niyet ve ameli önemlidir. Dolayısıyla bir kimsenin niyet ve ameli hayırlı değilse onun Ehl-i Beyt'den olmasının, kendisine hiç bir faydası dokunmaz. Sadece İslâm Hukuku açısından statü meselelerine konu olmasının getirdiği bazı so­rumlulukları saptayabilmek için soyu bilmek önemlidir. Eğer Ehl-i beyt'­den olmak bizim için bir şeref ise, esasen bütün müminler Rasulullah (sav)'ın ev halkı sayılırlar ki biz de onlardan biriyiz. Bu nedenle şecereyi yeniden çıkarmak bizce pek gerekli değildir.»

 

İşte Şeyh Muhammedu’l-Hazîn'in bu mütevazı ve aynı zamanda ger­çekçi tutumu, şeceremizin o günden sonra ihmal edilmesine neden ol­muş ve XIX'uncu yüzyılın ortalarından, XX'inci yüzyılın başlarına kadar üstü kül­lenmiş bir konu olarak kalmıştır.

 

Şöhret ve Muhit büyütme rekabeti içinde bulunan Doğu'nun ünlü şeyh aileleri öteden beri unvan konusunda yarışır ve özellikle seyyid ol­mayı da bir ayrıcalık sayarlar. İfade etmek gerekir ki seyyid olduğumuzu kanıtlayan soy şeceremizin nüshalarını, diğer şeyh aileleri gibi müritle­rimize dağıtma geleneğine uymadığımız, hatta bu geleneğe karşı çıktığı­mız için Doğu şeyhlerinden bazıları, bizim seyyid olmadığımız yolunda iftiralara bile başvururlardı. Bu nedenle bir şecere ortaya koyamamanın ezikliğini hisse­den bazı aile büyüklerimizin neden sonra yeniden hare­kete geçtikleri sanılmaktadır. Bu amaçla İstanbul’da İbnülemin Mahmud Kemal Bey ve Şeyh Ebül Hüdâ Efendi gibi ileri gelen şahsiyetlerle temas kurularak onların yardımları sonucu, bazı bilgiler elde edilmek suretiyle yeniden bir şecere hazırlandığını biliyoruz. Bu şecerenin Şirvan Mutasarrıfı tarafından düzen­lenen metni şöyledir :

 

«Devlet-i Aliyye-i Osmaniye.

 

Hânedân-ı Ehl-i beyt'den, feyiz ve irşad ile müşteher ve ulûm-i muh­teli­fede kesb-i ihtisâs ve şöhret-i vâsi'a ile benâm efâzıl-ı ulemâ ve şüre­fâdan Semâhatlû, Hazinzâde Şeyh Abdullah Efendi Hazretleri'nin men­subu oldukları Sülâle-i Tâhire-i Nebeviyye'den ecdâd-ı âlişânlarının esma-i fâzılânelerini hâvî arabiy'yül-İbâre ve Bağdad Vilâyet-i celîlesi de­vâvîninden müstensah şecere-i pâk-i neseblerinin, Halenze Karyesinde sabıkan vaki harîk esnasında telef olduğu, muşârun ileyh tarafından ifade olmağla vaki' tale­bine binaen dersaâdet'de Kuyûdat-ı mahsûsa'dan istih­râcı müyesser ve ol babda muharrer ve resîde-i Cayi tâzîm ve rehin-i İttılâ-ı âciz-i olan Fermennâme-i Sâmi-yi Cenâb-ı Vekâletpenâhîlerinde derke­nâr esma-yi sali­füzzikr, tıbkı fermûde-i Asaff-i Ekremîleri vechile zirde tahrir ve ita kılındı:

 

Eş-Şeyh Abdullah, bin eş-Şeyh Muhammedu’l-Hazîn, bin Molla Musa, bin el-Hac Hızır, bin Abdillah (nâm-ı diger, Hacı Abdiş), bin Abdirrahman, bin Ubeyd el-Mektûm, bin el-Huseyn, bin Abdil'ilâh, bin Ubeyd, bin Abdirrahman, bin Abdilqadir, bin Abdillah, bin Abdissamed, bin Ubeyd el-Qadirî, bin Abdilhâlık bin Ahmed, bin eş-Şeyh Şeref'il-Qattâl, bin Abdillah, bin Suleyman, bin Abdilvahhâb, bin eş-Şeyh Abdilqâdir el-Ceylî, bin, Musa, bin Abdillah, bin Yahya ez-Zâhid, bin Muhammed, bin Dâvûd, bin Musa, bin Abdillah, bin Musa el-Cûn, bin Abdillah el-Mahz, bin El-Hasan el-Musennâ, bin El-Hasan es-Sıbt, bin Ali, bin Ebi Talib. Radiyallahu anhum.»

 

 

Bu isimler bir sıraya konacak olursa Hz. Ali'den aşağıya doğru şöyle bir liste ortaya çıkar :

 

1. Ali b. Ebitâlib (ra)           

2. Hasan es-Sıbt (Hz. Hasan) b. Ali’yil-Murtaza                                                    

3. Hasan el-Musenna b. Hasan es-Sıbt                                                                

4. Abdullah el-Mahz b. El-Hasan el-Musennâ                                                                 

5. Musa el-Cûn b. Abdillâh                                                                             

6. Abdullah b. Musa                                                                   

7. Musa b. Abdillah                                                                                                                        

8. Davud b. Musa

9. Muhammed b. Davud                                                                        

10. Yahya'z-Zâhid b. Muhammed                                                                        

11-Abdullah b. Yahya ez-Zâhid                                                                  

12. Musa b. Abdillah                                                                    

13. Abdulqadir el-Geylânî b. Musa                                                           

14. Abdulvahhab bin Abdilqadir                                                                          

15. Suleyman bin Abdilvahhab                                                                                 

16. Abdullah b. Suleyman

17. Şerefuddîn el-Qattâl b. Abdillah.

18. Ahmed b. Şeref el Qattâl

19. Abdulkhaliq b. Ahmed

20. Ubeyd el-Qadirî b. Abdilkhaliq

21. Abdussamed b. El-Ubeyd

22. Abdullah b. Abdissamed

23. Abdulqadir b. Abdillah

24. Abdurrahman b. Abdilqadir

25. Ubeyd b. Abdirrahman

26. Abdul'ilah b. Ubeyd

27. Huseyn b. Abdil'ilhah

28. Ubeyd el-Mektûm b. El-Huseyn

29. Abdurrahman b. Ubeyd el-Mektûm

30. Abdullah  (Hacı Abdiş) b. Abdirrahman

31. El-Hâc Hızır b. Abdillah

32. Molla musa b. Hızır

33. Muhammed'ul Hazîn b. Musa

34. Abdullah b. Muhammed.

 

 Bu listenin sonunda 34'üncü sırada yer alan Şeyh Abdullah Efendi, Babam Şeyh Selahaddin Efendi'nin babasıdır. Yani benim büyük babam­dır. Bu şecereye göre ben Hz. Ali (ra)'nin 35'inci, Hz. Hasan (ra)'ın 34'üncü, Ünlü zahid Abdülkadir Geylânî'nin 23'üncü ve Osmanlı son döneminin tanınmış Nakşibendî şeyhlerinden Şeyh Muhammedu’l-Hazîn'in 3'üncü göbek torun­la­rından olurum.

 

 Ailemizin Saygınlık Kaynağı Ceddimiz Şeyh Muhammed'ül-Hazîn

 

FERSAFLI ŞEYH MUHAMMED (ya da Kendi çevresinde ünlendiği adıyla): Şeyh Muhammed'ül Hazin el - Fersâfîy'yül - Hasanîy-yül – Haşimî, Kimdir?

               

Kısaca Şeyh'ül Hazîn olarak da tanınan Fersaf'lı Şeyh Muhammed atamız, Hz. Hasan'ın soyundan gelir. Yani şeriftir. Daha önce kısaca işaret edildiği üzere Milâdî 1258 de Bağdad'ın Moğollar tarafından istila edil­mesi üzerine ataları göç ederek gelip Amid (Diyarbakır) civarında, (günümüzde Silvan olarak bilinen) Meyyafarıkîn kentine yerleşmiş, bir süre sonra oradan da ayrı­larak Siirt'in 8 km. kadar gü­neydoğusuna düşen ve Tillo diye bilinen bir kasabanın Fersaf Köyü‘nde yaşamaya başlamışlardır.

 

Şeyh Muhammedu’l-Hazîn'in, buraya ilk gelen atası, Şeyh Şerefuddîn el-kattal'­dir. Bu zat, Siirt'de, kendi adını taşıyan Camii'nin içinde gömülü Şeyh Halef'in amcası oğludur. Şeyh Şerefuddîn el-kattal, Şeyh Mahmud ve Şeyh Ahmed adında iki kardeşi ve yukarıda sözü edi­len amcazadesi Şeyh Halef ile bir­likte Siirt'e gelmişlerdir. Bu ailenin bü­yüğü olduğu sanılan Şeyh Şeref, Kaadirî Tarikatı'nın da ileri gelenlerin­den idi. Adı, «Kâdiri sadâtı»'nın liste­sinde geçmektedir.

               

(Bk. El-Mecd'ut-Tâlid- Süleymaniye Kütüphanesi, İzmirli İsmail Hakki Bölümü No. 1161'in sonu. Ayrıca:  Risale-i Meşgûliyet'in eki, Süleymaniye küt. İsmail hakkı izmirli Bölümü No. 1266)

 

Bu belgelere göre Şeyh Şerefuddîn el-kattal, XIX. yüzyılın başlarından iti­ba­ren Ortadoğu'yu yeni tasavvufi anlayışıyla büyük ölçüde etkilemiş bulu­nan ve günümüze kadar yankıları devam eden son devrin en ünlü Nakşibendî şeyhi Halid bağdâdi'nin de bir bakıma sâdâtından sayılır. Çünkü Halid bağdâdî, ayrıca Kaadirî Tarikatı'ndan da icazetli idi.

 

Şeyh Şerefuddîn'in yukarıda da adları geçen iki kardeşi (Mahmud ve Ahmed) Siirt'in Erbin Köyü'nde yerleşmiş ve orada ölmüşlerdir. Amcası oğlu Şeyh Halef, Siirt'in merkezinde, kendisi ise Fersaf köyü'nde yerleş­miştir. Mezarı bu köydedir ve bilinmektedir.

 

 

İşte bu zatın 16'ıncı, Şeyh Abdülkadır Geylânî'nin 20'inci, Hz. Hasan'ın ise 31'inci kuşak torunlarından olan Şeyh Muhammed ül-Hazin, 1258'deki büyük göçten 558 yıl sonra, 1232 Hicrî/1816 Miladi tari­hinde bu köyde dün­yaya geldi. Annesinin ve babasının ilk çocuğu olarak yetişti. Ayrıca İbrahim adında bir erkek kardeşi daha vardı. Ancak ailede dikkatler daha çok onun üzerinde yoğunlaştı. Belki de bundan dolayıdır ki nazar değmesin diye çocukluğunda sol kulağına gü­müş bir halka takmışlardı. Ölünceye kadar da bu halkanın, kula­ğında kaldığı söylen­mektedir.. Babasının adı Molla Musa'dır. Annesinin adı ise bilinmemekte­dir.

 

Bir ara sıradanlaşmışken, Şeyh'ül-Hazin'in kazandığı ün sayesinde XIX. yüzyılın ortalarından itibaren tekrar saygın bir kimlik elde eden ve geniş bir muhit tarafından hürmet gören bu ailenin çocukları, -aileye bağlı geniş muhitle birlikte- Ona karşı büyük bir saygı duymakta ve Onu rahmetle anmaktadırlar. Ancak, Kurâ’nın bütünlüğüne inanan bir mü’min olarak benim bu konudaki tutumum onlarınkinden farklıdır. Ben imânî konularda tedbirli davranmak zorundayım. Benim inandığım ölçülere göre ne soy, ne mezar taşı, ne de mal ve şöhret önemlidir. Önemli olan imân ve ondan sonra da ilim, amel ve ihlâstır. Hele yüzyıllardır İslâm’ı hırpalamış ve Müslümanları çökertmiş olan Tasavvuf ve tarikatlara bulaşan insanları kim olurlarsa olsunlar hoş görmeyi imanımla bağdaştıramam. Çünkü Yarın hesap gününde ne ünlü atalarım, ne de başka bir güç, beni Allah’ın huzurunda aklayamaz. Bu konudaki inanış ve düşüncelerim, insanlık yararına sunduğum bilimsel çalışmalarımda çok daha açık, net, belgesel ve ayrıntılı olarak dile getirilmiştir. Özellikle 23 yıl süren zorlu çabalardan sonra Türkçe yayınladığım «Tarikatta râbıta ve Nakşibendîlik» ile Arapça yayınladığım «et-Tariqa’tun-Naqshabandiyya Beyne Madıyha wa Hadıriha» adlı kitaplarda bu konuları oldukça geniş boyutlarda izah etmeye çalıştım.

 

Bugün sayıları muhteme­len bine yaklaşmış bulunan bu zatın torunları olarak Onu her yönüyle bilemiyor ve eğer varsa Onun maddi mirasından çok manevi mirasından yararla­namıyorsak bu bizim büyük bir eksiğimizdir. Şu var ki çağımızın gelişmiş iletişim imkanları sayesinde ve yaygınlaşan araştırma ve inceleme me­rakının bir sonucu olarak bu atamızın da şimdiye kadar bilinmemiş yönleri­nin ortaya çıkarılması artık gündeme gelmiş bulun­maktadır.

 

Bu ilgiyle burada çok önemli bir noktaya işaret etmek gerekir. Esasen mü'minler olarak bizler, faniyi ebedileştirmek gibi (bir takım bid'at ve hu­râfeleri özendirecek) eğilimlerle değil, bilakis Asîl İslâm Ümeti’nin rüştüne ermiş çocukları gibi, bu ceddimizin eğer varsa ilme, irfana ve ah­lâka katkıda bulunabilecek izlerini aramalıyız. Çünkü soyunun asaletiyle övünen bugün birçok insan vardır ki aslında amaçları, geçmişlerini yal­nızca şan, şöhret ve servet kazanmak için bir araç olarak kullanmaktır. Bunun ise Kur'ânî ruha uyan hiç bir yanı yoktur. Ne yazık ki Doğu şeyh­leri olarak bilinen bir düzine şarklı aile, günümüzde geçmişlerini ticaret ve politikanın birtakım kirli işlerinde araç olarak kullanmaktadırlar. Bunlardan bazıları parlamenter, bazıları ise bürokrat olarak bu rejime hizmet etmişlerdir. Hiç kuşku yok ki onların bu yanını örnek almak ebedî gelecek için kaçınıl­maz bir hüsrandır.

 

Esasen İslâm'da nesebî soyluluk diye bir şey yoktur. Mezar taşıyla övü­nenler sadece basit düşünen insanları belki bir süre etkileyebilmiş, ancak kısa bir zaman sonra iflas etmişlerdir. İslâm'ın bu konudaki ölçüsü ise ebedî âleme göçmüş bulunan mümin ataları rahmetle anmak, onlar için Allah'tan mağfiret dilemek ve eğer varsa onların bıraktığı hayırlı iz­leri de­vam ettirmektir.

 

Bu bakımdan Ceddimiz Şeyh Muhammedu’l-Hazîn'in, ilmî ve ma­nevî miras olarak bize gerçekten neler bıraktığı bir merak konusudur. Tabiatıyla eğer varsa bunları tespit edebilmek için her şeyden önce Onun Öğrenim de­recesini, yeteneklerini, kişiliğini, karizmasını, sosyal mevkiini, eserlerini ve o günkü şartlarda toplumun ve ümmetin refah ve mutluluğu uğ­runda yaptığı katkılarını ve bıraktığı etkilerini bulup keşfetmekle müm­kündür.

 

Gerek güvenilir aktarımlarla gerekse belgelerle elimize geçen Onun hakkındaki bilgileri şöyle özetleyebiliriz :

 

Önce şunu ifade etmek gerekir ki geçmişlerimiz hakkında bize intikal eden bilgilerin çoğu yazılı kanıtlardan ziyade, aile boyu kuşaktan kuşağa dev­redilen anlatımlara dayanır. Şu var ki eskiden beri İslâmî disiplinlere dayalı iyi bir aile içi eğitimi ile büyütülen çocuklarımız, her devirde ço­ğunlukla güçlü bir irade ve güvenilir bir kişilikle yetişmişlerdir. Dolayısıyla ailemizde kuşaktan kuşağa devredilerek bize intikal ettirilmiş bilgilerin doğruluğu, bunların tarafsız, objektif ve ilmîliğinden zaten an­laşılmaktadır. Ailede yazılı belge bırakmamak gibi bir geleneğin yerleşti­ğini söylemek herhalde doğru olmaz. Ancak bu konuda etkili olmuş bazı faktörlerden söz etmek mümkündür. Örneğin ailemizin Kürt bölgesinde yerleşmiş olması onun, ta­rih boyunca özellikle yazıya önem vermeyen bu kitlenin etkisinde kalmış olabileceğini akla getirmektedir. İkinci bir nokta daha vardır ki Ceddimiz Şeyh Muhammedu’l-Hazîn'in babası Molla Musa Efendi'den yukarı doğru ondört atamızın belki yazma alış­kanlığına sahip bulunmadıkları büyük bir ihtimal dahilindedir. Ancak aralarında hiç okuma yazma bilmeyenlerin bu­lunduğuna, yani ecdadımız arasında böyle bir rezaletin yaşanmış olabi­leceğine inanmak istemiyoruz! Çünkü aile tarihimizde cehalet anlamında bir ümmiliğin asla yaşan­mamış olduğu, ilim ve kemal ile tanınmış büyükle­rimiz tarafından da­ima teyit edilmiştir. 

 

Bunun yakın tarihteki örneği, ilmiyle ve ilimseverliğiyle çevresinde tanınmış olan ve saygı gören Ceddimiz Merhum Molla Musa Efendi'dir. Bu zat, biricik oğlu Muhammed'i yetiştirmek için ona ilk terbiyeyi bizzat kendisi vermiştir.

 

Kur'ân–ı Kerim'i ve ilk bilgileri babasından öğrenen Muhammed, daha 12 yaşlarındayken çevrenin tanınmış alimlerinden istifade etmesi için Siirt'in merkezine gönderilmiştir. Çocukluğunun henüz ilk yılla­rından iti­baren öğrenmeye karşı gösterdiği büyük ilgi, hem ailesinin ilim ve terbiyeye ne derece aşina olduğunu, hem de bu konuda Onun yolunu ne kadar ışıklandırdığını açıkça göstermektedir.

 

Esasen Onun doğduğu Fersaf Köyü, Coğrafi özellikler bakımından o ka­dar elverişsiz ve haşin bir çevre yapısına sahiptir ki böyle bir yerde ve hele XIX'uncu asrın perişan ve çetin şartlarında ilimden en ufak bir nasip almak şöyle dursun, insanın ilme karşı azıcık bir ilgi duymasını bile çok büyük bir hüner saymak gerekir. Çünkü tabiatın bu kuş uçmaz, kervan geçmez kuytu ve tenha köşesinde insanı, değil ilim kaynaklarına doğru itecek bir sebep, bi­lakis ilim ve düşünce namına akla gelebilecek her şeyi zihinden uzaklaştırıcı birçok nedenler vardı.

 

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Muhammed'in, o döneme göre, çevrenin ölçülerini esas alarak kendini yetiştirmek için hiç bir şey esir­ge­mediği anlaşılmaktadır. Nitekim bu rağbete sahip olduğu için Siirt’in Merkezinde bulunan Hâmid Ağa Medresesi'ne girerek burada çağın ünlü alimlerinden, Halil'ül Ömeri (Molla Halil Efendi)'nin yanında esaslı bir öğre­nim gördü. (Bu zat ve eserleri hakkında Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri adlı eserinde epeyce bilgiler vermiştir.)

 

O zamanlarda, Siirt'in tanınmış eşrafından ve zenginlerinden olan Hâmid Ağa'nın finanse ettiği bu ilim yuvası, Osmanlı Topraklarının do­ğusunda bulunan en kaliteli ve en verimli medreselerin başında gelmekte idi. Çeşitli ilim­lerde birçok eser vermiş bulunan devrin bilginlerinden Molla Halil Efendi de bu Üniversitenin baş müderrisi idi. Fersaflı Muhammed burada çok iyi bir öğrenim gördükten sonra bu kez Mardin'de Kasım Padişah Medresesi'inde daha yük­sek bir eğitimle olgunluk kazandı ve icazet (diploma) alarak mezun oldu.       

 

Bu nizami öğrenimin sona ermesi üzerine genç Muhammed, O günün ge­leneğine uyarak Tasavvuf terbiyesi almak üzere bu sefer de Irak'a geçti. Oralarda bölgenin tanınmış alimlerinden Mahmud-i Behdinî ve Haydar-i Sohranî'nin de bir müddet derslerini dinledikten sonra, denetiminde tasav­vuf terbiyesi gördüğü Şeyh Abbas-ı Bağdadi'den bir mezuniyet bel­gesi aldı. Ancak bununla yetinmeyerek Süleymaniye civarında Şöhret yapmış bulu­nan, Halid Bağdadi'nin halifelerinden Osman Siracüddin Tavilî’ye başvurdu ve yanında sülûk'a girerek halife oldu. Şeyhu’l-Hazîn, XIX'uncu yy. Doğu Şeyhlerinden : Şeyh Muhammed'ül-Küfrevî, Şeyh Tâhâ-i Hakkarî, Şeyh Sıbğatullah-ı Arvasî, Şeyh Abdurrahman-ı Tâği, Şeyh Halid-İ Cezerî, Şeyh  Hüseyn-i Basretî, Şeyh Halid-i zibârî ve Şeyh Salih-i sipkî'nin çağdaşıdır. Bütün bu şahsiyetlerle az çok tanışıklığı vardır.  Özellikle belirt­mek gerekir ki Şeyh Muhammed'ül-Hazîn, Nehrili Şeyh Taha-i Hakkarî ve Şeyh Muhammed'ül Küfrevî'nin okul arkadaşıdır. Bununla birlikte üçü de aynı soydan gelmektedirler.

 

 Öğrenim amacıyla çıktığı bu seyahatlerden sonra tekrar köyüne dö­nerek evlendi. Hayatında Hanife, Fatima ve Halime adlarındaki hanımlarla yaptığı üç evlilikten on ikisi erkek, altısı da kız olmak üzere ons ekiz çocuk sahibi oldu. Bu çocukların, annelere göre dağılımları ile doğum ve ölüm tarihleri şöyledir:

 

Erkek Çocuklar

Adı

Annesinin adı

Doğ. T.

Ölüm T.

Yaşı

1. Şeyh Fahruddin

Hanife

1851

1914

63

2. Şeyh Muhyiddîn

Fatima

1856

1918

62

3. Şeyh Necmuddîn

Hanife

1856

1912

56

4. Şeyh Kutbuddîn

Fatima

1852

1900

48

5. Şeyh Sa’duddin

Hanife