Analitik Açıklamalarla
İ S L Â M ‘D A İ N A N Ç S İ S T E M İ
( A K A İ D )
İ Ç İ N D E K İ L E R
KONU SAYFA
BÖLÜM-I
İSLÂM İNANCINDA TEMEL KAVRAMLAR VE KARŞITLARI:
DİN KAVRAMI VE ÇOK YÖNLÜ AÇIKLAMASI
(Rûhânî ve seküler yaşam)
* Din, imân, amel ve ahlâk kavramları arasındaki ilişki
DİN OLGUSUYLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KAVRAMLAR
* Din ve şerîat
* Din ve kutsallık
* Din ve İlâhiyat
* Dindarlık ve takvâ
* Dindaşlık (Din kardeşliği)
* Dinadamı sıfatı ve dinî hiyerarşi
* Dinsizlik
* Din ve yobazlık
* Din ve teokrasi
* Din ve sentezcilik
DİNLER (İnanç Kurumları)
BÜYÜK İNANÇ KURUMLARI
1- Hak (Vahye dayalı) Dinler
a) Makbul ve Geçerli Din
b) Muharref (çarpıtılmış) Dinler
2- Batıl (Vahye dayanmayan geçersiz) Dinler
DİN HÜKMÜNDEKİ SİYASİ VE FELSEFİ AKIMLAR
1- İslâm'dan Kopan Kamplar
* İsmaîlîlik
* Dürzîlik (Dürzülük)
* Nusayrîlik
* Râfızıylik
* Kadyânîlik
* Bahâîlik
2- Tamamen İslâm Dışı Çağdaş Fikir ve İnanç akımları
* Rasyonalizm
* Darwinizm
* Pozitivizm
* Sosyalizm
İMÂN KAVRAMI
* Sözlük anlamı
* İmânın, Toplumsal Disiplin Açısından Fonksiyonu
* İmân Sözcüğünün, Terimsel Anlamı ve İmân Vicdan Sorunu
* İmânın niceliği
-İcmâlî imân.
-Tafsilî imân
-Talidî imân
-Tahkıykî imân
-Makbul imân
-Merdud imân
-Masum imân
-Matbu imân
-Mevkuf imân
* İmân ve gayb, inanabilme yeteneği
* İmân ve diyalektik
* Kelâmcı Kampları
* İmân Açısından Kâinata Bakış
* Varlık Realitesi ve Kâinat Tablosunda İnsan
* Madde ve Hayat
* İmân-amel ilişkisi
* İmân amelin bir parçası mıdır, imân azalır mı çoğalır mı ?
* Kur'ân'ın Bütünlüğü İlkesi ve İmân
* İmân Şuuru
* Genel Çizgileriyle İmânsızlık
İMÂNIN KARŞITLARI
KÜFÜR KAVRAMI
KÜFRE NEDEN OLAN SÖZ, KANAAT VE DAVRANIŞLAR
a) Allah (cc) ile ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları
b) Peygamberlerle ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları
c) Semâvî kitapların birinci derecedeki gerçekleriyle ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları:
d) Semâvî kitapların ikinci derecedeki gerçekleri ile ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları
e) Meleklerle ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları
f) Ahiret hayatı ile ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçlar:
g) Çeşitli konulardaki Yanlış Düşüncelerle ilgili küfür suçları
KUR’ÂN-I KERÎM KÂFİRLERİ VE KÜFRÜ NASIL ANLATIYOR
KÜFRÜN ÇEŞİTLERİ
1-Küfr-i Cehlî
2-Küfr-i İnâdî
3-Küfr-i Hükmî
ŞİRK KAVRAMI
* Şirkin İçyüzü
* Şirkin Tarihsel Kökeni
* Şirk Çeşitleri
1-ANİMİZM (Ruhlara tapma inancı)
2-FETİŞİZM (Büyü ve korku dini)
Fetişizmin içyüzü
Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler
Batıl inançların kaynakları ve yayılma şekilleri
a) Her türlü büyü
b) Fal ve kehânet
c) Ermişliğe bağlanan kehânet
d) Faniyi tanrılaştırma
e) Eşya ve olaylardaki kutsal gizemlere inanma
3-DÜALİZM (Seneviyye = Çift tanrılı Din)
* KUR’ÂN-I KERÎM'de ŞİRK VE MÜŞRİKLER
Kur’ân-ı Kerîm'e göre şirk koşan insanın ruhsal yapısı
Kur’ân-ı Kerîm, müşriklerin kinci olduklarını haber veriyor
Kur’ân-ı Kerîm, müşrik anne ve babaların, mü’min çocuklarına ne diyor.
Kur’ân-ı Kerîm, çok açık bir ifade ile: "MÜŞRİKLER SIRF PİSLİKTİR !" diyor
NİFAK KAVRAMI
Nifak kelimesinin sözlük ve terimsel anlamı
«Nifak» ile «Takiyye» arasındaki fark
Takiyyenin meşrulaştığı şartlar var mıdır
İslâm Tarihinde İlk Münafıklar
Kur’ân-ı Kerîm münafıklar hakkında ne diyor
Nifakın içyüzü ve münafık insanın kişiliği
Günümüzde nifak ve münafıklar
ZENDEKA (Zındıklık) KAVRAMI
«Zındık» kelimesinin sözlük ve terimsel anlamı
Zındık sözcüğü İslâm tarihinde iİk defa ne zaman kullanıldı
«Zındıklık» sözcüğüne yüklenen farklı anlamlar
İslâm dünyasında zındıklık nasıl başladı, nasıl gelişti
Günümüzde zındıklık
İRTİDAD (veya riddet) KAVRAMI
«İrtidâd» kelimesinin sözlük ve terimsel anlamı
Geniş anlamda irtidâd ya da riddet nedir
Kur’ân-ı Kerîm mürtedler hakkında ne diyor:
İrtidâd, aynı zamanda bir İslâm hukuku konusudur
* * *
BÖLÜM-II
İMÂNIN TEMEL KURALLARI
ALLAH'a İMÂN
Bilgi araçları ve imân
TEVHİD
Tevhid ve ahlâk
Allah Teâlâ'nın sıfatları
Kur’ân-ı Kerîm Allah Teâlâ’yı bize nasıl anlatıyor
Allah Teâlâ'yı görmek mümkün müdür
MELEKLERE İMÂN
Kur’ân-ı Kerîm melekleri nasıl anlatıyor
KİTAPLARA İMÂN
Kur’ân-ı Kerîm'le ilgili inancımız nasıl olmalıdır
PEYGAMBERLERE İMÂN
Peygamber, nebi, rasûl ve mürsel sözcüklerinin terimsel anlamları
Neden peygamberlere inanmalıyız
Peygamberlerin kişiliği ve peygamberlik
Peygamberlerin sayıları, mücadele ve çileleri
Mucize
Son peygamber olarak Hz. Muhammed Mustafa (sav)'nın kişiliği ve misyonu
AHİRET GÜNÜNE İMÂN
Kıyamet nedir
Kıyamet ne zaman kopacaktır .
Neden âhirete inanmalıyız
Ahiret, bilimsel açıdan da ölümün çağrıştırdığı bir gerçektir
Kur’ân'da âhiret
KADERE VE KAZAYA İMÂN
Kader kavramı
Kaderin anlaşılmasındaki zorluğun nedeni
Kader ve irâde
İyilik, kötülük ve sorumluluk
Kaderîler'in irâdeye ilişkin görüşleri
Cebrîler (fatalistler)'in irâdeye ilişkin görüşleri
Kaza kavramı
Kader ve rızık
Tevekkül ve kader
Ecel ve kader
Ecel ve ömür
Ecel değişir mi ?
* * *
BÖLÜM-III
İTİKADLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KONULAR
BÜYÜ, KEHÂNET, MEDİTASYON
Büyünün içyüzü
Kehânet
Meditasyon
Ruh
Cin
Şeytan
İNSAN İLİŞKİLERİNDE İNANCIN BELİRLEYİCİ ROLÜ
Mü’minin insanlara karşı içsel tutumu
Müvâlât (Taraftarlık)
Hazer (korunmak ve tedbirli olmak)
Müsâleme (Barışçı olmak)
Mü’minin insanlar hakkındaki kanaati
Tahsin
Te'vil
Tefsîk
Tekfîr
SONUÇ
KONULAR VE KAVRAMLAR DİZİNİ
ŞAHIS ADLARI DİZİNİ
SUNUŞ
Mü’minler arasındaki en önemli bağ imândır. Bunun sağlam ve güçlü kalabilmesi İslâm İnanç sisteminin çok iyi bilinmesine bağlıdır.
Müslümanlar Kur’ân gerçekleri hakkında yeterli bilgiye sahip bulundukları ve değerlerine bağlı oldukları çağlarda hep yükselmiş, aksine gittikçe de hep çözülmüş ve çökmüşlerdir. Çünkü mü’minlerin hem dünyada birlik ve beraberlik içinde güçlü ve mutlu yaşayabilmeleri, hem de âhirette ebedî kurtuluşa ermeleri ancak sağlam bir imânla mümkündür.
Hiç kuşku yok ki biz Müslümanlar bu konuda ayrıca insanlık dünyasına karşı da sorumluyuz. Gerçeklere en doğru şekilde inanmayı bütün insanlara anlatmakla, Kur'ân'ın mesajını, dünyanın en uzak köşelerine kadar ulaştırmakla mükellef bir ümmetiz.
Yayınevimiz bu önemli görevin idraki içinde şimdiye kadar verdiği hizmetlerin bir yenisini elinizdeki bu eserle sunmaktadır. Ferit Aydın tarafından hazırlanan bu kitabın okuyucuya faydalı olmasını umuyoruz.
BEDA YAYINLARI
İKİNCİ BASKIYI SUNARKEN
Bir kitabın aranır olması, şüphesiz ona karşı duyulan rağbeti gösterir. Onun için bu kitabın birinci baskısının tükenmiş olması da onun halkımız tarafından kabul gördüğünü göstermiştir. Dolayısıyla kitaba bundan sonra da duyulan ihtiyacı karşılamak için işbu ikinci baskı gerçekleştirilmiş ve değerli okuyuculara sunulmuştur.
İslâm’da İnanç Sistemi adlı bu çalışmamız ikinci baskıya hazırlanırken birinci baskıdaki küçük bazı dizgi hataları düzeltilmiş, birçok yerde ifadeler daha akıcı hale getirilmiş ve kitap, genel içeriği ile güncelleştirilmiştir.
Bu konuda şimdiye kadar kaleme alınmış olan hemen bütün eserler, sadece «Akaid» adı altında yayınlanmış olmasına karşın bu kitaba verdiğimiz «İslâm’da İnanç Sistemi» ismi, dikkat çekmiş, ender de olsa bazı okuyucular tarafından temkinle karşılanmıştır. Bu tereddüdü gidermek için şu açıklamayı yapmakta yarar vardır:
Hiç şüphe yok ki; evrensel bir inanış, yaşam ve yönetim biçimi olan İslâm, bütüncül bir ilâhî sistem olarak gelmiştir. Bütün kurumları, kuralları ve ilkeleri sistematiktir. Yani birbiriyle sıkı irtıbatlı ve birbirine bağlıdır. İslâmın temel kurumlarından olan imân da İslâm’ın aynen ameli ve tatbiki müesseseleri gibi kendi içinde mükemmel bir sistemdir. Şartlarının her biri, olmazsa olmazdır. Kişinin vicdanında imânın tekâmülü, bütün şartlarının sistematik olarak var olmasına bağlıdır. Dolayısıyla, bu gerçeği çok öz ve çarpıcı bir ifadeyle vurgulayarak okuyucunun idrakine sunmak için bu isim uygun görülmüştür.
Bu ikinci baskının de tüm insanlığa hayırlı mesajlar vermesini, hidayetin yaygınlaşmasında, ümmetin birlik ve beraberliğinin gerçekleşmesinde etkili olmasını Allah Teâlâ’dan diliyoruz.
Ferit AYDIN
ÖNSÖZ
Aklın en büyük görevi, kendisini yaratan Allah'a inanmaktır. Çünkü ALLAH (cc) EN BÜYÜK GERÇEK'tir. Bütün peygamberler tarih boyunca aklı bu göreve çağırmışlardır. Bu görevin Kur'ân'daki adı ise «İmân» dır.
İmân, birbirini tamamlayan temel prensiplerin, oluşturduğu bir inanç sistemidir. Bu sistem bir bütündür. Bilim dilinde inancın bir başka adı da «akîde» dir; Çoğulu «Akâid» dir.
İslâm Tarihi'nde ilmin, zihinden yazıya dökülmeye başlandığı günlerden zamanımıza kadar çeşitli konularda olduğu gibi akâid konusunda da değerli eserler verilmiştir. Bu kaynaklar, her çağda Müslümanlara ışık tutmuş, Kur'ân ve Sünnet'in çizgisinde inançlarını korumalarına yardım etmiştir. Bu çalışmalardaki sürekliliğin temelinde iki amaç bulunduğunu söylemek mümkündür.
Bunlardan biri, zaman zaman Müslüman olan millet ve toplulukların İslâm'a en doğru şekilde bağlanmalarını sağlamak, diğeri ise, devirler boyu dış kültürlerin etkisi altında yozlaşmaya yüz tutan anlayış, düşünce ve değer yargılarını ıslah etmek, bu suretle toplumun İslâm'dan kopmasını önlemektir. Bu çalışmamızın da temelinde aynı niyetin bulunduğunu vurgulamak isteriz. Çünkü son zamanlarda bazı odaklar, zihin bulandırıcı ve saptırıcı birtakım felsefi ve ideolojik düşünceler ortaya atarak Müslümanların vicdanları üzerinde yönlendirici etkiler bırakmak istemişlerdir. Bu çevrelerin ısrarlı, sinsi ve yıkıcı gayretlerine karşı Müslümanları uyarmak ve aydınlatmak, ilme hizmet edenlerin kaçınılmaz görevidir. İşte bu noktadan hareketle kaleme alınmış olan bu kitabın özellikle en büyük amacı, İslâm'ın ve Kur'ân'ın bir bütün olduğunu zihinlere kazımak ve bir insanın, eğer gerçekten bu bütünlüğe inanıyorsa ancak mü’min sayılabileceğini, aksi halde İslâm'la hiçbir ilişkisinin bulunamayacağını kanıtlamaktır.
Kitabın ikinci amacı da bir insanın aynı zamanda (birbiriyle çelişen ve birbirini yalanlayan) iki farklı inancı kabul edemeyeceğini, bunu yapanların ise esasen bilinçsiz değil, bilakis sinsi ve maksatlı olduklarını su yüzüne çıkarmaktır. Belirtmek gerekir ki nifakın yeni bir türü olan bu eğilim son zamanlarda yaygınlık kazanmış ve imân konularında yeterli bilgiye sahip olmayanları tehlikeli yanılgılara düşürmüştür. Bu nokta göz önünde bulundurularak imânî ve felsefî kavramlar analitik açıklamalarla sunulmuş, böylece İslâm İnanç Sistemi'ne hiçbir hilenin asla karıştırılamayacağı bir kez daha ortaya konmuştur. Dolayısıyla yüzyıllar önce Müslümanların yaşamadığı çağdaş vicdânî sorunlara, tabiatıyla yer vermemiş bulunan eski akâid kitaplarının bu konudaki boşluğunu doldurmak kitabın temel amacıdır.
Ayrıca, Lâikçilik, Solculuk, Pozitivizm, Darvinizm ve Hümanizm gibi çağımızın materyalist sapkın akımları karşısında toplumun yaşadığı değişimler ve evrensel değerlerin uğradığı yıkımlar göz önünde bulundurularak kitapta, din sosyolojisine de yer verilmiş, önemli ilgiler ve çağrışımlarla doyurucu açıklamalar yapılmıştır.
Metod olarak üç bağlamdan oluşan kitabın her bölümü, temel konudan ayrıntılara doğru açılan bir yelpaze şeklinde sunulmuş, böylece okuyucunun, aradığını rahatça bulabileceği bir yöntem izlemiştir.
Bu ana bölümlerin birincisinde din ve imân kavramları ile imânsızlığın çeşitli şekilleri olan küfür, şirk, nifak, zındıklık ve irtidad kavramları ele alınmış, bu terimlerin içerdiği çok yönlü anlamlar derinlemesine işlenmiştir. Özellikle Darwinizm, Pozitivizm, Marksizm ve Mitüdizm (Milli Türk Dini) gibi çağdaş, felsefî ve ideolojik düşünce akımlarının neden olduğu sapmalara yer verilerek Müslümanların tereddüt içinde oldukları birçok yanıltıcı noktalar açıklığa kavuşturulmuştur.
İkinci Bölümde kısaca «Amentü» olarak bilinen imânın altı ilkesi işlenmiş, gerçek tevhidin ne olduğu geniş açıklamalarla sunulmuştur.
Üçüncü Bölümde ise insan psikolojisini yönlendirmede etkili olan büyü, kehânet ve meditasyon gibi konularla ruh, cin ve şeytan gibi aklın izah edemediği metafizik gerçekler üzerinde bilgi verilmeye çalışılmış, bu konuların imânla olan ilişkilerine açıklık getirilmiştir.
Bu çalışmanın herkese yararlı olmasını diliyoruz. Özellikle İslâm'ı (kısmen de olsa) inkâr edici bir düşünce ya da ideolojiye bağlanan, bununla birlikte Mü’min olduğunu sanan, ancak böyle bir inanış ve kanaat biçimiyle mü’min olduğunu hiçbir zaman kanıtlayamayacak olan insanlar için bu kitabın iyi bir klavuzluk edeceğine inanıyor, vicdanlarda batıl inanışların değil, gerçeklerin yer alması için Allah'a dua ediyoruz.
FERİT AYDIN [1]
BÖLÜM-I
İSLÂM İNANCINDA TEMEL KAVRAMLAR
İslâm'da inancın kaynağı «vahiy»[2] dir, özü ise «Tevhid»[3] dir; Temel prensipleri ve ayrıntılarının tamamıyla birlikte bir bütün oluşturur.
Genel çizgileriyle, İslâm inancının tanımlanması, Kur’ân-ı Kerîm'in koyduğu ölçülerle sınırlıdır. Bu tanımlama ise en özet biçimde «Kelime-i Tevhid» [4] olarak bilinen cümlede ifadesini bulmaktadır.
Tevhid'e, (Yani Allah Teâla'nın varlığı ve birliği inancına) bağlı olarak İslâm'da üç temel kavram vardır. Bunlar: İmân, amel ve ahlâktır. Bu terimler «Din»'in kapsamı içinde birbirini tamamlayan üç önemli kurumun adıdır.
İslâm inanç sisteminin temel ilkeleri, «İmân»' ın konusudur ve (ileride inceleneceği üzere) altı tanedir. Bütünlük, evrensellik ve doğallık gibi ana özellikler içinde insanın aklına ve vicdanına hitap eden bu temel ilkeleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
1-Hak ve gerçek olduğuna inanılması gereken kutsal değerlerin tümü bir bütündür.
2-Bu değerlerin hepsi birden bir bütün olarak evrenseldir.
3-Sağduyuya uygundur, insan vicdanını tatmin eder.
Esasen İslâm'ı bu kurumlarıyla öğrenmek ve yaşamak çok basittir. Ancak bu konudaki bilgileri en ince ayrıntılarıyla, hikmetleriyle ve kanıtlarıyla kavrayabilmek, onları sistematik bir plan çerçevesinde incelemekle mümkündür. Özellikle imânın karşıtı olan «Küfür», «Şirk», «Nifak», «Zendeka», ve «İrtidad» kavramlarını da çok iyi bilmek gerekir. Çünkü bunlar birer imânsızlık durumudur. Bu nedenle «İslâm inanç sistemi»'nin konusunu oluşturan bütün bilgiler arasında temel kavramlar ve onların karşıtları büyük önem taşır.
DİN KAVRAMI VE ÇOK YÖNLÜ AÇIKLAMASI
(Rûhânî ve seküler yaşam)
Kur'ânî bir kavram olarak «din» teriminin verdiği orijinal anlam, felsefî yorumlarla veya avamın yoz anlayışıyla bu sözcüğe yüklenen yapay anlamdan çok farklıdır. Dolayısıyla Müslüman kişi dikkatini bu nokta üzerinde yoğunlaştırmak zorundadır.
«Din» sözcüğü, Kur’ân-ı Kerîm'in birçok yerinde anlam bakımından son derece ince farklarla geçmektedir.
Örneğin bir yerde: «Kargaşa yok olup, ortada din olarak yalnızca Allah'ın dini kalıncaya kadar onlara karşı savaşın. » [5] denilmekte; Bir diğer yerde: «Zina eden kadının ve erkeğin her birine yüz değnek vurun; eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız Allah'ın dinini uygulamada sizi, onlara karşı acıma duygusu tutmasın. » [6] diye geçmekte; Peygamber Hz. Yusuf (as)'la ilgili olarak bir başka yerde ise: « İşte Yusuf'a böyle bir çözüm ilham ettik, yoksa kralın dinine göre kardeşini alıkoyamazdı. » [7]diye ifade edilmektedir.
Dikkat edilecek olursa bu üç âyette de «din» sözcüğü -mutlak olarak-açıkça: düzen, rejim, yasalar manzumesi ya da yönetim biçimi anlamlarını vermektedir. Elbette ki bunun yanında- terimsel olarak- Allah Teâlâ'nın, imân ve amel kapsamında insanlara yönelttiği yasaların tamamına da denir.
Oysa yaşanmakta olan kavram kargaşası içinde bu terimin anlamı saptırılmıştır. Arapça olan «din» sözcüğü, Avrupa dillerinde kullanılan «Religion» sözcüğünün, büyük olasılıkla bir tercümesi olarak düşünülmüştür. Halbuki bu yanlıştır. Çünkü «religion» sözcüğü ile anlatılmak istenen şey, Hırıstiyanlığın öngördüğü din biçimidir. Hıristiyanlığın din anlayışı ise tamamen rûhânîdir. [8] Halbuki rûhânî yaşam, İslâm’daki dinin, son derece geniş alanı içinde çok küçük bir yer işgal eder. İslâm’daki din kavramının kapsamı ise o kadar geniştir ki Müslüman kişinin yaşadığı hiçbir olay din çemberinin dışında cereyan edemez. Dolayısıyla rûhânî yaşam, seküler [9] yaşamla birlikte dinin bütünlüğü içinde birbirlerini tamamlarlar.
İslâm’da din kavramının ne kadar geniş bir kapsama sahip olduğunu anlayabilmek için mükellef bir insanın-ne durumda olursa olsun - tüm eylem, tutum ve davranışlarını belli kayıtlarla hükme bağlayan İslâm'ın temel kurallarını incelemek yeterlidir. Çünkü insan ne yapıyor olursa olsun İslâm, onun işlediği her eylemi, takındığı her tavrı, sergilediği her tutumu, belli bir isim altında hükme bağlamıştır. Bu hükümlere fıkıh dilinde «Ef'âl-i mükellefîn»[10] denir. Bunlar dokuzdur ve fıkıh literatüründe şu adlar altında sıralanır:
Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh, sahih, batıl.
Onun için, bir Müslüman ister ibadet gibi rûhânî bir eylem ve durum içinde bulunuyor olsun; ister yemek, içmek, alıp satmak, evlenmek, oy vermek, bilimsel bir çalışma yapmak, okumak, yürümek ve dinlenmek gibi -sayılamayacak kadar çok-ve tamamen seküler, meşru ya da gayrimeşru yaşamdan herhangi bir fiil ve hareket içinde bulunuyor olsun; ya da yasaklardan birini işlemekte olsun; onun bu eylemlerinden her biri yukarıda sayılan dokuz hükümden mutlaka birinin konusu olur. Dolayısıyla Müslüman kişinin işlediği her fiil dinin kapsamı içindedir.
Aslında «din» kavramı bundan da öte en geniş anlamda, bütün kâinâtı kuşatan bir kapsam ifade eder. Din en öz tanımla: Allah'ın bütün varlıkları yaratıp yönettiği âlemşümûl sistemin adıdır. Bu sistem Kur’ân-ı Kerîm'in «Sünnetullâh» diye adlandırdığı [11] evrensel yasalarla işler. Materyalistlerce «Doğa kanunları» denilen bu yasalardan başka Allah Teâlâ'nın, yeryüzünde uygulanmak üzere peygamberlere indirdiği vahiyler de vardır ki bunlara da «teşrii yasalar» denir. Örneğin Tevrat, İncîl ve Kur’ân-ı Kerîm, insanların yaşam ve yönetim biçimini belirlemek ve düzenlemek üzere Allah (cc) tarafından indirilmiş teşrii yasalardır. Bu yasalar - genelde - sanıldığı gibi insanların sırf rûhânî yaşamını değil, bilakis dünyevi hayat tarzlarını da belli bir disipline bağlayan maddeler içerirler. Peygamberlere indirilen vahiyler, Allah'ın kelâm sıfatına bağlı «tenzilî» anayasalardır; Doğa kanunları ise O'nun irâde sıfatına bağlı «Tekvînî» bir anayasadır. Tenzîlî şerîatlerin her biri, indiği zamanın şartlarına göre insanların hayatını belli bir düzene oturturlar. Bunların içinde en kapsamlı ve en kalıcı olanı Kur’ân-ı Kerîm'dir. Vahiylerden farklı olan tekvînî anayasa (yani doğa kanunları) ise Allah'ın irâdesine bağlı olarak otomatik şekilde işlerler. Din kavramı işte bütün bu yasaları kapsamaktadır.
Ne varki zaman içinde temel değerlerin yozlaşması ve gelenekselliğin düşünce yapısına egemen olması, «din» kavramına da tek yanlı bir anlam yüklenmesine neden olmuştur. Bu yüzden, ilk İslâm akademisyenleri tarafından kâleme alınmış olan eserler çağdaş düşünce akımları karşısında kendini kanıtlayabilecek güçlü anlatım ve yorum üslûpları içinde yeniden sunulamamış, sonuç olarak «Din» kavramı, Kurân-ı Kerîm'deki evrensel anlamıyla çağdaş insana yansıyamamıştır. Dinin hemen her zaman namaz, oruç, itikâf, zikir, âyin ve dua anlamlarında algılanmasının nedeni budur.
Bunlar bir yana, dinin kesin şekilde yasaklamış olduğu, hatta dinden çıkma nedeni olarak açıkladığı fal ve büyü gibi şeylere dinî birer değer olarak bakanlar bile vardır. Bu nedenle çağdaş toplum, dinin kavram olarak ne olup olmadığı hakkında henüz yeteri kadar aydınlanmış değildir. Hatta birçok kimse, insanın seküler yaşamının din kapsamı dışında olduğu kanaatine kapılmıştır ki bu kanaat pozitivistlerle Müslümanlar arasında tartışmalara neden olmuştur. Dine ilişkin bu genel bilgisizlik nedeniyledir ki toplumun büyük bir kesimi, siyasi, sosyal ve ekonomik olayların dindeki yerini ve hükmünü bilmemekte hatta merak bile etmemektedir. Çünkü halk, dinin bu olaylar hakkında hüküm verebilecek bir güç ve kaynak olduğu gerçeğinden hemen hemen habersizdir. Halbuki meşru ve helâl diye bildiğimiz faaliyet ve çalışmalarımızın tümünde vicdanımızı serbest bırakan şey dindir; Ruh derinliğimizdeki bu özgürlük duygumuzun kaynağı dindir. Keza haram, yasak ve gayrimeşru olarak vicdanımızda mahkum ettiğimiz eylemlerden, faaliyetlerden, söz ve davranışlardan uzak durmaya bizi zorlayan yine dindir.
Bu otorite, yalnız vicdanlarımıza değil, aynı zamanda kültürümüze ve sosyal hayatımızın büyük bir kısmına da egemendir. Nitekim güvenlik ve yargı organlarının ulaşamadığı ve beşeri yasaların güç yetiremediği tenhalarda bile insanları frenleyerek yıkıcı eylem ve faaliyetlerin bu suretle yaygınlaşmasını engelleyen gizli kudret dinin vicdanlardaki müeyyidesidir. Kanunların tanıdığı serbestliğe rağmen alkollü içki kullanmaktan, domuz eti yemekten, faizle muamelede bulunmaktan, zina fiilinden ve daha nice haramlardan sakınan milyonlarca insanın bu hayat disiplinini -kuşkusuz- seküler yasalar değil, bilakis din sağlamaktadır. Çünkü dinin, insan vicdanında saygıdeğer bir yeri ve topluluklar üzerinde derin etkisi vardır. Aynı insanların din yasaları ile beşerî yasalar karşısındaki tutumları karşılaştırılacak olursa din lehinde çok büyük farkların saptanacağı kesindir. Öyleki beşerî yasaları, buldukları her fırsatta çiğneyen birçok insanın en mahrem yerlerde bile din yasalarına karşı son derece saygılı davrandığı bir gerçektir.
Şu noktaya dikkat etmelidir ki gerek zina, içki, faiz ve domuz eti gibi dinin yasakladığı şeylerle haşır neşir olmak, gerekse yaşam gerçeklerinin çoğu, aslında rûhânî durumlar değil, tam aksine dünyevi faaliyet alanları içine giren konulardır. Dolayısıyla pozitivistlerin sandığı gibi din denilince akla yalnızca ibadet ya da mistik yaşam geldiği yolundaki kanaat sadece yanlış değil, aynı zamanda cahilce bir yaklaşımdır. Belki de tutuculuğun ve kuru bir inadın sonucudur. Nitekim bu nedenledir ki harcanan çabalara rağmen devlet işleri bir türlü dinden soyutlanamamıştır. Çünkü buna hiçbir zaman imkân yoktur.
Örneğin laikler de karşıtları tarafından öldürülen adamlarına «şehit» demektedirler. Halbuki şehitlik, düşman tarafından savaşta öldürülen yalnızca Müslüman kişiye Kur’ân-ı Kerîm tarafından verilmiş bir sıfat ve mertebedîr.[12] Bu da demektir ki şehitlik sıfatı, islâmî ve Kurânî bir anlam taşır. Sonuç itibariyle dinî bir kavramdır. Şehitliğin, rûhânî bir olay mı, yoksa seküler bir olay mı olduğu konusuna gelince bu noktaya her iki cepheden de bakılabileceği gâyet açıktır. Çünkü şehid olmuş bir Müslüman, her şeyden önce bir ibadet olan cihad hizmetini üstlenirken hayatını feda etmiştir ki şehitlik bu yönüyle rûhânî bir mahiyet taşır. Ancak şehitliğin -dolaylı olarak- dünyevî bir yönü de vardır ki o da şehit olmuş kimsenin uğradığı böyle bir son nedeniyle geride bırakmış olabileceği çeşitli hayat meselelerinin görüşülmesi ve çözüme kavuşturulması olayıdır. Bu örnekte görüldüğü üzere bazı hadiseler aynı zamanda hem rûhânî, hem de seküler bir anlam taşımakta, ancak yine de dinin konusu olmaktan asla çıkmamaktadır.
Birkaç örnek daha vermek gerekirse, namaz kılmak üzere evinden camiye giden, ya da helâl rızık kazanmak ve meşru yoldan geçinmek üzere evinden işine giden Müslümanın, bu yollardaki yürüyüşünü, o sırada yaşayabileceği olayları, hiç din dışı sayabilir miyiz? Halbuki mutlak yürümek tamamen dünyevi bir olaydır. Ancak bu iki örnekten birincisindeki yürüme olayı, farzın edasına vesile olması bakımından farz, ya da cemaatle namaz kılma amacına bağlı olarak en azından sünnettir. İkincisi ise kişinin çalışma durumuna bağlı olarak «ef'âl-i mükellefîn»'den mutlaka birine dahildir. Keza herhangi bir suçu işlemek üzere davranan insanın, suç fiilini gerçekleştirinceye kadar onun bu amaçla attığı her adım, söylediği her söz, düzenlediği her plan ve sonuçta işlediği suç karşısında dinin hiç mi bir hükmü olmayacaktır !
Özet olarak diyebiliriz ki değil yalnızca ibadetler ve ibadet hükmünde olan fiiller, yiyip içmek, alıp satmak, çalışmak, okumak, dinlenmek, cinsel ilişkide bulunmak, hatta herhangi bir suçu işlemek bile dinin konusudur. Çünkü örneğin, hırsıza hırsız sıfatını veren ve ona bu suçtan dolayı bir ceza öngören din gerçeği varken ne rasyonalizm, ne pozitivizm, ne de bu felsefeler üzerinde temellendirilmiş olan seküler yasalar, rejimler ve yönetim biçimleri vardı.
Dinin insan yaşamını böylesine her cepheden kuşatıp sarmış bulunması, esasen onun, ilâhî bir düzen olmasından ileri gelmektedir. Yani (din-Allah ilişkisi) bu olguyu zorunlu hale getirmektedir. Öyle ise Allah (cc), madem ki her şeyin yaratıcısı, terbiyecisi ve düzenleyicisidir, O'nun eşya ve olaylar için koymuş bulunduğu yasaların da elbetteki kapsamı ona göre geniş, büyük ve engin olmalıdır.
***
Din kavramının gerçek olmayan yorumlarla zihinlere yerleşmesinde çeşitli faktörler vardır. Bunlardan özellikle iki tanesi çok önemlidir.
Birincisi: İslâm öncesi eski inanış tarzlarının çeşitli yorumlar içinde İslâm’a mal edilerek yaşanması ve yaşatılmasıdır. Bu inanışlar zamanla kurumlaşmış ve geniş bir tabana yayılmıştır. İslâm’daki din anlayışının yozlaşmasında bunların etkisi büyüktür. Daha çok mistik akımların ayin ve merasimleri şeklinde ortaya çıkan bu yorumların, din kavramını Kur'ân'ın ruhundan tamamen kopardığı söylenebilir.
İkincisi ise: 1789 da patlak veren Fransız ihtilalinden sonra Hıristiyanlığın muhitlerimize kadar yaydığı dünya görüşü ve hayata bakış açısıdır.
Bu her iki faktör de âdetâ birbirini destekleyerek yepyeni bir kutsallık anlayışının doğmasına neden olmuştur. Bu anlayışa göre yalnız kutsal olan şeyler dinseldir; kutsal olmayan şeyler ise sırf dünyevîdirler. Ancak bu anlayış, getirdiği çelişkilerle -özellikle çağımızda-düşünce ve siyaset alanında büyük sorunlara, kavram kargaşasına ve bitmek tükenmek bilmeyen ateşli tartışmalara yol açmıştır.
Din, İmân, İslâm, Amel Ve Ahlâk Kavramları Arasındaki İlişki
Din, imân, İslâm, amel ve ahlâk kavramları arasındaki ilişkinin, -genellik-özellik bakımından- açıklamasına gelince hiç kuşku yok ki din terimi, taşıdığı kuşatıcı anlam itibariyle, imân, İslâm, amel ve ahlâk kurumlarının hepsini birden kapsar. İmân, İslâm, amel ve ahlâk, dinin sırf insanla ilgili cephesini oluştururlar. Onun için bu önemli dört kavram, din sosyolojisinin temel taşları sayılırlar. Hindistan’ın içlerinden, Pasifik kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada, yaşamı büyük ölçüde etkileyen ve yönlendiren bu dört kavram üzerinde bir nebze durmak yararlıdır. İmân konusu üzerinde, ayrıca ilerde ayrıntılı olarak durulacaktır.
İmân
İmân, çok yüklü, çok anlamlı ve çok yönlü, Arapça bir sözcüktür. «Emn» kökünden türemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hadislerde ve İslâm literatüründe çok geçer. İslâm’da imân, Hz. Peygamber (s) tarafından en mükemmel bir ifade ile tanımlanmıştır. Buhârî’nin naklettiği bir hadiste –bir soruya cevap olarak- imânı şöyle tarif eder: «İmân; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, O’nunla karşılaşacağına (yani mutlak surette bir gün O’na hesap vereceğine), bütün elçilerine ve öldükten sonra dirileceğine inanmandır.»[13]
Mükellef insanın, yalnızca vicdânında ve örtülü düşüncesinde Allah'a (ve Kur'ân gerçeklerine) ilişkin kabul, red veya tereddütleri, akâid boyutlarında imânın konusudur. İmân, çok gizli olmakla birlikte, kişi, zaman zaman ortaya koyduğu ciddi tavır ve tutumlarıyla vicdanını deşifre edebilir. İmânla amel arasındaki ilişki bu gibi durumlarda net olarak ortaya çıkar.
Örneğin, «Millî Türk Dini»ne yürekten imân etmemekle birlikte -sırf birtakım amaçlarını gerçekleştirmek için- Türkiye’de bu dine göre ibadet eden bazı siyaset adamları, -kaçamaklarla da olsa- bazen namaz ve oruç gibi İslâm’a ait ibadetleri de yaptıkları için, sırlarını ortaya atmış olurlar. Dolayısıyladır ki Millî Türk Dini Polit Bürosu, onlara güvenmez ve statüleri ne olursa olsun onları mercek altında bulundurur. Bu adamlar aynı zamanda mü’minlerin nazarında da şâibe altında bulunurlar. Çünkü iki dinli yaşamak, her bakımdan mümkün değildir.
Türkiye’de siyasal ve sosyal yaşamı oldukça etkileyen bu çelişki, hem İslâm’daki imân kurumunu aşındırmak, dolayısıyla da ahlâkı dejenere etmek bakımından, hem de Millî Türk Dini bağlılarını İslâm’a karşı kışkırtmak bakımından olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.
İslâm
Sözlükte; boyun eğme, teslimiyet, bağlılık ve itaat anlamlarına gelen İslâm, terim olarak: -Hz. Muhammed’in vahy yoluyla Allah’dan aldığı Kur’ân-ı Kerîm’de belirlenen- inanış, yaşam ve yönetim biçiminin adıdır. İslâm’ın bilimsel ve gerçek tanımı işte budur.
İslâm’ın bir yaşam ve yönetim biçimi olarak uygulamaya konabilmesi için Kur’ân’a bir bütün olarak imân etmek şarttır. Çünkü İslâm’ın temeli imândır. Ancak, öteden beri kısa bir tanımın dar çerçevesine sığdırlan klasik anlamdaki imân, İslâm’ı yansıtamamaktadır. Dolayısıyla birçok insanın, imân-İslâm ilişkisi hakkındaki bilgileri yetersiz kalmaktadır. İmânla İslâm arasındaki bağın önemli ayrıntılarını bilmeyen yüzmilyonlarca insan, günümüzde bağlısı bulundukları dinin –sırf bilgisizlik yüzünden- aleyhinde faaliyet göstermektedirler, onu adeta yıkmaya çalışmaktadırlar. Bu insanlar arasında sözde yüksek öğrenim görmüş siyaset adamlarının, tanınmış işadamlarının ve üst düzey bürokratların bulunuyor olması ise düşündürücüdür.
Ayrıca «İslâm», «İslâmiyet» ve «Müslümanlık» kelimeleri Türkiye’de halk arasında çok yanlış anlamlarda kullanıldıkları için, imân-İslâm ilişkisinin bu coğrafyada yaşayan insanlara anlatılması oldukça zordur.[14] Bu sorun, tarihi sebeplerden kaynaklanmaktadır. Büyük ihtimalle Türkler ve onların yönettiği bazı kitleler, yaklaşık bin yıl önce, İslâm’a muhatap oldukları zaman bu evrensel düzeni tam anlamıyla algılayabilecek bir kültür birikimine sahip değillerdi. İslâm’ın mesajını onlara iletenlerin ehil olup olmadığı da belli değildir. Üstelik Türkçe’nin o gün için bu konudaki mesajları taşıyabildiği ihtimali de son derece zayıftır. Dolayısıyla ne bir alfabeye, ne de yazılı bir kültür birikimine sahip bulunan göçebe ve asker Türklerin, –bir bilim ve yaşam dini olan- Kur’ân’daki İslâm’la tanışmış olabildiklerini kanıtlayacak hemen hiçbir belge mevcut değildir. Bu da onların zaman içinde «Müslümanlık» adı altında, şamanlık temeline dayalı ve İslâm’dan esintiler taşıyan yapay bir din örmelerine neden oldu. Bugün Türkiye’de yaşanan din, işte budur. Onun için «Müslümanlık» dini,[15] İslâm’la ve Kur’ânla çatışma halindedir. Türkiyede’ki din anarşisinin kaynağı da budur. Çünkü Müslümanlık ile Kur’ân’ın bütünlüğüne imân arasında hemen hemen hiçbir bağ yoktur. Bunun tam tersine, İslâm ile Kur’ân’ın bütünlüğüne imân arasında çok güçlü bir bağ vardır.
Din sosyolojisi açısından bu durum, çok önemlidir. Çünkü imân, eğer İslâm’ın ve Kur’ân’ın bütünlüğü temeline dayanmıyorsa İslâm’ı Kur’ân’ın ölçüleri ile yaşamak ve yaşatmak mümkün olamaz.
Amel
Amel ve ahlâk, mükellef insanın eyleme dönüştürdüğü her türlü düşüncesi, tutumu ve davranışlarıdır. Bunlar, akâid kuralları göz önünde bulundurularak hükme bağlansalar da İslâm Fıkhı'nın konusudurlar.
Dolayısıyla imân, İslâm, amel ve ahlâk, dinin ayrı ayrı birer alt kümesini oluştururlar ve dinin bütünlüğü içinde incelenirler. [16]
Şu varki «din» terimi, bu kapsamlı bütünlüğün sadece adıdır. Dinin esas altyapısını imân oluşturur. Çünkü imân, kişinin vicdanında yerleşirse ancak din onun için söz konusu olabilir. Aksine insanın içinde imân oluşmadan onun dine bağlanması, dinin emir ve yasaklarına uyması düşünülemez. Meğerki özel bir amaç uğruna dış görünüşü ile bu şekilde davranıyor olsun. Bu gibi kimselere ise İslâm, «münafık» damgasını vurmuştur.[17]
Amel de dinin, mükellef insana yönelttiği emir ve yasaklara eylemsel biçimde uymak, emirleri hem kişisel olarak uygulamak, hem de toplum çapında hayata geçirilmesi için diğer Müslümanlarla işbirliği etmek ve Kur'ân'ın evrensel mesajını tüm insanlığa ulaştırmada katkıda bulunmaktır. Amel kısaca dinin, «teşrîi yasalar»'ına kişinin fiilen uymasıdır.
Örneğin «riba» yani faiz,[18] ile muamele etmenin «haram»[19] olduğuna inanmak imânî bir konudur. Bu tür bir işlemden eylemsel olarak sakınmak ise amelî bir konudur. Keza namazın farz olduğuna inanmak, imândandır.[20] Namazı fiilen kılmak ise ameldendir. Şu halde amel, kısaca: Emir ve yasaklara fiilen uymaktır. İşte imânla amel arasındaki bağıntı budur. Yukarıda da kısaca işaret edildiği gibi imân akâid ilminin, amel ise fıkıh ilminin konusudur.
İmân-amel ilişkisi üzerinde biraz durmakta yarar vardır. İnanmakla yapmak, hiç kuşkusuz birbiriyle sıkı ilişkili iki şeydir. Mantıksal açıdan olduğu kadar imân açısından da bu ilişki çok önemlidir. O kadar ki bu ilişkiyi belirleyen Kur'ân'ın, kesin hükümlerini inkâr etmeden onları yalnızca çiğnemekle Müslüman kişi İslâm'dan kopmazken, Çiğnemese bile bu hükümleri inkâr etmesi halinde kâfir olur. İslâm'da ister olumlu, ister olumsuz yönde olsun, inanmak ve yapmak geçerli, inanmadan yapmak ise geçersizdir. Buna göre:
a) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanan ve bunlara uyan insan, «Adl» (yani dürüstlük) niteliğini kazanmış olan mü’mindir.
b) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanan, ancak bunlardan en az birini çiğneyen insan, «Fâsık» (Suçlu ya da ahlâksız) mü’mindir.
c) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanmayan ve tabiatıyla bu emir ve yasaklara uyup uymamasının da artık hiçbir anlamı olmayan insan, ileride ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere «kâfir», «müşrik» ya da «mürted»dir.
d) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarını (Kur'ân'ın açıkladığı gibi değil) bilakis istediği şekilde yorumlayarak inanan ve bu şekilde uygulayan insan «Zındık»'dır. İslâm’ı bilinçli olarak yozlaştırmaya çalışan çevreler bu kelimeyi zihinlerden silmeyi başarabilmişlerdir. Onların işini –bilerek veya bilmeyerek- kolaylaştıran bazı din adamları da bunun yerine daha çok «bid’atçi» sözcüğünü kullanmaktadırlar!
e) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanmadan, bunlara maksatlı olarak uyan insan ise «münafık»'tır.
İşte bütün bu durumlar, imân-amel ilişkisinin sonuçlarıdır.
Ayrıca kişi, inanmadığı şeyleri çeşitli sebeplerle yapmak durumunda bulunabilir. Bunlardan bazıları mecburiyetten doğarken, bazıları da spekülatif amaçlarla yapılır. Nitekim, Kur'ân gerçeklerine inanmadıkları halde herhangi bir çıkar uğruna Müslüman gözüken münafıklar, günümüzde sayı olarak hiç de az değildirler!. Türkiye’de özellikle seçim mevsimlerinde, lâikçi-mitüdist siyasi parti yöneticilerinin kalabalıklar karşısında Kur’ân-ı Kerîm’i öpüp başlarının üzerine koymaları bunun en çarpıcı örneklerindendir.
Amelin geçerliliği, ancak tereddütsüz ve samimi bir imânın varlığına bağlı olduğundan, bu gibi insanların bir mü’min sıfatıyla emir ve yasaklara uymaları, onların lehinde bir sonuç doğurmaz. Buna karşın bazı insanların, baskı kullanılarak inançlarından vazgeçirildikleri, ya da bazı şeylere inanmaya zorlandıkları bir gerçektir. Bu durumda kalmış bir insanın, davranışlarının gerçeğe uymayacağı açıktır. Dolayısıyla İslâm, işkence altında inancından vazgeçtiğini söyleyen Müslümanı -niyetini bozmadıkça- sorumlu tutmaz.[21]
Müslüman kişi, imân-amel ilişkisi açısından İslâm'ın koyduğu ilkeleri çok iyi bilmelidir. Zira bu ilişkilerden sebep bazı hükümler anında değişebilmektedir. İşte bu hükümlerin değişmesiyle birlikte Müslüman kişi, tutum ve ilişkilerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalabilir.
Ahlâk
Ahlâkî değerlere gelince, bunlar da imânın meyveleridir. İslâm'da, ahlâkın da kaynağı vahiydir. Dolayısıyla başka milletlerin kültür değerleri ya da dinleri ölçü alınarak ahlâk kuralları konamaz. Şu varki İslâm'ın ruhuyla örtüşen yabancılara ait ahlâk ve görgü kuralları da reddedilmez ve esas itibariyle bu kuralların da ilhamını İslâm'dan aldığı olasılığı büyüktür. Örneğin «Musafaha», yani tokalaşmak, bir sevgi ve saygı alışverişinin sembolü olarak İslâm'ın malıdır. Çünkü tokalaşmak peygamberlerin sünnetidir. Bununla birlikte kâfir milletler de ilişkilerinde bu jest biçimine geniş yer vermişlerdir. Yani peygamberlerin bu sünneti milletlerarası bir içerik kazanarak dünyanın hemen her yerine yayılmış ve tutunmuştur. Aynı şekilde –Allah’a hamd ettiği taktirde- aksıran mü’min kişiye Allah'dan rahmet dilemek de küçük değişikliklerle yabancı milletlerce benimsenmiştir. Şu varki, Müslümanlar tokalaşmakla, ya da aksırana iyi dileklerde bulunmakla bu gelenekleri hayatlarında yaşatan kâfirlere benzemiş olmazlar; Bilakis Peygamberlerin sünnetlerinden birini uygulamış olurlar.
Bütün yapıcı ve güzel davranışlar İslâm'da ahlâk kurumunu oluşturmaktadır. Genelde ahlâklı olmak için zorlayıcı bir müeyyide yoktur. Örneğin bir insanın mağrur, kıskanç, kaprisli, geçimsiz, hoşgörüsüz, kirli ve düzensiz olmasını yasaklayan ya da bunların aksini emreden belli zecrî kanunlar yoktur. Bunların yerine çeşitli öğütler vardır. İnsan bu konudaki bilgileri gerek okul, gerekse aile içi eğitimiyle ve toplumdaki erdemli insanları örnek almakla öğrenir, aynı zamanda genelin otokontrolü sayesinde bunları hayata geçirir. Temiz, disiplinli, dürüst, çalışkan, alçak gönüllü, nazik, saygılı, güler yüzlü, yardımsever, hoşgörülü, fedakar, merhametli, paylaşımcı, sabırlı geçimli ve görgülü olmak ahlâktandır. Kişide imân, işte bu erdemlerle ancak olgunlaşır. Yani eğer mü’minin ahlâkı güzelse bu, onun temiz bir iç dünyaya ve olgun bir imâna sahip bulunduğunu ortaya koyar. Bu nedenle dinin bütünlüğü içinde ahlâkın çok önemli bir yeri vardır. Yalnızca emir ve yasaklara uymakla insan, toplumdaki yapıcı rolünü ideal biçimde yerine getirmiş olamaz. Bununla birlikte erdemleriyle ve örnek davranışlarıyla da toplumun daha mutlu olmasına katkıda bulunmalıdır. İşte onun, hiçbir zorlama söz konusu olmadan sergileyeceği yapıcı davranışlara din sosyolojisinde ahlâk denilmiştir.
DİN OLGUSUYLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KAVRAMLAR
Din Ve Şerîat
«Şerîat», sözlükte yalın olarak sadece geniş yol anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Ancak Araplar günümüzde bu sözcüğün kökünden türeyen «şâri'» kelimesini yol anlamında kullanmaktadırlar.
«Şerîat», esas itibariyle terimsel açıdan nizam, rejim; Devletin siyasal, sosyal, hukuksal ve ekonomik düzeni anlamına gelen önemli bir ıstılahtır. İslâm terminolojisinde bu ıstılahla, Allah'ın ve rasûlünün koyduğu yasaların tümünden oluşan İslâm’ın hayat düzeni amaçlanır. Yani «Şerîat», Kur’ân-ı Kerîm'in içerdiği İslâm anayasasının genel adıdır. «Şerîat», başka bir deyimle de dinin fiilen uygulanan kanunlarının tümüne denir. Örneğin: «İslâm Şerîatı», İslâm hayat düzeni demektir; «Yahudi şerîatı» da, Yahudi dininin kanun ve kuralları demektir.
Bununla beraber İslâm literatüründe şerîat denince, genel olarak İslâm dini amaçlanır. Bu nedenle gerek İslâm’da temel hükümler olarak bilinen ve yalnız vicdanla söz konusu olan inanç sistemi, gerek kişiler tarafından yapılan ibadetler, gerekse kişi ve devlet tarafından uygulanan «muâmelât»[22] ve ahlâk kurallarının tümü şerîat kapsamına girer.
Daha yaygın ve yerleşik olarak «şerîat»'la kısaca anlatılmak istenen şey, İslâm yasalarıdır. Bu yasaların kaynağı ise Kur’ân-ı Kerîm'dir. Dolayısıyla şerîat, imân ilkeleriyle bir bütünlük oluşturur. İşte bu anlamıyla şerîat, Müslüman kişiye inandığını yaşama sorumluluğunu yüklemektedir. Bu nedenledir ki zaman zaman siyasi alandaki ağırlıklarını yitirseler bile Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm'den aldıkları ruhla tarihte şerîatı yeniden ihya etmek için diriliş örnekleri göstermişlerdir. Çağdaş Müslümanlar da bütün olumsuzluklara rağmen, «şerîat» kavramından Kur’ân-ı Kerîm'e göre ne anlaşılıyorsa onu öylece benimsemekte ve şerîatı -Allah'ın izniyle- günün birinde yeniden hayata geçirme özlemi içinde yaşamaktadırlar. Çünkü bu, her Müslüman için -kıyamet kopuncaya kadar- sönmez bir idealdir. Müslümanlardan daha çok ön planda bulunan ve toplumun çoğunluğunu oluşturan Müslümansı dindarlar da (yorumları değişik olsa bile) şerîata karşı saygılıdırlar. Müslümanlar kadar onlar için de «şerîatın kestiği parmak acımaz.»
Din Ve Kutsallık
Esasen gönül dünyasında yaşanan, ya da yaşanması gereken ancak zaman zaman dışa da yansıyabilen ulu değerleri yüceltme duygusunun İslâm’da çok nazik bir yeri vardır.
Bu değerleri bilmek, tanımak, onlara karşı yaraşır bir saygı göstermek ve aralarındaki farkları ayırt edebilmek, bir bilgi, eğitim, görgü ve basiret meselesidir. Çünkü bu değerlerden bazısını gereğinden fazla yüceltmek, (örneğin, Kabe'ye, camiye, Kur’ân-ı Kerîm'e ve Hz. Peygamber'(sav) e tapınma derecesinde saygı gösterisinde bulunmak) ya da kutsal değerleri gerektiği kadar saymamak, onları hafife almak, çiğnemek ya da inkâr etmek, Müslüman kişiyi dininden bile edebilir. Bu ulu değerleri bir sıralamaya koymak gerekirse onları iki gruba ayırmak doğru olur.
Birincisine: Mukaddes (yani kutsal değerler) ,
İkincisine ise: Dokunulmaz, saygın ve kanonik değerler diyebiliriz.
Bunlardan birincisi, Allah Teâlâ'nın yüce zâtı, sıfatları ve O'nun «mukaddes», ya da farklı bir deyimle «haram» dediği değerlerdir.
«Mukaddes» sözcüğü, Kur’ân-ı Kerîm'de: Maide Sûresi'nin 21 inci âyet-i kerîmesinde ve Tâhâ Sûresi'nin 12 inci âyet-i kerîmesinde olmak üzere iki yerde geçmektedir.
Birincisinde, Hz. Musa'ya Allah tarafından hitap edilirken, ayakkabılarını çıkarması emredilmekte, «. . . çünkü kutsal Tuva Vadisi'nde bulunuyorsun !» diye uyarılmaktadır.
İkincisinde ise, Kutsal topraklara girmeleri için Hz. Musa'nın, kavmine verdiği emir nakledilmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm'de «mukaddes» sözcüğü ile nitelenen sadece bu iki bölge vardır. Ancak bir anlamda kutsal demek olan «haram» kelimesiyle de başta Mekke'deki Kâbe kompleksi (yani Mescid'ül-Haram alanı) olmak üzere birçok şeyler nitelenmiştir. Bununla birlikte Allah Teâlâ'nın açıkça kutsadığı, övdüğü ve önem verdiği her şey kutsaldır. Bunları Kur’ân-ı Kerîm'in içeriğinden anlıyoruz. Elbette ki Kur’ân-ı Kerîm'in gerek tamamı, gerekse bir bölümü, camiler, (manastır, kilise ve havra gibi) Kitap ehline ait ibadethaneler,[23] tevhid esasına dayalı ibadetler ve Kur’ân-ı Kerîm'le deklare edilmiş bulunan tüm saygın değerler kutsaldır. Bu cümleden olarak başta Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) efendimiz olmak üzere diğer bütün peygamberlerin kişilikleri de kutsal ve dokunulmazdır. [24]
İkinci grup kutsal değerler ise, yüce İslâm şerîatına göre kesin olarak uyulması gereken yasalar, kurallar, emir ve yasaklardır. Bu yasaların ve kuralların ilgili olduğu alanlar ve konular arasında rûhânî ya da dünyevi olmak bakımından hiçbir fark yoktur.
Kutsal değerler: Fizik, metafizik; Maddi ve manevi; Rûhânî ve dünyevî ya da vicdânî ve amelî olmak üzere çeşitli şekillerde karşımıza çıkabilirler. Dolayısıyla, bunların her birine karşı gösterilecek saygı ve jest biçimi de değişik olabilir. Ancak herhalde bu saygı ve jest biçimleri Kur’ân-ı Kerîm'in ruhuna uygun olmalıdır.
Örneğin, Yüce Allah'ın zât-ı ilâhîyesi ve sıfatları gibi kişinin ancak vicdanında duyumsayabildiği kutsal değerlere karşı gösterilecek yalın saygı, yine sadece vicdanın derinliklerinde yaşanabilen tanıma sığmaz olaydır. Bu olayın dışa yansıyabilecek tek yönü, Kur’ân-ı Kerîm'in ölçüleri içinde davranış biçimleri göstermektir. Bu da örneğin, Allah'ın yüce ismi anıldığında «celle celâluhu, celle şânuhu. . . » diyerek O'nu kutsal sıfatlarıyla yüceltmek ve O'na, istediği biçimde kulluk etmekle olur.
Kur’ân-ı Kerîm'in nüshaları, Kâbe binası ve camiler gibi fizik boyutlara sahip bulunan kutsal değerlere gelince bunlara gösterilecek saygı, bu değerler için konmuş olan kurallara uymakla olur.
Örneğin Mescid'ül-Haram'a ve camilere tertemiz, abdestli, çekidüzenle, huşu içinde ve sessiz girilmelidir. Bu mekânlarda ibadet edenlerin huzuru kaçırılmamalı, onlara karşı alçak gönüllü ve nazik davranılmalıdır. Bu müstesna yerlerde nizamî ibadetler dikkatle yerine getirilmelidir. Keza Kur’ân-ı Kerîm nüshaları ya da üzerinde âyet-i kerîmeler yazılı her türlü cisim, yayın ve dokümanlar ancak abdestli olarak ellenmeli, temiz ve yakışır yerlerde korunmalıdır.
Kur’ân-ı Kerîm'in «göbekten yukarı tutulması», Anadolu Müslümanlarının bir geleneğidir. İslâm’da Kur’ân-ı Kerîm'e ancak bu şekilde saygı gösterilmesi gerektiğine ilişkin herhangi bir kayıt yoktur. Bununla beraber onun, saygıyla, yüksek ve yaraşır bir şekilde tutulması elbetteki gereklidir. Çünkü hiç kuşku yok ki Kur’ân-ı Kerîm'in gerek fizik varlığına, gerekse içerdiği anlam ve hükümlere karşı bilinçli ve kasıtlı olarak saygısızlık eden, âyetlerinin anlamlarını sorgulayan, eleştiren, küçümseyen, red ve inkâr eden, yalanlayan; Âyetlere, içerdikleri kavramlara, anlamlara ya da Kur'ân'ın üslûbuna herhangi bir dille hakarette bulunan, yasalarını uygulamadan kaldırmaya yeltenen kişi kâfir olur. Bu tutum ve tavır içinde bulunan kişi, örgüt ya da siyasi güçlere karşı Müslümanın vereceği mücadele Kur’ân-ı Kerîm'e gösterilecek en büyük saygıdır.
Dokunulmaz, kanonik değerler olan İslâm’ın tüm yasa ve kurallarına gösterilecek saygının ölçüsü ise, onlara uymaktır. Bu yasa ve kurallara, kişi olsun, örgüt olsun ya da siyasi iktidarlar olsun uymayanları uyarmak, saygısızlıkta ısrar ederlerse karşılarında durmaktır.
Bu değerlere karşı titiz davranmada ölçü, -her zaman- Kur’ân-ı Kerîm'in ilham ettiği biçimlerdir. Çünkü kutsallık kavramı o kadar duyarlı ve yerine göre o kadar esnek ve karmaşıktır ki tarih boyunca İslâmî değerlerin yozlaştırılması, çeşitli yabancı inanış ve düşünce kalıntılarının zaman içinde din adına zihinlere yerleştirilmesi hep bu kutsallık kavramına tutunularak yapılagelmiştir.
Din Ve İlâhiyat
«İlâhiyat» sözcüğü her ne kadar Arapça ise de gerek yalın sözlük anlamı bakımından, gerekse terim ve kavram olarak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına aittir. Dinî olmaktan çok felsefi bir terimdir. Batı dillerinde (İng.) «Theology» ve (fr.) «Théologie» diye geçer. Bu dalda kariyer yapanlara da ilâhiyatçı (Theologian=Théologien) denir.
Judeo-Chretien güçlerin İslâm Dünyası'na kültürel açıdan da egemen olmalarından sonra Müslüman halkın Hıristiyanlık normlarıyla rûhânîleştirilmesi gayretleri çerçevesinde mahalli terminolojiye maksatlı olarak yerleştirilmiş önemli terimlerden biri de «ilâhiyat» sözcüğüdür.
dolayısıyla bu yabancı terimin İslâm’daki «din» kavramıyla bir ilişkisi yoktur. İslâm ilim çevrelerinde «İlâhiyat» terimi eskiden «filozoflarca fikir olarak ileri sürülen dine dair nazariyeler, düşünceler» [25] için kullanılırdı.