Analitik Açıklamalarla

 

İ S L Â M D A   İ N A N Ç  S İ S T E M İ

( A K A İ D )

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

 

KONU                                                                                                 SAYFA

 

 

BÖLÜM-I

 

İSLÂM İNANCINDA TEMEL KAVRAMLAR VE KARŞITLARI:

 

DİN KAVRAMI VE ÇOK YÖNLÜ AÇIKLAMASI

(Rûhânî ve seküler ya­şam

 

* Din, imân, amel ve ahlâk kavramları arasındaki ilişki 

 

DİN OLGUSUYLA  İLGİLİ ÇEŞİTLİ KAVRAMLAR

 * Din ve şerîat

 * Din ve kutsallık

 * Din ve İlâhiyat

 * Dindarlık ve takvâ 

 * Dindaşlık (Din kardeşliği) 

 * Dinadamı sıfatı ve dinî hiyerarşi 

 * Dinsizlik

 * Din ve yobazlık 

 * Din ve teokrasi 

 * Din ve sentezcilik

 

DİNLER (İnanç Kurumları)

 

BÜYÜK İNANÇ KURUMLARI 

 1- Hak (Vahye dayalı) Dinler

 a) Makbul ve Geçerli Din

 b) Muharref (çarpıtılmış) Dinler 

 2- Batıl (Vahye dayanmayan geçersiz) Dinler 

 

DİN HÜKMÜNDEKİ SİYASİ VE FELSEFİ AKIMLAR 

1- İslâm'dan Kopan Kamplar 

* İsmaîlîlik

* Dürzîlik (Dürzülük)

* Nusayrîlik

* Râfızıylik

* Kadyânîlik

* Bahâîlik

 

2- Tamamen İslâm Dışı Çağdaş Fikir ve İnanç akımları

* Rasyonalizm 

* Darwinizm

* Pozitivizm 

* Sosyalizm

 

İMÂN KAVRAMI 

 

 * Sözlük anlamı 

 * İmânın, Toplumsal Disiplin Açısından Fonksiyonu

 * İmân Sözcüğünün, Terimsel Anlamı ve İmân Vicdan Sorunu 

 * İmânın niceliği 

 -İcmâlî imân.

 -Tafsilî imân 

 -Talidî imân 

 -Tahkıykî imân

 -Makbul imân 

 -Merdud imân

 -Masum imân

 -Matbu imân 

 -Mevkuf imân 

 

* İmân ve gayb, inanabilme yeteneği 

* İmân ve diyalektik 

* Kelâmcı Kampları 

* İmân Açısından Kâinata Bakış

* Varlık Realitesi ve Kâinat Tablosunda İnsan 

* Madde ve Hayat 

* İmân-amel iliş­kisi

* İmân amelin bir parçası mıdır, imân azalır mı çoğalır mı ?

* Kur'ân'ın Bütünlüğü İlkesi  ve İmân

* İmân Şuuru

* Genel Çizgileriyle İmânsızlık

 

İMÂNIN KARŞITLARI 

 

KÜFÜR KAVRAMI 

 

KÜFRE NEDEN OLAN SÖZ, KANAAT VE DAVRANIŞLAR 

a) Allah (cc) ile ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları 

b) Peygamberlerle ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları 

c) Semâvî kitapların birinci derecedeki gerçekleriyle ilgili yanlış düşün­celerden kaynaklanan küfür suç­ları:

d) Semâvî kitapların ikinci derecedeki gerçekleri  ile ilgili yanlış düşün­celerden kaynaklanan küfür suçları

e) Meleklerle ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları

f) Ahiret hayatı ile ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçlar:

g) Çeşitli konulardaki Yanlış Düşüncelerle ilgili küfür suçları 

 

KUR’ÂN-I KERÎM KÂFİRLERİ VE KÜFRÜ NASIL ANLATIYOR 

 

KÜFRÜN ÇEŞİTLERİ 

1-Küfr-i Cehlî 

2-Küfr-i İnâdî 

3-Küfr-i Hükmî 

 

ŞİRK KAVRAMI

 

* Şirkin İçyüzü  

* Şirkin Tarihsel Kökeni

* Şirk Çeşitleri 

 

1-ANİMİZM (Ruhlara tapma inancı) 

 

2-FETİŞİZM (Büyü ve korku dini)

   Fetişizmin içyüzü 

   Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler

   Batıl inançların kaynakları ve yayılma şekilleri

a) Her türlü büyü 

b) Fal ve kehânet 

c) Ermişliğe bağlanan kehânet 

d) Faniyi tanrılaştırma

e) Eşya ve olaylardaki kutsal gizemlere inanma 

 

3-DÜALİZM (Seneviyye = Çift tanrılı Din)

* KUR’ÂN-I KERÎM'de ŞİRK VE MÜŞRİKLER

   Kur’ân-ı Kerîm'e göre şirk koşan insanın ruhsal yapısı 

   Kur’ân-ı Kerîm, müşriklerin kinci olduklarını haber veriyor 

   Kur’ân-ı Kerîm, müşrik anne ve babaların, mü’min çocuklarına ne di­yor.

   Kur’ân-ı Kerîm, çok açık bir ifade ile: "MÜŞRİKLER SIRF PİSLİKTİR !" diyor

 

 

NİFAK KAVRAMI 

 

Nifak kelimesinin sözlük ve terimsel anlamı 

«Nifak» ile «Takiyye» arasındaki fark 

Takiyyenin meşrulaştığı şartlar var mıdır 

İslâm Tarihinde İlk Münafıklar

Kur’ân-ı Kerîm münafıklar hakkında ne diyor

Nifakın içyüzü ve münafık insanın kişiliği

Günümüzde nifak ve münafıklar 

 

 

ZENDEKA (Zındıklık) KAVRAMI 

 

«Zındık» kelimesinin sözlük ve terimsel anlamı 

 Zındık sözcüğü İslâm tarihinde iİk defa ne zaman kullanıldı

«Zındıklık» sözcüğüne yüklenen farklı anlamlar

İslâm dünyasında zındıklık nasıl başladı, nasıl gelişti 

Günümüzde zındıklık 

 

 

İRTİDAD (veya riddet) KAVRAMI

 

«İrtidâd» kelimesinin sözlük ve terimsel anlamı 

Geniş anlamda irtidâd ya da riddet nedir

Kur’ân-ı Kerîm mürtedler hakkında ne di­yor:

İrtidâd, aynı zamanda bir İslâm hukuku konusudur

 

* * *

 

 

BÖLÜM-II

 

İMÂNIN TEMEL KURALLARI

 

ALLAH'a İMÂN 

Bilgi araçları ve imân

 

TEVHİD 

Tevhid ve ahlâk

Allah Teâlâ'nın sıfatları

Kur’ân-ı Kerîm Allah Teâlâ’yı bize nasıl anlatıyor 

Allah Teâlâ'yı görmek mümkün müdür

 

MELEKLERE İMÂN

Kur’ân-ı Kerîm melekleri nasıl anlatıyor

 

KİTAPLARA İMÂN 

Kur’ân-ı Kerîm'le ilgili inancımız nasıl olmalıdır 

 

PEYGAMBERLERE İMÂN

Peygamber, nebi, rasûl ve mürsel sözcüklerinin terimsel anlamları 

Neden peygamberlere inanmalıyız 

Peygamberlerin kişiliği ve peygamberlik 

Peygamberlerin sayıları, mücadele ve çileleri 

Mucize

Son peygamber olarak Hz. Muhammed Mustafa (sav)'nın kişiliği ve misyonu

 

AHİRET GÜNÜNE İMÂN 

Kıyamet nedir 

Kıyamet ne zaman kopacaktır  .

Neden âhirete inanmalıyız 

Ahiret, bilimsel açıdan da ölümün çağrıştırdığı bir gerçektir

Kur’ân'da âhiret 

 

KADERE VE KAZAYA İMÂN

Kader kavramı 

Kaderin anlaşılmasındaki zorluğun nedeni

Kader ve irâde

İyilik, kötülük ve sorumluluk

Kaderîler'in irâdeye ilişkin görüşleri 

Cebrîler (fatalistler)'in irâdeye ilişkin görüşleri 

Kaza kavramı 

Kader ve rızık

Tevekkül ve kader

Ecel ve kader 

Ecel ve ömür 

Ecel değişir mi ?

 

* * *

 

 

BÖLÜM-III

 

İTİKADLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KONULAR

 

BÜYÜ, KEHÂNET, MEDİTASYON 

Büyünün içyüzü 

Kehânet 

Meditasyon 

Ruh 

Cin

Şeytan 

 

İNSAN İLİŞKİLERİNDE İNANCIN BELİRLEYİCİ ROLÜ 

Mü’minin insanlara karşı içsel tutumu 

Müvâlât (Taraftarlık) 

Hazer (korunmak ve tedbirli olmak) 

Müsâleme (Barışçı olmak) 

 

Mü’minin insanlar hakkındaki kanaati 

Tahsin 

Te'vil 

Tefsîk 

Tekfîr

 

SONUÇ

 

KONULAR VE KAVRAMLAR DİZİNİ 

ŞAHIS ADLARI DİZİNİ

 

 

 

SUNUŞ

 

Mü’minler arasındaki en önemli bağ imândır. Bunun sağlam ve güçlü ka­la­bilmesi İslâm İnanç sisteminin çok iyi bilinmesine bağlıdır.

 

Müslümanlar Kur’ân gerçekleri hakkında yeterli bilgiye sahip bulun­duk­ları ve değerlerine bağlı oldukları çağlarda hep yükselmiş, aksine git­tikçe de hep çö­zülmüş ve çökmüşlerdir. Çünkü mü’minlerin hem dün­yada birlik ve beraberlik içinde güçlü ve mutlu yaşayabilmeleri, hem de âhirette ebedî kur­tuluşa ermeleri ancak sağlam bir imânla mümkündür.

 

Hiç kuşku yok ki biz Müslümanlar bu konuda ayrıca insanlık dünya­sına karşı da sorumluyuz. Gerçeklere en doğru şekilde inanmayı bütün in­sanlara an­latmakla, Kur'ân'ın mesajını, dünyanın en uzak köşelerine ka­dar ulaştır­makla mükellef bir ümmetiz.

 

Yayınevimiz bu önemli görevin idraki içinde şimdiye kadar verdiği hiz­met­lerin bir yenisini elinizdeki bu eserle sunmaktadır. Ferit Aydın ta­ra­fın­dan hazır­lanan bu kitabın okuyucuya faydalı olmasını umuyoruz.

 

BEDA YAYINLARI

 

 

İKİNCİ BASKIYI SUNARKEN

 

Bir kitabın aranır olması, şüphesiz ona karşı duyulan rağbeti gösterir. Onun için bu kitabın birinci baskısının tükenmiş olması da onun halkımız tarafından kabul gördüğünü göstermiştir. Dolayısıyla kitaba bundan sonra da duyulan ihtiyacı karşılamak için işbu ikinci baskı gerçekleştirilmiş ve değerli okuyuculara sunulmuştur.

 

İslâm’da İnanç Sistemi adlı bu çalışmamız ikinci baskıya hazırlanırken birinci baskıdaki küçük bazı dizgi hataları düzeltilmiş, birçok yerde ifadeler daha akıcı hale getirilmiş ve kitap, genel içeriği ile güncelleştirilmiştir.

 

Bu konuda şimdiye kadar kaleme alınmış olan hemen bütün eserler, sadece «Akaid» adı altında yayınlanmış olmasına karşın bu kitaba verdiğimiz «İslâm’da İnanç Sistemi» ismi, dikkat çekmiş, ender de olsa bazı okuyucular tarafından temkinle karşılanmıştır. Bu tereddüdü gidermek için şu açıklamayı yapmakta yarar vardır:

 

Hiç şüphe yok ki; evrensel bir inanış, yaşam ve yönetim biçimi olan İslâm, bütüncül bir ilâhî sistem olarak gelmiştir. Bütün kurumları, kuralları ve ilkeleri sistematiktir. Yani birbiriyle sıkı irtıbatlı ve birbirine bağlıdır. İslâmın temel kurumlarından olan imân da İslâm’ın aynen ameli ve tatbiki müesseseleri gibi kendi içinde mükemmel bir sistemdir. Şartlarının her biri, olmazsa olmazdır. Kişinin vicdanında imânın tekâmülü, bütün şartlarının sistematik olarak var olmasına bağlıdır. Dolayısıyla, bu gerçeği çok öz ve çarpıcı bir ifadeyle vurgulayarak okuyucunun idrakine sunmak için bu isim uygun görülmüştür.

 

Bu ikinci baskının de tüm insanlığa hayırlı mesajlar vermesini, hidayetin yaygınlaşmasında, ümmetin birlik ve beraberliğinin gerçekleşmesinde etkili olmasını Allah Teâlâ’dan diliyoruz.

 

Ferit AYDIN

 

 

 

ÖNSÖZ

 

Aklın en büyük görevi, kendisini yaratan Allah'a inanmaktır. Çünkü ALLAH (cc) EN BÜYÜK GERÇEK'tir. Bütün peygamberler tarih boyunca aklı bu göreve ça­ğırmışlardır. Bu görevin Kur'ân'daki adı ise «İmân» dır.

 

İmân, birbirini tamamlayan temel prensiplerin, oluşturduğu bir inanç siste­midir. Bu sistem bir bütündür. Bilim dilinde inancın bir başka adı da «akîde» dir; Çoğulu «Akâid» dir.

 

İslâm Tarihi'nde ilmin, zihinden yazıya dökülmeye başlandığı gün­ler­den zamanımıza kadar çeşitli konularda olduğu gibi akâid konusunda da değerli eserler verilmiştir. Bu kaynaklar, her çağda Müslümanlara ışık tut­muş, Kur'ân ve Sünnet'in çizgisinde inançlarını korumalarına yar­dım et­miştir. Bu çalışma­lardaki sürekliliğin temelinde iki amaç bulun­duğunu söylemek mümkündür.

 

Bunlardan biri, zaman zaman Müslüman olan millet ve toplulukla­rın İslâm'a en doğru şekilde bağlanmalarını sağlamak, diğeri ise, devirler boyu dış kültürlerin etkisi altında yozlaşmaya yüz tutan anlayış, düşünce ve de­ğer yargıla­rını ıslah etmek, bu suretle toplumun İslâm'dan kopma­sını ön­lemek­tir. Bu ça­lışmamızın da temelinde aynı niyetin bulundu­ğunu vur­gu­lamak is­teriz. Çünkü son zamanlarda  bazı odaklar, zihin bu­landırıcı ve sap­tırıcı bir­takım felsefi ve ideolojik düşünceler ortaya atarak Müslüman­ların vicdanları üzerinde yönlen­dirici etkiler bırakmak iste­mişlerdir. Bu çevrele­rin ısrarlı, sinsi ve yıkıcı gayretle­rine karşı Müslümanları uyarmak ve ay­dınlatmak, ilme hizmet edenlerin kaçı­nılmaz görevidir. İşte bu noktadan hareketle ka­leme alınmış olan bu kitabın özel­likle en büyük amacı, İslâm'ın ve Kur'ân'ın bir bütün olduğunu zihin­lere kazımak ve bir insa­nın, eğer gerçek­ten bu bütünlüğe inanıyorsa an­cak mü’min sayılabileceğini, aksi halde İslâm'la hiçbir ilişkisinin bulu­namayacağını kanıt­lamaktır.

 

Kitabın ikinci amacı da bir insanın aynı zamanda (birbiriyle çelişen ve bir­birini yalanlayan) iki farklı inancı kabul edemeyeceğini, bunu ya­pan­ların ise esa­sen bilinçsiz değil, bilakis sinsi ve maksatlı olduklarını su yü­züne çı­karmaktır. Belirtmek gerekir ki nifakın yeni bir türü olan bu eğilim son za­manlarda yaygın­lık kazanmış ve imân konularında yeterli bilgiye sahip ol­mayanları tehlikeli ya­nılgılara düşürmüştür. Bu nokta göz önünde bulun­du­rularak imânî ve felsefî kavramlar analitik açıklama­larla sunul­muş, böy­lece İslâm İnanç Sistemi'ne hiçbir hilenin asla karış­tırılamayacağı bir kez daha ortaya konmuştur. Dolayısıyla yüzyıllar önce Müslümanların yaşama­dığı çağdaş vicdânî sorunlara, tabiatıyla yer ver­memiş bulunan eski akâid kitapla­rının bu konudaki boşluğunu doldur­mak kitabın temel ama­cıdır.

 

 

Ayrıca, Lâikçilik, Solculuk, Pozitivizm, Darvinizm ve Hümanizm gibi çağımızın materyalist sapkın akımları karşısında toplumun yaşadığı değişimler ve evrensel değerlerin uğradığı yıkımlar göz önünde bulundurularak kitapta, din sosyolojisine de yer verilmiş, önemli ilgiler ve çağrışımlarla doyurucu açıklamalar yapılmıştır.

 

Metod olarak üç bağlamdan oluşan kitabın her bölümü, temel konu­dan ay­rıntılara doğru açılan bir yelpaze şeklinde sunulmuş, böylece oku­yu­cu­nun, ara­dığını rahatça bulabileceği bir yöntem izlemiştir.

 

Bu ana bölümlerin birincisinde din ve imân kavramları ile imânsız­lı­ğın çe­şitli şekilleri olan küfür, şirk, nifak, zındıklık ve irtidad kavram­ları ele alınmış, bu terimlerin içerdiği çok yönlü anlamlar derinlemesine iş­lenmiştir. Özellikle Darwinizm, Pozitivizm, Marksizm ve Mitüdizm (Milli Türk Dini) gibi çağdaş, felsefî ve ideolojik düşünce akımlarının neden olduğu sapmalara yer ve­rilerek Müslümanların tereddüt içinde oldukları birçok yanıltıcı noktalar açıklığa kavuşturulmuştur.

 

İkinci Bölümde kısaca «Amentü» olarak bilinen imânın altı ilkesi iş­lenmiş, gerçek tevhidin ne olduğu geniş açıklamalarla sunulmuştur.

 

Üçüncü Bölümde ise insan psikolojisini yönlendirmede etkili olan büyü, kehânet ve meditasyon gibi konularla ruh, cin ve şeytan gibi aklın izah edeme­diği metafizik gerçekler üzerinde bilgi verilmeye çalışılmış, bu konula­rın imânla olan ilişkilerine açıklık getirilmiştir.

 

Bu çalışmanın herkese yararlı olmasını diliyoruz. Özellikle İslâm'ı (kısmen de olsa) inkâr edici bir düşünce ya da ideolojiye bağlanan, bununla birlikte Mü’min oldu­ğunu sanan, ancak böyle bir inanış ve kanaat biçi­miyle mü’min olduğunu hiçbir zaman kanıtlayamayacak olan insanlar için bu kitabın iyi bir klavuzluk edece­ğine inanıyor, vicdanlarda batıl inanışların değil, ger­çeklerin yer alması için Allah'a dua ediyoruz.

 

 

FERİT AYDIN [1] 

 

 

 

BÖLÜM-I

 

İSLÂM İNANCINDA TEMEL KAVRAMLAR

 

İslâm'da inancın kaynağı «vahiy»[2] dir, özü ise «Tevhid»[3] dir; Temel pren­sipleri ve ayrıntılarının tamamıyla birlikte bir bütün oluşturur.

 

Genel çizgileriyle, İslâm inancının tanımlanması, Kur’ân-ı Kerîm'in koy­duğu ölçülerle sınırlıdır. Bu tanımlama ise en özet biçimde «Kelime-i Tevhid» [4] olarak bilinen cümlede ifadesini bulmaktadır.

 

Tevhid'e, (Yani Allah Teâla'nın varlığı ve birliği inancına) bağlı ola­rak İslâm'da üç temel kavram vardır. Bunlar: İmân, amel ve ahlâktır. Bu te­rimler «Din»'in kapsamı içinde birbirini tamamlayan üç önemli kuru­mun adıdır.

 

İslâm inanç sisteminin temel ilkeleri, «İmân»' ın konusudur ve (ileride ince­leneceği üzere) altı tanedir. Bütünlük, evrensellik ve doğallık gibi ana özellikler içinde insanın aklına ve vicdanına hitap eden bu temel ilkeleri şu şekilde özet­lemek mümkündür:

 

1-Hak ve gerçek olduğuna inanılması gereken kutsal değerlerin tümü bir bü­tündür.

 

2-Bu değerlerin hepsi birden bir bütün olarak evrenseldir.

 

3-Sağduyuya uygundur, insan vicdanını tatmin eder.

 

Esasen İslâm'ı bu kurumlarıyla öğrenmek ve yaşamak çok basittir. Ancak bu konudaki bilgileri en ince ayrıntılarıyla, hikmetleriyle ve kanıt­la­rıyla kavraya­bilmek, onları sistematik bir plan çerçevesinde incele­mekle mümkündür. Özellikle imânın karşıtı olan «Küfür», «Şirk», «Nifak», «Zendeka», ve «İrtidad» kavramlarını da çok iyi bilmek gerekir. Çünkü bunlar birer imânsızlık durumu­dur. Bu nedenle «İslâm inanç sis­temi»'nin konusunu oluşturan bütün bilgiler arasında temel kavramlar ve onların karşıtları büyük önem taşır.  

 

 

DİN KAVRAMI VE ÇOK YÖNLÜ AÇIKLAMASI

(Rûhânî ve seküler yaşam)

 

Kur'ânî bir kavram olarak «din» teriminin verdiği orijinal anlam, fel­sefî yorumlarla veya avamın yoz anlayışıyla bu sözcüğe yüklenen ya­pay an­lamdan çok farklıdır. Dolayısıyla Müslüman kişi dikkatini bu nokta üze­rinde yoğunlaştırmak zorundadır.

 

«Din» sözcüğü, Kur’ân-ı Kerîm'in birçok yerinde anlam bakımın­dan son derece ince farklarla geçmektedir.

 

Örneğin bir yerde: «Kargaşa yok olup, ortada din olarak yalnızca Allah'ın dini kalıncaya kadar onlara karşı savaşın. » [5] denilmekte; Bir di­ğer yerde: «Zina eden kadının ve erkeğin her birine yüz değnek vu­run; eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız Allah'ın dinini uygu­lamada sizi, onlara karşı acıma duygusu tutmasın. » [6] diye geçmekte; Peygamber Hz. Yusuf (as)'la ilgili olarak bir başka yerde ise: « İşte Yusuf'a böyle bir çö­züm il­ham ettik, yoksa kralın dinine göre kardeşini alıko­yamazdı. » [7]diye ifade edilmektedir.

 

Dikkat edilecek olursa bu üç âyette de «din» sözcüğü -mutlak ola­rak-açıkça: düzen, rejim, yasalar manzumesi ya da yönetim biçimi an­lamla­rını vermektedir. Elbette ki bunun yanında- terimsel olarak- Allah Teâlâ'nın, imân ve amel kapsamında insanlara yönelttiği yasala­rın ta­mamına da de­nir.

 

Oysa yaşanmakta olan kavram kargaşası içinde bu terimin anlamı sap­tı­rılmıştır. Arapça olan «din» sözcüğü, Avrupa dillerinde kullanı­lan «Religion» sözcüğünün, büyük olasılıkla bir tercümesi olarak dü­şünül­müş­tür. Halbuki bu yanlıştır. Çünkü «religion» sözcüğü ile anla­tılmak is­tenen şey, Hırıstiyanlığın öngördüğü din biçimidir. Hıristiyanlığın din an­layışı ise tamamen rûhânîdir. [8] Halbuki rûhânî ya­şam, İslâm’daki dinin, son derece geniş alanı içinde çok küçük bir yer iş­gal eder. İslâm’daki din kavramının kapsamı ise o kadar geniştir ki Müslüman kişinin yaşadığı hiçbir olay din çemberinin dışında cereyan edemez. Dolayısıyla rûhânî ya­şam, seküler [9] ya­şamla birlikte dinin bü­tünlüğü içinde birbirlerini ta­mam­larlar.

 

İslâm’da din kavramının ne kadar geniş bir kapsama sahip oldu­ğunu an­layabilmek için mükellef bir insanın-ne durumda olursa olsun - tüm eylem, tutum ve davranışlarını belli kayıtlarla hükme bağlayan İslâm'ın temel ku­rallarını incelemek yeterlidir. Çünkü insan ne yapı­yor olursa ol­sun İslâm, onun işlediği her eylemi, takındığı her tavrı, sergilediği her tu­tumu, belli bir isim altında hükme bağlamıştır. Bu hükümlere fıkıh di­linde «Ef'âl-i mükellefîn»[10] denir. Bunlar dokuz­dur ve fıkıh literatü­ründe şu adlar al­tında sıralanır:

 

Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh, sahih, batıl.

 

Onun için, bir Müslüman ister ibadet gibi rûhânî bir eylem ve du­rum içinde bulunuyor olsun; ister yemek, içmek, alıp satmak, ev­lenmek, oy vermek, bilimsel bir çalışma yapmak, okumak, yürümek ve dinlen­mek gibi -sayılamayacak kadar çok-ve tamamen seküler, meşru ya da gay­ri­meşru ya­şamdan herhangi bir fiil ve hareket içinde bulunu­yor olsun; ya da yasaklar­dan birini işlemekte olsun; onun bu eylemle­rinden her biri yukarıda sayı­lan dokuz hükümden mutlaka birinin ko­nusu olur. Dolayısıyla Müslüman kişinin işlediği her fiil dinin kap­samı içindedir.

 

Aslında «din» kavramı bundan da öte en geniş anlamda, bütün kâ­inâtı kuşatan bir kapsam ifade eder. Din en öz tanımla: Allah'ın bütün varlıkları yaratıp yönettiği âlemşümûl sistemin adıdır. Bu sistem Kur’ân-ı Kerîm'in «Sünnetullâh» diye adlandırdığı [11] evrensel yasa­larla işler. Materyalistlerce «Doğa kanunları» denilen bu yasalardan başka Allah Teâlâ'nın, yeryüzünde uygulanmak üzere peygamberlere indirdiği vahiy­ler de vardır ki bunlara da «teşrii yasalar» denir. Örneğin Tevrat, İncîl ve Kur’ân-ı Kerîm, insanların ya­şam ve yönetim biçimini belirlemek ve dü­zenlemek üzere Allah (cc) tara­fından indirilmiş teşrii yasalardır. Bu yasa­lar - genelde - sanıldığı gibi insan­ların sırf rûhânî ya­şamını değil, bilakis dünyevi hayat tarzlarını da belli bir disipline bağlayan maddeler içerirler. Peygamberlere indirilen vahiyler, Allah'ın kelâm sıfatına bağlı «tenzilî» anayasalardır; Doğa kanunları ise O'nun irâde sıfatına bağlı «Tekvînî» bir anayasadır. Tenzîlî şerîatlerin her biri, indiği zamanın şartlarına göre in­san­ların hayatını belli bir düzene otur­turlar. Bunların içinde en kap­samlı ve en kalıcı olanı Kur’ân-ı Kerîm'dir. Vahiylerden farklı olan tekv­înî anayasa (yani doğa kanunları) ise Allah'ın irâdesine bağlı olarak otoma­tik şekilde işlerler. Din kav­ramı işte bütün bu yasaları kapsamaktadır.

 

Ne varki zaman içinde temel değerlerin yozlaşması ve geleneksel­li­ğin düşünce yapısına egemen olması, «din» kavramına da tek yanlı bir anlam yüklenmesine neden olmuştur. Bu yüzden, ilk İslâm akademis­yenleri ta­ra­fından kâleme alınmış olan eserler çağdaş düşünce akımları karşısında kendini kanıtlayabilecek güçlü anlatım ve yorum üslûpları içinde yeni­den sunulamamış, sonuç olarak «Din» kavramı, Kurân-ı Kerîm'deki ev­rensel anlamıyla çağdaş insana yansıyamamıştır. Dinin hemen her zaman namaz, oruç, itikâf, zikir, âyin ve dua anlamlarında al­gılanmasının ne­deni budur.

 

Bunlar bir yana, dinin kesin şekilde yasaklamış olduğu, hatta din­den çıkma nedeni olarak açıkladığı fal ve büyü gibi şeylere dinî birer değer ola­rak bakanlar bile vardır. Bu nedenle çağdaş toplum, dinin kav­ram olarak ne olup olmadığı hakkında henüz yeteri kadar aydınlanmış değildir. Hatta bir­çok kimse, insanın seküler yaşamının din kapsamı dı­şında ol­duğu ka­na­atine kapılmıştır ki bu kanaat pozitivistlerle Müslümanlar ara­sında tar­tış­malara neden olmuştur. Dine ilişkin bu genel bilgisizlik nede­niyledir ki toplumun büyük bir kesimi, siyasi, sosyal ve ekonomik olayla­rın dindeki yerini ve hükmünü bilmemekte hatta me­rak bile etmemek­tedir. Çünkü halk, dinin bu olaylar hakkında hüküm verebilecek bir güç ve kaynak ol­duğu gerçeğinden hemen hemen ha­bersizdir. Halbuki meşru ve helâl diye bildiğimiz faaliyet ve çalışmala­rımızın tümünde vicdanı­mızı serbest bıra­kan şey dindir; Ruh derinli­ğimizdeki bu özgürlük duy­gumuzun kaynağı dindir. Keza haram, ya­sak ve gayrimeşru olarak vicda­nımızda mahkum et­tiğimiz eylemler­den, faaliyetlerden, söz ve davranış­lardan uzak dur­maya bizi zorlayan yine dindir.

 

Bu otorite, yalnız vicdan­larımıza değil, aynı zamanda kül­türümüze ve sosyal hayatımızın büyük bir kısmına da egemendir. Nitekim güvenlik ve yargı organlarının ula­şamadığı ve beşeri yasaların güç yetiremediği tenha­larda bile insanları frenleyerek yıkıcı ey­lem ve faaliyetlerin bu suretle yay­gınlaşmasını engel­leyen gizli kudret di­nin vicdanlardaki müeyyidesidir. Kanunların tanı­dığı serbestliğe rağmen alkollü içki kullanmaktan, domuz eti yemekten, faizle muamelede bu­lunmaktan, zina fiilinden ve daha nice haramlardan sakınan milyon­larca insanın bu hayat disiplinini -kuşkusuz- seküler yasa­lar değil, bila­kis din sağlamaktadır. Çünkü dinin, insan vicda­nında saygı­değer bir yeri ve top­luluklar üzerinde derin etkisi vardır. Aynı insanların din ya­saları ile be­şerî yasalar karşısındaki tutumları karşılaştırılacak olursa din lehinde çok bü­yük farkların saptanacağı kesindir. Öyleki beşerî yasa­ları, buldukları her fırsatta çiğneyen birçok insanın en mahrem yerlerde bile din yasalarına karşı son derece saygılı davrandığı bir gerçektir. 

 

Şu noktaya dikkat etmelidir ki gerek zina, içki, faiz ve domuz eti gibi di­nin yasakladığı şeylerle haşır neşir olmak, gerekse yaşam gerçek­lerinin çoğu, aslında rûhânî durumlar değil, tam aksine dünyevi faali­yet alanları içine gi­ren konulardır. Dolayısıyla pozitivistlerin sandığı gibi din deni­lince akla yalnızca ibadet ya da mistik yaşam geldiği yolun­daki kanaat sa­dece yanlış değil, aynı zamanda cahilce bir yaklaşımdır. Belki de tutuculu­ğun ve kuru bir inadın sonucudur. Nitekim bu ne­denledir ki harcanan çabalara rağmen devlet işleri bir türlü dinden so­yutlanamamıştır. Çünkü buna hiçbir zaman imkân yoktur.

 

Örneğin laikler de karşıtları tarafından öldürülen adamlarına «şehit» demektedirler. Halbuki şehitlik, düşman tarafından savaşta öl­dürülen yal­nızca Müslüman kişiye Kur’ân-ı Kerîm tarafından verilmiş bir sıfat ve mer­tebedîr.[12] Bu da demektir ki şehitlik sıfatı, islâmî ve Kurânî bir an­lam ta­şır. Sonuç itibariyle dinî bir kavramdır. Şehitliğin, rûhânî bir olay mı, yoksa se­küler bir olay mı olduğu konusuna gelince bu noktaya her iki cepheden de bakılabileceği gâyet açıktır. Çünkü şehid olmuş bir Müslüman, her şey­den önce bir ibadet olan cihad hizmetini üstlenirken haya­tını feda etmiştir ki şehitlik bu yönüyle rûhânî bir mahiyet taşır. Ancak şehit­liğin -dolaylı ola­rak- dünyevî bir yönü de vardır ki o da şehit olmuş kim­senin uğradığı böyle bir son nedeniyle geride bırakmış olabileceği çe­şitli hayat meselelerinin gö­rüşülmesi ve çözüme kavuşturulması olayı­dır. Bu örnekte görüldüğü üzere bazı ha­diseler aynı zamanda hem rû­hânî, hem de seküler bir anlam taşı­makta, ancak yine de dinin konusu olmaktan asla çıkmamaktadır.

 

Birkaç örnek daha vermek gerekirse, namaz kılmak üzere evinden ca­miye giden, ya da helâl rızık kazanmak ve meşru yoldan geçinmek üzere evinden işine giden Müslümanın, bu yollardaki yürüyüşünü, o sı­rada yaşa­yabileceği olayları, hiç din dışı sayabilir miyiz? Halbuki mut­lak yürümek tamamen dünyevi bir olaydır. Ancak bu iki örnekten bi­rincisin­deki yürüme olayı, farzın edasına vesile olması bakımından farz, ya da cemaatle namaz kılma amacına bağlı olarak en azından sün­nettir. İkincisi ise kişinin çalışma durumuna bağlı olarak «ef'âl-i mü­kellefîn»'den mut­laka birine dahildir. Keza herhangi bir suçu işlemek üzere davranan insa­nın, suç fiilini gerçek­leştirinceye kadar onun bu amaçla attığı her adım, söylediği her söz, düzen­lediği her plan ve so­nuçta işlediği suç karşısında dinin hiç mi bir hükmü olmayacaktır !

 

Özet olarak diyebiliriz ki değil yalnızca ibadetler ve ibadet hük­münde olan fiiller, yiyip içmek, alıp satmak, çalışmak, okumak, din­lenmek, cin­sel ilişkide bulunmak, hatta herhangi bir suçu işlemek bile dinin konu­sudur. Çünkü örneğin, hırsıza hırsız sıfatını veren ve ona bu suçtan do­layı bir ceza öngören din gerçeği varken ne rasyonalizm, ne pozitivizm, ne de bu felsefe­ler üzerinde temellendirilmiş olan seküler yasalar, rejimler ve yönetim bi­çimleri vardı.

 

Dinin insan yaşamını böylesine her cepheden kuşatıp sarmış bulunması, esasen onun, ilâhî bir düzen olmasından ileri gelmektedir. Yani (din-Allah iliş­kisi) bu olguyu zorunlu hale getirmektedir. Öyle ise Allah (cc), madem ki her şe­yin yara­tıcısı, terbi­ye­cisi ve düzenleyicisidir, O'nun eşya ve olaylar için koymuş bu­lunduğu yasaların da elbetteki kapsamı ona göre geniş, bü­yük ve engin olma­lıdır.

 

***

 

Din kavramının gerçek olmayan yorumlarla zihinlere yerleşme­sinde çeşitli faktörler vardır. Bunlardan özellikle iki tanesi çok önemli­dir.

 

Birincisi: İslâm öncesi eski inanış tarzlarının çeşitli yorumlar içinde İslâm’a mal edilerek yaşanması ve yaşatılmasıdır. Bu inanışlar zamanla kurumlaşmış ve geniş bir tabana yayılmıştır. İslâm’daki din anlayışının yozlaşma­sında bun­la­rın etkisi büyüktür. Daha çok mistik akımların ayin ve me­rasimleri şek­linde ortaya çıkan bu yorumların, din kavramını Kur'ân'ın ruhundan ta­ma­men kopardığı söylenebilir.

 

İkincisi ise: 1789 da patlak veren Fransız ihtilalinden sonra Hıristiyan­lı­ğın muhitlerimize kadar yaydığı dünya görüşü ve hayata bakış açı­sıdır.

 

Bu her iki faktör de âdetâ birbirini destekleyerek yepyeni bir kutsal­lık anlayışının doğmasına neden olmuştur. Bu anlayışa göre yalnız kutsal olan şeyler dinseldir; kutsal olmayan şeyler ise sırf dünyevîdir­ler. Ancak bu anla­yış, getirdiği çelişkilerle -özellikle çağımızda-düşünce ve siyaset alanında büyük sorunlara, kavram kargaşasına ve bitmek tü­kenmek bil­meyen ateşli tartışmalara yol açmıştır.

 

 

 

Din, İmân, İslâm, Amel Ve Ahlâk Kavramları Arasındaki İlişki

 

Din, imân, İslâm, amel ve ahlâk kavramları arasındaki ilişkinin, -genellik-özel­lik bakımından- açıklamasına gelince hiç kuşku yok ki din terimi, taşıdığı kuşatıcı anlam itibariyle, imân, İslâm, amel ve ahlâk kurumlarının hep­sini birden kapsar. İmân, İslâm, amel ve ahlâk, dinin sırf insanla ilgili cephesini oluştururlar. Onun için bu önemli dört kavram, din sosyolojisinin temel taşları sayılırlar. Hindistan’ın içlerinden, Pasifik kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada, yaşamı büyük ölçüde etkileyen ve yönlendiren bu dört kavram üzerinde bir nebze durmak yararlıdır. İmân konusu üzerinde, ayrıca ilerde ayrıntılı olarak durulacaktır.  

 

İmân

 

İmân, çok yüklü, çok anlamlı ve çok yönlü, Arapça bir sözcüktür. «Emn» kökünden türemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hadislerde ve İslâm literatüründe çok geçer. İslâm’da imân, Hz. Peygamber (s) tarafından en mükemmel bir ifade ile tanımlanmıştır. Buhârî’nin naklettiği bir hadiste –bir soruya cevap olarak- imânı şöyle tarif eder: «İmân; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, O’nunla karşılaşacağına (yani mutlak surette bir gün O’na hesap vereceğine), bütün elçilerine ve öldükten sonra dirileceğine inanmandır.»[13]

 

Mükellef insanın, yalnızca vicdânında ve örtülü düşüncesinde Allah'a (ve Kur'ân gerçeklerine) ilişkin kabul, red veya tereddütleri, akâid boyutla­rında imânın konusudur. İmân, çok gizli olmakla birlikte, kişi, zaman zaman ortaya koyduğu ciddi tavır ve tutumlarıyla vicdanını deşifre edebilir. İmânla amel arasındaki ilişki bu gibi durumlarda net olarak ortaya çıkar.

 

Örneğin, «Millî Türk Dini»ne yürekten imân etmemekle birlikte -sırf birtakım amaçlarını gerçekleştirmek için- Türkiye’de bu dine göre ibadet eden bazı siyaset adamları, -kaçamaklarla da olsa- bazen namaz ve oruç gibi İslâm’a ait ibadetleri de yaptıkları için, sırlarını ortaya atmış olurlar. Dolayısıyladır ki Millî Türk Dini Polit Bürosu, onlara güvenmez ve statüleri ne olursa olsun onları mercek altında bulundurur. Bu adamlar aynı zamanda mü’minlerin nazarında da şâibe altında bulunurlar. Çünkü iki dinli yaşamak, her bakımdan mümkün değildir.

 

Türkiye’de siyasal ve sosyal yaşamı oldukça etkileyen bu çelişki, hem İslâm’daki imân kurumunu aşındırmak, dolayısıyla da ahlâkı dejenere etmek bakımından, hem de Millî Türk Dini bağlılarını İslâm’a karşı kışkırtmak bakımından olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.

 

 

İslâm

 

Sözlükte; boyun eğme, teslimiyet, bağlılık ve itaat anlamlarına gelen İslâm, terim olarak: -Hz. Muhammed’in vahy yoluyla Allah’dan aldığı Kur’ân-ı Kerîm’de belirlenen- inanış, yaşam ve yönetim biçiminin adıdır. İslâm’ın bilimsel ve gerçek tanımı işte budur.

 

İslâm’ın bir yaşam ve yönetim biçimi olarak uygulamaya konabilmesi için Kur’ân’a bir bütün olarak imân etmek şarttır. Çünkü İslâm’ın temeli imândır. Ancak, öteden beri kısa bir tanımın dar çerçevesine sığdırlan klasik anlamdaki imân, İslâm’ı yansıtamamaktadır. Dolayısıyla birçok insanın, imân-İslâm ilişkisi hakkındaki bilgileri yetersiz kalmaktadır. İmânla İslâm arasındaki bağın önemli ayrıntılarını bilmeyen yüzmilyonlarca insan, günümüzde bağlısı bulundukları dinin –sırf bilgisizlik yüzünden- aleyhinde faaliyet göstermektedirler, onu adeta yıkmaya çalışmaktadırlar. Bu insanlar arasında sözde yüksek öğrenim görmüş siyaset adamlarının, tanınmış işadamlarının ve üst düzey bürokratların bulunuyor olması ise düşündürücüdür.

 

Ayrıca «İslâm», «İslâmiyet» ve «Müslümanlık» kelimeleri Türkiye’de halk arasında çok yanlış anlamlarda kullanıldıkları için, imân-İslâm ilişkisinin bu coğrafyada yaşayan insanlara anlatılması oldukça zordur.[14] Bu sorun, tarihi sebeplerden kaynaklanmaktadır. Büyük ihtimalle Türkler ve onların yönettiği bazı kitleler, yaklaşık bin yıl önce, İslâm’a muhatap oldukları zaman bu evrensel düzeni tam anlamıyla algılayabilecek bir kültür birikimine sahip değillerdi. İslâm’ın mesajını onlara iletenlerin ehil olup olmadığı da belli değildir. Üstelik Türkçe’nin o gün için bu konudaki mesajları taşıyabildiği ihtimali de son derece zayıftır. Dolayısıyla ne bir alfabeye, ne de yazılı bir kültür birikimine sahip bulunan göçebe ve asker Türklerin, –bir bilim ve yaşam dini olan- Kur’ân’daki İslâm’la tanışmış olabildiklerini kanıtlayacak hemen hiçbir belge mevcut değildir. Bu da onların zaman içinde «Müslümanlık» adı altında, şamanlık temeline dayalı ve İslâm’dan esintiler taşıyan yapay bir din örmelerine neden oldu. Bugün Türkiye’de yaşanan din, işte budur. Onun için «Müslümanlık» dini,[15] İslâm’la ve Kur’ânla çatışma halindedir. Türkiyede’ki din anarşisinin kaynağı da budur. Çünkü Müslümanlık ile Kur’ân’ın bütünlüğüne imân arasında hemen hemen hiçbir bağ yoktur. Bunun tam tersine, İslâm ile Kur’ân’ın bütünlüğüne imân arasında çok güçlü bir bağ vardır.

 

Din sosyolojisi açısından bu durum, çok önemlidir. Çünkü imân, eğer İslâm’ın ve Kur’ân’ın bütünlüğü temeline dayanmıyorsa İslâm’ı Kur’ân’ın ölçüleri ile yaşamak ve yaşatmak mümkün olamaz.     

 

Amel

 

Amel ve ahlâk, mükellef insanın eyleme dönüştürdüğü her türlü düşüncesi, tutumu ve davranışlarıdır. Bunlar, akâid kuralları göz önünde bulundurularak hükme bağlansalar da İslâm Fıkhı'nın konusudurlar. 

 

 Dolayısıyla imân, İslâm, amel ve ahlâk, dinin ayrı ayrı birer alt küme­sini oluştururlar ve dinin bütünlüğü içinde incelenirler. [16]

 

Şu varki «din» terimi, bu kapsamlı bütünlüğün sadece adıdır. Dinin esas altyapısını imân oluşturur. Çünkü imân, kişinin vicdanında yerle­şirse an­cak din onun için söz konusu olabilir. Aksine insanın içinde imân oluşmadan onun dine bağlanması, dinin emir ve yasaklarına uyması dü­şünüle­mez. Meğerki özel bir amaç uğruna dış görünüşü ile bu şekilde davranıyor olsun. Bu gibi kimselere ise İslâm, «münafık» damgasını vurmuştur.[17]

 

Amel de dinin, mükellef insana yönelttiği emir ve yasaklara eylemsel bi­çimde uymak, emirleri hem kişisel olarak uygulamak, hem de top­lum ça­pında hayata geçirilmesi için diğer Müslümanlarla işbirliği et­mek ve Kur'ân'ın evrensel mesajını tüm insanlığa ulaştırmada katkıda bulun­mak­tır. Amel kısaca dinin, «teşrîi yasalar»'ına kişinin fiilen uymasıdır.

 

Örneğin «riba» yani faiz,[18] ile muamele etmenin «haram»[19] ol­du­ğuna inanmak imânî bir konudur. Bu tür bir işlemden eylemsel ola­rak sa­kın­mak ise amelî bir konudur. Keza namazın farz olduğuna inan­mak, imân­dandır.[20] Namazı fiilen kılmak ise ameldendir. Şu halde amel, kı­saca: Emir ve ya­saklara fiilen uymaktır. İşte imânla amel ara­sındaki bağıntı bu­dur. Yukarıda da kısaca işaret edildiği gibi imân akâid ilminin, amel ise fıkıh ilminin konusudur.

 

İmân-amel ilişkisi üzerinde biraz durmakta yarar vardır. İnanmakla yapmak, hiç kuşkusuz birbiriyle sıkı ilişkili iki şeydir. Mantıksal açıdan ol­duğu kadar imân açısından da bu ilişki çok önemli­dir. O kadar ki bu ilişkiyi belirleyen Kur'ân'ın, kesin hükümlerini inkâr etmeden onları yalnızca çiğ­nemekle Müslüman kişi İslâm'dan kopmazken, Çiğnemese bile bu hüküm­leri inkâr etmesi halinde kâfir olur. İslâm'da ister olumlu, ister olumsuz yönde olsun, inanmak ve yapmak geçerli, inanmadan yap­mak ise geçersiz­dir. Buna göre:

 

a) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanan ve bunlara uyan insan, «Adl»  (yani dürüstlük) niteliğini kazanmış olan mü’mindir.

 

b) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanan, ancak bunlardan en az birini çiğneyen insan, «Fâsık» (Suçlu ya da ahlâk­sız) mü’mindir.

 

c) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanmayan ve tabiatıyla bu emir ve yasaklara uyup uymamasının da artık hiçbir anlamı olmayan insan, ileride ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere «kâ­fir», «müşrik» ya da «mürted»dir.

 

d) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarını (Kur'ân'ın açıkladığı gibi de­ğil) bilakis istediği şekilde yorumlayarak inanan ve bu şekilde uygulayan insan «Zındık»'dır. İslâm’ı bilinçli olarak yozlaştırmaya çalışan çevreler bu kelimeyi zihinlerden silmeyi başarabilmişlerdir. Onların işini –bilerek veya bilmeyerek- kolaylaştıran bazı din adamları da bunun yerine daha çok «bid’atçi» sözcüğünü kullanmaktadırlar!

 

e) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanmadan, bunlara mak­satlı olarak uyan insan ise «münafık»'tır.

 

İşte bütün bu durumlar, imân-amel ilişkisinin sonuçlarıdır.

 

Ayrıca kişi, inanmadığı şeyleri çeşitli sebeplerle yapmak duru­munda bu­lunabilir. Bunlardan bazıları mecburiyetten doğarken, bazıları da spekülatif amaçlarla yapılır. Nitekim, Kur'ân gerçek­lerine inanma­dıkları halde herhangi bir çıkar uğruna Müslüman gö­züken münafıklar, günümüzde sayı olarak hiç de az değildirler!. Türkiye’de özellikle seçim mevsimlerinde, lâikçi-mitüdist siyasi parti yöneticilerinin kalabalıklar karşısında Kur’ân-ı Kerîm’i öpüp başlarının üzerine koymaları bunun en çarpıcı örneklerindendir.

 

Amelin geçerliliği, ancak tereddütsüz ve samimi bir imânın varlığına bağlı oldu­ğundan, bu gibi insan­ların bir mü’min sıfatıyla emir ve yasaklara uyma­ları, onların lehinde bir sonuç doğurmaz. Buna karşın bazı insanların, baskı kullanı­larak inançla­rından vazgeçirildikleri, ya da bazı şeylere inanmaya zorlan­dıkları bir ger­çektir. Bu durumda kalmış bir in­sanın, davranışlarının ger­çeğe uymayacağı açıktır. Dolayısıyla İslâm, iş­kence altında inancından vazgeçtiğini söyleyen Müslümanı -niyetini bozmadıkça- sorumlu tutmaz.[21] 

 

Müslüman kişi, imân-amel ilişkisi açısından İslâm'ın koyduğu il­ke­leri çok iyi bilmelidir. Zira bu ilişkilerden sebep bazı hükümler anında de­ğişe­bilmektedir. İşte bu hükümlerin değişmesiyle birlikte Müslüman kişi, tu­tum ve ilişkilerini yeniden gözden geçirmek zo­runda kalabilir.

 

Ahlâk

 

Ahlâkî değerlere gelince, bunlar da imânın meyveleridir. İslâm'da, ahlâkın da kaynağı vahiydir. Dolayısıyla başka milletlerin kültür değer­leri ya da dinleri ölçü alınarak ahlâk kuralları konamaz. Şu varki İslâm'ın ru­huyla örtüşen yabancılara ait ahlâk ve görgü kuralları da reddedilmez ve esas itibariyle bu kuralların da ilhamını İslâm'dan aldığı olasılığı bü­yüktür. Örneğin «Musafaha», yani tokalaşmak, bir sevgi ve saygı alışveri­şinin sem­bolü olarak İslâm'ın malıdır. Çünkü tokalaşmak peygamberle­rin sünneti­dir. Bununla birlikte kâfir milletler de ilişkilerinde bu jest bi­çimine geniş yer vermişlerdir. Yani peygamberlerin bu sün­neti milletlerarası bir içerik kazanarak dünyanın hemen her yerine yayıl­mış ve tutunmuştur. Aynı şe­kilde –Allah’a hamd ettiği taktirde- ak­sıran mü’min kişiye Allah'dan rah­met dilemek de küçük değişikliklerle ya­bancı milletlerce be­nimsenmiştir. Şu varki, Müslümanlar tokalaş­makla, ya da aksırana iyi dileklerde bu­lunmakla bu gelenekleri hayatla­rında yaşatan kâfirlere benze­miş olmazlar; Bilakis Peygamberlerin sün­netlerinden bi­rini uygulamış olurlar.

 

Bütün yapıcı ve güzel davranışlar İslâm'da ahlâk kurumunu oluş­tur­maktadır. Genelde ahlâklı olmak için zorlayıcı bir müeyyide yoktur. Örneğin bir insanın mağrur, kıskanç, kaprisli, geçimsiz, hoşgörüsüz, kirli ve düzensiz olmasını  yasaklayan ya da bunların aksini emreden belli zecrî ka­nunlar yoktur. Bunların yerine çeşitli öğütler vardır. İnsan bu ko­nudaki bil­gileri gerek okul, gerekse aile içi eğitimiyle ve toplum­daki er­demli insanları örnek almakla öğrenir, aynı zamanda genelin otokon­trolü sayesinde bun­ları hayata geçirir. Temiz, disiplinli, dürüst, çalışkan, alçak gönüllü, nazik, saygılı, güler yüzlü, yardımsever, hoşgö­rülü, feda­kar, merhametli, payla­şımcı, sabırlı geçimli ve görgülü olmak ahlâktan­dır. Kişide imân, işte bu er­demlerle ancak olgunlaşır. Yani eğer mü’minin ahlâkı güzelse bu, onun te­miz bir iç dünyaya ve olgun bir imâna sahip bu­lunduğunu ortaya koyar. Bu nedenle dinin bütünlüğü içinde ahlâkın çok önemli bir yeri vardır. Yalnızca emir ve yasaklara uymakla insan, top­lumdaki yapıcı rolünü ideal biçimde yerine getirmiş olamaz. Bununla bir­likte erdemleriyle ve örnek davranışla­rıyla da top­lumun daha mutlu ol­masına katkıda bulunmalıdır. İşte onun, hiçbir zorlama söz konusu ol­madan sergileyeceği yapıcı davranışlara din sos­yolojisinde  ahlâk denil­miştir.

 

DİN OLGUSUYLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KAVRAMLAR

 

Din Ve Şerîat

 

«Şerîat», sözlükte yalın olarak sadece geniş yol anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Ancak Araplar günümüzde bu sözcüğün kökün­den türeyen «şâri'» kelimesini yol anlamında kullanmaktadırlar.

 

«Şerîat», esas itibariyle terimsel açıdan nizam, rejim; Devletin siya­sal, sosyal, hukuksal ve ekonomik düzeni anlamına gelen önemli bir ıstılah­tır. İslâm terminolojisinde bu ıstılahla, Allah'ın ve rasûlünün koyduğu yasala­rın tümünden oluşan İslâm’ın hayat düzeni amaçlanır. Yani «Şerîat», Kur’ân-ı Kerîm'in içerdiği İslâm anayasasının genel adı­dır. «Şerîat», başka bir deyimle de dinin fiilen uygulanan kanunlarının tü­müne denir. Örneğin: «İslâm Şerîatı», İslâm hayat düzeni demektir; «Yahudi şerîatı» da, Yahudi dininin kanun ve kuralları demektir.

 

Bununla beraber İslâm literatüründe şerîat denince, genel olarak İslâm dini amaçlanır. Bu nedenle gerek İslâm’da temel hükümler ola­rak bilinen ve yalnız vicdanla söz konusu olan inanç sistemi, gerek kişi­ler ta­rafından yapılan ibadetler, gerekse kişi ve devlet tarafından uygu­lanan «muâmelât»[22] ve ahlâk kurallarının tümü şerîat kapsamına gi­rer.

 

Daha yaygın ve yerleşik olarak «şerîat»'la kısaca anlatılmak istenen şey, İslâm yasalarıdır. Bu yasaların kaynağı ise Kur’ân-ı Kerîm'dir. Dolayısıyla şerîat, imân ilkeleriyle bir bütünlük oluşturur. İşte bu an­la­mıyla şerîat, Müslüman kişiye inandığını yaşama sorumluluğunu yük­lemektedir. Bu nedenledir ki zaman zaman siyasi alandaki ağırlık­larını yi­tirseler bile Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm'den aldıkları ruhla tarihte şerîatı yeniden ihya etmek için diriliş örnekleri göstermişlerdir. Çağdaş Müslümanlar da bütün olumsuzluklara rağmen, «şerîat» kav­ramından Kur’ân-ı Kerîm'e göre ne anlaşılıyorsa onu öylece benimse­mekte ve şerîatı -Allah'ın izniyle- günün birinde yeniden hayata ge­çirme özlemi içinde yaşamaktadırlar. Çünkü bu, her Müslüman için -kıyamet kopuncaya ka­dar- sönmez bir idealdir. Müslümanlardan daha çok ön planda bulunan ve toplumun çoğunluğunu oluşturan Müslümansı dindarlar da (yorumları değişik olsa bile) şerîata karşı saygılı­dırlar. Müslümanlar kadar onlar için de «şerîatın kestiği parmak acı­maz.»

 

Din Ve Kutsallık

 

Esasen gönül dünyasında yaşanan, ya da yaşanması gereken ancak za­man zaman dışa da yansıyabilen ulu değerleri yüceltme duygusunun İslâm’da çok nazik bir yeri vardır.

 

Bu değerleri bilmek, tanımak, onlara karşı yaraşır bir saygı göster­mek ve aralarındaki farkları ayırt edebilmek, bir bilgi, eğitim, görgü ve basiret mese­lesidir. Çünkü bu değerlerden bazısını gereğinden fazla yü­celtmek, (örneğin, Kabe'ye, camiye, Kur’ân-ı Kerîm'e ve Hz. Peygamber'(sav) e ta­pınma dere­cesinde saygı gösterisinde bulunmak) ya da kutsal değerleri ge­rektiği kadar saymamak, onları hafife almak, çiğ­nemek ya da inkâr etmek, Müslüman ki­şiyi dininden bile edebilir. Bu ulu değerleri bir sıralamaya koymak gerekirse onları iki gruba ayırmak doğru olur.

 

Birincisine: Mukaddes (yani kutsal değerler) ,

 

İkincisine ise: Dokunulmaz, saygın ve kanonik değerler diyebiliriz.

 

Bunlardan birincisi, Allah Teâlâ'nın yüce zâtı, sıfatları ve O'nun «mukaddes», ya da farklı bir deyimle «haram» dediği değerlerdir.

 

«Mukaddes» sözcüğü, Kur’ân-ı Kerîm'de: Maide Sûresi'nin 21 inci âyet-i kerîmesinde ve Tâhâ Sûresi'nin 12 inci âyet-i kerîmesinde olmak üzere iki yerde geçmektedir.

 

Birincisinde, Hz. Musa'ya Allah tarafından hitap edilirken, ayakka­bı­la­rını çıkarması emredilmekte, «. . . çünkü kutsal Tuva Vadisi'nde bulu­nu­yorsun !» diye uyarılmaktadır.

 

İkincisinde ise, Kutsal topraklara girmeleri için Hz. Musa'nın, kav­mine verdiği emir nakledilmektedir.

 

Kur’ân-ı Kerîm'de «mukaddes» sözcüğü ile nitelenen sadece bu iki bölge vardır. Ancak bir anlamda kutsal demek olan «haram» kelime­siyle de başta Mekke'deki Kâbe kompleksi (yani Mescid'ül-Haram alanı) olmak üzere birçok şeyler nitelenmiştir. Bununla birlikte Allah Teâlâ'nın açıkça kutsadığı, övdüğü ve önem verdiği her şey kutsaldır. Bunları Kur’ân-ı Kerîm'in içeriğinden anlıyoruz. Elbette ki Kur’ân-ı Kerîm'in gerek ta­mamı, gerekse bir bölümü, camiler, (manastır, kilise ve havra gibi) Kitap ehline ait ibadethaneler,[23] tevhid esasına dayalı ibadetler ve Kur’ân-ı Kerîm'le dek­lare edilmiş bulunan tüm saygın de­ğerler kutsaldır. Bu cüm­leden olarak başta Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) efendimiz ol­mak üzere diğer bütün peygamberlerin kişilikleri de kutsal ve dokunul­mazdır. [24]

 

İkinci grup kutsal değerler ise, yüce İslâm şerîatına göre kesin olarak uyulması gereken yasalar, kurallar, emir ve yasaklardır. Bu yasaların ve ku­ralların ilgili olduğu alanlar ve konular arasında rûhânî ya da dün­yevi ol­mak bakımından hiçbir fark yoktur.

 

Kutsal değerler: Fizik, metafizik; Maddi ve manevi; Rûhânî ve dün­yevî ya da vicdânî ve amelî olmak üzere çeşitli şekillerde karşımıza çıka­bi­lirler. Dolayısıyla, bunların her birine karşı gösterilecek saygı ve jest bi­çimi de de­ğişik olabilir. Ancak herhalde bu saygı ve jest biçimleri Kur’ân-ı Kerîm'in ruhuna uygun olmalıdır.

 

Örneğin, Yüce Allah'ın zât-ı ilâhîyesi ve sıfatları gibi kişinin ancak vic­danında duyumsayabildiği kutsal değerlere karşı gösterilecek yalın saygı, yine sadece vicdanın derinliklerinde yaşanabilen tanıma sığmaz olaydır. Bu olayın dışa yansıyabilecek tek yönü, Kur’ân-ı Kerîm'in ölçü­leri içinde dav­ranış biçimleri göstermektir. Bu da örneğin, Allah'ın yüce ismi anıldığında «celle celâluhu, celle şânuhu. . . » diyerek O'nu kutsal sıfatlarıyla yücelt­mek ve O'na, istediği biçimde kulluk etmekle olur.

 

Kur’ân-ı Kerîm'in nüshaları, Kâbe binası ve camiler gibi fizik bo­yutlara sahip bulunan kutsal değerlere gelince bunlara gösterilecek saygı, bu değer­ler için konmuş olan kurallara uymakla olur.

 

Örneğin Mescid'ül-Haram'a ve camilere tertemiz, abdestli, çekidü­zenle, huşu içinde ve sessiz girilmelidir. Bu mekânlarda ibadet edenle­rin huzuru kaçırılmamalı, onlara karşı alçak gönüllü ve nazik davra­nılmalı­dır. Bu müstesna yerlerde nizamî ibadetler dikkatle yerine geti­rilmelidir. Keza Kur’ân-ı Kerîm nüshaları ya da üzerinde âyet-i kerîme­ler yazılı her türlü ci­sim, yayın ve dokümanlar ancak abdestli olarak el­lenmeli, temiz ve yakışır yerlerde korunmalıdır.

 

Kur’ân-ı Kerîm'in «göbekten yukarı tutulması», Anadolu Müslüman­larının bir geleneğidir. İslâm’da Kur’ân-ı Kerîm'e ancak bu şekilde saygı gös­terilmesi gerektiğine ilişkin herhangi bir kayıt yoktur. Bununla beraber onun, saygıyla, yüksek ve yaraşır bir şekilde tutulması elbetteki gereklidir. Çünkü hiç kuşku yok ki Kur’ân-ı Kerîm'in gerek fizik varlı­ğına, gerekse içerdiği anlam ve hükümlere karşı bilinçli ve kasıtlı olarak saygısızlık eden, âyetlerinin anlamlarını sorgulayan, eleş­tiren, küçümse­yen, red ve inkâr eden, yalanlayan; Âyetlere, içerdikleri kavramlara, an­lamlara ya da Kur'ân'ın üslûbuna herhangi bir dille ha­karette bulunan, yasalarını uygu­lamadan kaldırmaya yeltenen kişi kâfir olur. Bu tutum ve tavır içinde bu­lunan kişi, örgüt ya da siyasi güçlere karşı Müslümanın ve­receği mücadele Kur’ân-ı Kerîm'e gösterilecek en büyük saygıdır.

 

Dokunulmaz, kanonik değerler olan İslâm’ın tüm yasa ve kuralla­rına gösterilecek saygının ölçüsü ise, onlara uymaktır. Bu yasa ve kural­lara, kişi olsun, örgüt olsun ya da siyasi iktidarlar olsun uymayanları uyarmak, saygı­sızlıkta ısrar ederlerse karşılarında durmaktır.

 

Bu değerlere karşı titiz davranmada ölçü, -her zaman- Kur’ân-ı Kerîm'in ilham ettiği biçimlerdir. Çünkü kutsallık kavramı o kadar du­yarlı ve yerine göre o kadar esnek ve karmaşıktır ki tarih boyunca İslâmî değerle­rin yozlaştırılması, çeşitli yabancı inanış ve düşünce kalın­tılarının zaman içinde din adına zihinlere yerleştirilmesi hep bu kut­sallık kavra­mına tutu­nularak yapılagelmiştir.

 

 

Din Ve İlâhiyat

 

«İlâhiyat» sözcüğü her ne kadar Arapça ise de gerek yalın sözlük an­lamı bakımından, gerekse terim ve kavram olarak Yahudi ve Hıristiyan kaynak­larına aittir. Dinî olmaktan çok felsefi bir terimdir. Batı dille­rinde (İng.) «Theology» ve (fr.) «Théologie» diye geçer. Bu dalda kari­yer yapan­lara da ilâhiyatçı (Theologian=Théologien) denir.

 

Judeo-Chretien güçlerin İslâm Dünyası'na kültürel açıdan da ege­men olmalarından sonra Müslüman halkın Hıristiyanlık normlarıyla rûhânî­leş­tirilmesi gayretleri çerçevesinde mahalli terminolojiye mak­satlı olarak yer­leştirilmiş önemli terimlerden biri de «ilâhiyat» sözcü­ğüdür.

 

dolayısıyla bu yabancı terimin İslâm’daki «din» kavramıyla bir iliş­kisi yoktur. İslâm ilim çevrelerinde «İlâhiyat» terimi eskiden «filozoflarca fi­kir olarak ileri sürülen dine dair nazariyeler, düşünce­ler» [25] için kullanı­lırdı.