İÇİNDEKİLER

 

 

 

Önsöz

 

Arapça’nın Önemi

 

Arapça’nın Türkiye’de Bir İletişim Aracı Olarak Algılanamamış Olmasının Temel Nedenleri

 

Türkiye’de Arapça Öğreten Kurum Ve Kuruluşlar Ve Bu Merkezlerin Mahiyeti

 

Arapça Öğretiminde Sistem Sorunları

 

Arapça’nın Önündeki Engeller

 

Mahalli Dillerin Yapılarından Kaynaklanan Engeller.

Yaygın mahalli dili (yani Türkçe’yi) çok iyi düzeylerde bilmemekten kaynaklanan engeller.

Bilgisizlik Engeli.

Çarpık Zihniyetten Ve Bağnazlıktan Doğan Engeller.

Meâlcilik Engeli ve Dil Mantığı

Irkçılık Engeli.

Dincilik Engeli

Statüko Engeli.

İllegal Baskı Engeli.

 

Arapça’nın Türkiye’de Çağrıştırdığı Çelişkiler

 

Sonuç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖNSÖZ

 

Bu kitabı yazmadan önce aklıma çok ilginç sorular geldi. Bunlara yanıt bulmak zorundaydım. Örneğin:

 

Neden Türkiye’de ısrarla Arap alfabesini kullananlar, Arapça’ya en yabancı kesimlerdir? Meselâ üfürükçüler, büyücüler ve tarikatçılar hiç Arapça bilmezler. Buna rağmen tarikatçılarda, -Arap harfleriyle yazılmış çok sayıda- Osmanlıca ve Arap dil gramerini konu alan kitaplar bulunur. Tekkelerinde ve evlerinde yığınlarca bu kitaplardan vardır. Fakat çok ilginçtir ki tarikatçılar arasında -şeyhleri de dahil-, Arapça bilen hemen hiç kimse yoktur!  Üstelik ırkçı Nakşibendi cemaatleri, Arapça’ya karşı derin bir kin de beslemektedirler. Bu gerçeği, 1987 yılında verdiğim bir konferans sırasında çarpıcı bir şekilde tespit ettim.

 

Evet şu soru, gerçekten uzun zaman beni çok meşgul etmiştir: neden bütün üfürükçüler, muskacılar, büyücüler, medyumlar ve cinciler Arap alfabesini kullanmaktadırlar? Oysa bu adamların hiç biri Arapça bilmemektedir, evet neden?! 

 

Türkiye’de namaz kılan milyonlarca insan vardır. Bunlar ibadet sırasında, Kur’ân’dan parçaları ve birçok duayı Arapça okumaktadırlar da; neden bu büyük kitle içinde -hiç değilse- namazda  okuduğunun anlamını merak edip öğrenebilmiş olanların oranı % 2’yi bile geçmemektedir?

 

Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya giden Türklerin İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi Batı dillerini çok kısa süre içinde öğrendikleri bilinmektedir. Bu gerçek, aynı zamanda yapılan araştırmalarla tespit edilmiştir. Buna karşın, örneğin; Libya ve Suudi Arabistan’da on yıldan fazla kalmış ve hatta yerli halkla düşüp kalkmış binlerce Türk’ten şimdiye kadar bir tek kişi bile Arapça öğrenmemiş, ya da öğrenmek istememiştir?! Bu nokta çok ilginç değil mi?

 

Arap ülkelerinde uzun süre kalmış olup Arapça öğrendiklerini ileri sürenlerin hiç biri aslında bunu kanıtlayamamaktadır. Çünkü bu insanların konuştuğu Arapça, ancak sokakta sıradan insanlarla çok basit konularda haberleşebilmek için kullanılan sınırlı ve «ammîce» tabir edilen bir konuşma tarzıdır. Nitekim bu insanlar, TV. Ve radyolardan verilen haberleri bile anlayamazlar; Arapça bir gazetenin köşe yazıları şöyle dursun, en basit haberleri bile okuyamazlar. Başkası tarafından okunsa da ancak çok azını belki anlayabilirler.

 

Türkiye’de gerek yasal, gerekse yasak yollarla yüz binlerce insan sırf Arapça gramer kurallarını ezberlemeye çalışmaktadır. Buna da «Arabiyât» adını takmışlar. Bu insanlara, neden böyle yaptıkları ve niçin gramer kuralları yerine Arapça öğrenmek istemedikleri sorulduğunda bunlardan (çok azı hariç), kimse bu soruya yanıt vermemekte, ya da vermek istememektedir; bazen de şiddetli tepki göstermektedirler! Bu insanlar acaba neyi amaçlamaktadırlar? 

 

Her yıl Türkiye’den hacca giden yüz binden fazla insan arasında, Diyanet İşleri Başkanı, müftüler ve ilâhiyât profesörleri bile neden aydın bir Arapla hiç konuşmak istememektedirler, ya da konuşamamaktadırlar? Oysa küreselleşmeden emperyalizme, İslâm Dinarından ortak kalkınma projelerine, kurban etleri meselesinden İslâm’a mensup milletler arası yardımlaşmaya, temizlikten yozlaşmaya kadar konuşulacak ve dertleşilecek nice önemli konular vardır. Neden Türk din adamları bu konularda kendilerine yöneltilen soruları istisnasız tercüman aracılığıyla açıklamaya çalışmaktadırlar? Oysa bu şahıslar yaklaşık on yıl, hatta bazıları on beş yıl kadar Arapça yazılı kitaplardan ders okumuşlardır!

 

Bazı vakıfların daveti üzerine hemen her yıl İmamlara Arapça öğretmek üzere «Suudi Arabistan»’dan gelen bir bilim heyeti bu amacında neden hiç başarı gösterememektedir?

 

Bu çalışma henüz kâğıda basılmadan ve kitaplaşmadan önce birçok internet sitesinde yayınlandı. Bundan amaç; ehil okuyuculardan gelebilecek ilmî ve düzeyli eleştiriler doğrultusunda hataları düzeltmek, çalışmaya çeki düzen vermek ve ondan sonra kitap olarak yayınlamaktı. Ne var ki iyi niyetle ve seviyeli bir tek eleştiriden başka olumlu hiçbir uyarı almadık. Buna karşı, hakaret ve tehdit dolu birçok mesajlara muhatap olduk. Bu şahıslar, -çalışmada sergilenmiş olan gerçekleri- neden acaba soğukkanlılıkla ve bilimsel bir üslup içinde sorgulamak yerine hep öfkelenmişlerdi? 

 

Bu soruları çoğaltmak mümkündür. İşte bu sorular beni çok düşündürdü. Çünkü ben de Arapça ders verdim ve Öğrencilerim bir buçuk yıl sonra bir ilke imza attılar. Türkiye’de şimdiye kadar hiç kimsenin başaramadığı dört şeyi başardılar. Evet, İsteklerini Arapça yazılı ve sözlü anlatmayı, Arapça konuşulanı anlamayı, Arap medyasını ve yayınlarını anlayarak izlemeyi başardılar.

 

Bunun üzerine ben yukarıdaki sorulara yanıt bulabilmek için bir araştırma yaptım. Çabalarımın ürünü olarak işte şu elinizdeki kitapçık oluştu. Şimdi onu sizinle paylaşmak istiyorum. Bu çalışmanın satırları arasında, sanırım ilginç karşılayacağınız çok şeyler bulacak ve oldukça şaşıracaksınız, hatta bazen üzüleceksiniz.

 

Bu kitapta, önce Arapça’nın kısaca öneminden söz ettim. Sonra;

 

Arapça’nın Türkiye’de şimdiye dek bir İletişim aracı olarak algılanamamış olmasının temel nedenleri hakkında,

Arapça ile ilgilenen kurum ve kuruluşlar hakkında,

Arapça öğretiminde izlenen yollar hakkında ve

Arapça’nın önündeki engeller hakkında bilgiler sundum. Özellikle bu son madde üzerinde biraz fazla durdum.

 

İnsanlar, bu gerçekleri, nasıl olsa şu veya bu şekilde bir gün öğreneceklerdi. Onun için bunların bir süre daha gizli kalmasına gönlüm yatmadı. Çünkü Arapça, vahyin dili olmanın yanında benim de aynı zamanda -Türkçe ile birlikte- hem eğitim, hem de aile dilimdir. Ayrıca bu dili öğrenmek isteyenlere yıllarca ders verdim. O sırada Türkiye’de Arapça’ya ilişkin birçok sorunları ve çelişkileri saptama olanağını da buldum. Bunların belki birçoğu bilgisizliğin ve bilinçsizliğin sonuçlarıdır. Onun için bunlardan dolayı kimseyi suçlamak gerekmez. Fakat bu sorunların temelinde devleti kötüye kullanan, yaptırım gücüne sahip bazı şahıs, örgüt ve kurumların sinsi ve ideolojik tutum ve icraatını saptadım. Özellikle faşist çevrelerin Arapça’ya karşı sert tutumlarına hedef bile oldum. Nitekim yakın geçmişte Arapça konusunda seminerler verdiğim bir vakıfta sırf bu sebeple salona kamera yerleştirilmesi ve çok geçmeden seminerlerimize son verilmesi zihnimdeki kuşkuları artırdı. Özellikle de çalışmalarımın dinleyiciler üzerinde Arapça’ya karşı eğilim yarattığı yolunda vakıf yöneticisinin, açıkça sezdiğim olumsuz kanaati üzerine bu kitabı kaleme alma azmim daha da arttı. Türkiye’de temel hak ve özgürlükleri baskı altına alan bu yaygın tutum üzerinde önemle durmam gerektiğine inandım. Bu tutumun aynı zamanda Anayasaya aykırı olduğunu da saptadım. İlerleyen sayfalarda bu noktaları çok çarpıcı biçimde açıklayarak deşifre ettim.

 

Arapça’nın önüne -daha çok Kur’ân’ın dili olduğu ilgisiyle- çeşitli engeller koyan şahıs, kurum ve çevreler ağır bir insanlık suçu işledikleri için bu kitap, aynı zamanda TC. sınırları içinde bir «suç duyurusu» hükmünü taşımakta ve bütün savcılara bu suçu haber vermektedir!

 

Bilimsel sistemle Arapça öğrenmek isteyen vatandaşları doğrudan veya dolaylı şekilde engelleyen tüm yasa, yönetmelik, talimat ve benzeri bürokratik uygulamalar, aynı zamanda Anayasaya açıkça aykırı oldukları için -daha yayınlanmadan önce- bu kitaptan, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, İnsan Hakları Derneği’ne, Mazlum Der’e, Özgürder’e, Dünya İnsan Hakları Mahkemesi’ne, İçişleri Bakanlığına, Milli İstihbarat Teşkilâtına, Avrupa Konseyi Başkanlığı’na, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne, İslâm Konferansı Genel Sekreterliği’ne ve Arap Birliği Teşkilâtı Genel Sekreterliği’ne birer nüsha gönderdim.

 

Bu çalışmayı esasen ilme hizmet amacıyla yaptım. Çünkü şunu söylemeliyim ki, yaşamım boyunca hep bilgisizlikle savaştım. Bu yüzden çok büyük sıkıntılar da yaşadım. Ama ben bilgisizliği hiç af edemedim. Onunla hiç barışmak istemedim ve barışmayacağım. Elimden geldiği kadar insanları kısa yoldan ve gerçekçi bir anlayışla aydınlatmaya çalışarak yoluma devam ettim, bundan sonra da devam edeceğim. Bu ilgiyle, çok iyi biliyorum ki bu kez, başta ırkçılar olmak üzere, (özellikle konu Arapça olduğu için!), bazı çevreler, tekerlerine çomak sokmakla beni yine hedef alacaklardır! Ama oyunun galibi yine ben olacağım. Buna kesinlikle inanıyorum. Çünkü ben -her defasında olduğu gibi- bu kez de yine insanlardan gizlenen gerçekleri ortaya çıkardım. Bunu başardım. Üstelik konuyu dünyanın gündemine taşıdım. Ve çünkü toplumu aydınlatıyorum….

 

Sevgili okurlarım,

 

Kitaplarımı, Türkiye’de hiçbir yayınevi yayınlamak istemediği için bu çalışmamın  kitaplaşması  da tamamen kişisel çabalarımla gerçekleşmiştir. Onu fotokopi yöntemiyle çoğaltarak, ilgili herkese gücüm oranında hediye etmeye çalıştım, bundan sonra da yapacağım. Ayrıca bu çalışmam bir süredir, birçok internet sitesinde yayınlandı. Sayaçlardan elde edilen sayısal verilere göre bu kitabı binlerce insan okudu. Dolayısıyla bu çalışma, amacına ulaşmış bulunmaktadır. Önemli olan da budur.

 

Türkiye’de kitaplar çabuk yaşlanmaktadır. Bunun birçok nedeni vardır. Bunların en önemlisi, Türkçe’nin, hemen her on yıl içerisinde önemli değişikliklere uğramasıdır. Yirmi, otuz yıl önceki Türkçe’nin yeni kuşak tarafından kolayca anlaşılamaması kitapların yaşlanmasını sonuçlandırmakta ve bilginin sonraki nesillere akışını sekteye uğratmaktadır. Ama bu kitap hiç yaşlanmayacaktır. Bilakis, zaman zaman onu güncellediğim için, gittikçe zenginleşecek ve gençleşecektir. Ayrıca başka dillere de çevrildiği için daima gündemde kalacaktır. Buna rağmen içinde gözden kaçmış bazı hatalar bulunabilir. Onun için kitapta gözünüze çarpabilecek kusurları hoş görmenizi diliyorum. Böyle  bir nedenle beni uyaracak değerli okuyucularıma teşekkürü şimdiden bir borç bilirim. 

 

Bu çalışma Türkiye’de, yalnızca Arapça sorununu deşmekle sınırlı kalmamaktadır. Önemli çağrışımlarla bu ülkedeki sosyolojik gerçekleri de satırlar arasında gözler önüne sermektedir. Onun için bu kitap dikkatli ve yetenekli sosyologlar tarafından ele alınacak olursa yapacakları çok yönlü çalışmalar için önemli bir kaynak oluşturacağını söylemek mümkündür.

 

Son olarak bir hatırlatmada bulunmak istiyorum: Hz. Muhammed’in bile adının «Mehmet» olarak çarpıtıldığı bir ülkede benim adım hemen hiç kimse tarafından doğru telâffuz edilemediği için zorunlu olarak hep «Ferit» mahlâsını kullandım! Dilerseniz, siz de adımı telaffuz etmeyi deneyebilirsiniz. Kitabı okurken  bu önemli noktanın da ayrıca sizi derinden düşündüreceğini sanıyorum.

 

Şimdi de sizi, yukarıdaki soruların yanıtlarıyla baş başa bırakıyor, saygılar sunuyorum.

 

Feriduddin AYDIN

(Ferit AYDIN) 

                                                                                                                                                                               

 

 

 

 

ARAPÇA’NIN ÖNEMİ

 

Çok eski belgelerden biri olan ve insanlık tarihine ışık tutan Tevrat’da Araplardan birçok yerde söz edilmektedir. Örneğin, Arap Kralı Cevşem’in adı, Yeremya Kitabı’nda, 2. Bâbın 19. âyetinde ve 6. Bâbın birinci âyetinde geçmektedir. Yine Yeremya Kitabı’nın 4. Bâbının 7. âyetinde Araplardan bahsedilmektedir. Keza, Yeremya Kitabı’nın 25. Bâbının 20. ve 24. âyetlerinde; Hezekiel Kitabı’nın da 27. Bâbının 21. ve 22. âyetlerinde «Arap» sözcüğü kullanılmaktadır.

 

İlginçtir; Kur'an ilimlerinde uzman, Merhum Hamdi Yazır, hangi kaynaklardan yararlandığını belirtmeden –Yusuf Sûresi'nin 43'üncü âyetine meâl verirken- şu bilgiyi eklemektedir; «âyette geçen Mısır Meliki (hükümdarı) Reyyân bin Velîd adında biriydi. Yûsuf aleyhi's-selâm'a iman etmiş ve O'nun zamanında hak din üzere vefât etmiştir»

 

Arapların çok eskiden beri, devlet ve millet olarak tarih sahnesinde varlık gösterdiklerini haber veren Tevrat gibi dört bin yıllık geçmişi olan güçlü bir belgeden yola çıkılacak olursa Arapça’nın ne kadar eski bir dil olduğunu tahmin etmek mümkündür. Özellikle günümüzde Arapça konuşanların, Tevrat’ın dili olan İbranca’yı konuşanlardan, neredeyse yüz elli kat daha fazla olduklarına bakılırsa bu dilin ne kadar yaygınlaştığı ve ne kadar canlı kaldığı da rahatça anlaşılacaktır.

 

Kaynaklarda, başta Yemen olmak üzere, Arap Yarımadasının çeşitli bölgelerinde tarih boyunca irili ufaklı birçok devletler kuran Araplar, dillerini sürekli olarak geliştirmiş ve onu özellikle edebi anlatımda başarıyla kullanmışlardır.

 

Arapça, Sâmi dillerinden olan Nabatça’nın devamı ve gelişmiş şeklidir. Nabatlıylar, Milâttan önce, Arap Yarımadası’nın ortalarından Suriye’nin güneyine kadar yayılarak bu geniş topraklara egemen olmuşlardı. Sebe’ Suleym, Himyer, Tayma, Semûd, Ad ve Lahyânîler’le ırk olarak akrabadırlar. Bütün bu topluluklar, bugünkü Arapların atalarıdır. Bunların, Ârâmca’ya benzeyen ve farklı lehçeleri olan ortak bir dil konuştukları sanılmaktadır. İşte Arapça, zaman içinde bu lehçelerden, özellikle Kureyş dili olarak biçimlenmiştir ve ilâhî irade ile vahyin dili olarak seçilmiştir.

 

Hemen her münasebette tekrar ettiğimiz üzere, yine ifade etmek gerekir ki Arapça çok önemli bir dildir. Özellikle İslâm’a mensup milletler için çok önemlidir. Bunu kanıtlayan iki güçlü delil vardır; birincisi, büyük bir mucize olan Kur’ân’ın bu dille inmiş olmasıdır, ikincisi de bu dilin düşmanlarının çok olmasıdır! Daha sonra bilhassa bu nokta üzerinde bir nebze durulacaktır.

 

Arapça’nın başlı başına bir mucize olduğunu söylemek mübalağa sayılmamalıdır. Vahyin, gerek Hz. Peygamber (s)’in duyuları tarafından karşılanmasında, gerekse zihnine anlam kalıpları içinde yansımasında görev yapan tek araç olarak Arapça, gerçekten bir mucizedir. Bunu, Arap olmayan yabancılar arasında özellikle oryantalistler algılayabilmişlerdir. Batılı oryantalistler, Arapça’ya karşı duydukları hayranlık ve merakı başka hiçbir dile ve kültüre karşı duymamışlardır. Hatta denebilir ki onlar, başlangıçta İslâm’ı çok merak etmiş olsalar bile, hedefleri doğrultusunda yola çıktıktan sonra İslâm ve Arapça arasında zaman zaman bir gelgit yaşamış, ama yolculuklarının ileri bir durağında İslâm’dan çok Arapça üzerinde yoğunlaşmışlardır. Öyle ise tereddüt etmeden diyebiliriz ki oryantalizmin ana hedefini İslâm teşkil etmiş olsa bile Arapça, oryantalistlerin bilinci altına çok daha güçlü bir kavram olarak yerleşmiştir, onları İslâm’dan daha çok meşgul etmiştir! Bunu kanıtlayan güçlü deliller vardır. Bunlardan iki tanesi önemlidir. Birincisi oryantalistlerin, kendi dillerinin yanı sıra Arapça olarak da bol miktarda eser bırakmış olmalarıdır; ikincisi ise «müslüman» topluluklar arasında en çok Araplarla diyalog kurmuş olmalarıdır.

 

Örneğin, bunların en önemlilerinden biri de ünlü Fransız oryantalisti Silvestre De Sacy’dir. (1758-1838). Bu zat, el-Harîri’nin «Makâmât» adlı eserine şerh yazacak kadar Arapça’ya hakim olmuştur. O kadar ki, onun çağdaşı olan Lübnanlı Arap-Katolik aydınlardan Şeyh Nasıf El-Yazıcı, onunla mektuplaşmış ve tartışmıştır.   

 

Aslında Arapça’nın çarpıcılığını ortaya koyan yönü, onun Kur’ân-ı Kerîm’i kucaklayabilmiş olmasıdır. Bu konudaki yeterlilik sadece ve sadece Arapça’ya özgüdür. Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerîm, Fransızca hariç, hemen hemen hiçbir dile ileri derecede çevrilememektedir. Dolayısıyladır ki İslâm’a yeni girmiş aydın bir Fransız, -doğuştan müslüman ve aydın bir Türk’ten, bir İranlı’dan, ya da bir Malezya’lıdan- ayetleri çok daha geniş boyutlarda kavrayabilmektedir.

 

Bilindiği üzere, Arap dil grameri daha kitabî hale gelmeden, Kur’ân-ı Kerîm, bu dilin yüzlerce kuralına uygun olarak inmiştir.  Örneğin; Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bütün fâiller, mübtedâlar ve haberler merfu’dur; bütün mef’uller; (İnne, enne, ke’enne, lâkinne, leyte ve lealle) gibi nasb edatlarından sonra gelen bütün isimler; (en, len, key ve izen) gibi edatlardan sonra gelen bütün muzâri’ fiiller, hal ve temyiz gibi kayıtlar mansupturlar; bütün muzafun ileyh ve cer harflerinden sonra gelen isimler, mecrurdurlar…

 

İlginçtir ki günümüzde bu gerçeği, hiç Arapça bilmeyen Türkiyeli milyonlarca İmam-Hatip mezunu ve medreseliler de bilmektedirler! Ve yine ilginçtir ki bu milyonlarca insan arasında bugün bürokratlar, politikacılar, işadamları ve akademisyenler de bulunmaktadır. Arapça’nın taşıdığı olağanüstü önemi ortaya koymak bakımından bu çelişkinin bile ne kadar büyük bir kanıt oluşturduğu, insanı derinden düşündürmektedir!

 

Hz. Peygamber (s), yazı yazmak şöyle dursun, ilâhî iradenin gereği olarak hayatı boyunca belki bir kez bile kaleme dokunmamıştır! «Kur’ân’ı O yazdı» diye uydurulacak bir iftiranın önüne bu suretle büyük bir set koyarak insanı düşündüren ilâhi irade,[1] bu kitabın Arapça indirilmesinde de yine çarpıcı bir hikmet sergilemiştir: Hayatı boyunca kalem ve yazıdan uzak yaşamış olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s), her bakımdan bir mucize ve aynı zamanda bir edebiyat hârikası olan Kur’ân-ı Kerîm’i, yüzlerce Arapça gramer kurallarına uygun olarak nakletmiştir.

 

Dolayısıyla Kur’ân-ı taşıyan bir dil olarak Arapça, -tıpkı Kur’ân gibi- başka kitaplara âdeta sığmamaktadır. Bu da bazı bağnaz çevreleri, (özellikle müslümansı ülkelerde!) ırkçı kesimleri huylandırmakta ve onları oldukça rahatsız etmektedir.

 

Mahalli dilleriyle yazdıkları binlerce kitap arasından ancak birkaçının yabancı dile çevrildiğini, buna rağmen başta Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere binlerce Arapça eserin birçok dile çevrildiğini pek iyi bilen bu bağnaz kesimler, tahminlerin üzerinde rahatsızdırlar. Türkiye’dekiler şöyle dursun, Vatikan başta olmak üzere, Avrupa ve Amerika’da önemli kütüphanelerin ve ilim merkezlerinin Arapça eserlerle dolup taştığını görerek, bundan huzursuz olan çok sayıda insan vardır. Bu Müslümansı ırkçılar, gördükleri bu gerçek karşısında âdeta kriz geçirmektedirler! Bütün bunlar, yine Arapça’nın taşıdığı önemi başka bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

Doğrusunu söylemek gerekirse her dil, zaten kendi muhiti için çok önemlidir. Ayrıca bir dil, kendi muhitini aşarak başka çevrelerde ilgi uyandırdığı oranda önem kazanır. Bu nedenledir ki dünyada yaygınlaşan diller, bütün insanların dikkatini ait oldukları milletlerin ve coğrafyaların üzerinde yoğunlaştırmışlardır.

 

Bu ilgiyle belirtmek gerekir ki en az iki dil bilen insanlar da genel olarak toplum içinde dikkat çeker ve saygı görürler. Çünkü bunlar, farklı kültürlerle kolayca temas kurabildikleri için, entelektüel düzeylerine göre bazen oldukça önemli misyonlar da yüklenirler. Bu nitelikteki insanlar arasında özellikle sivrilebilmiş kimselerin, böyle bir ünü hak ettiklerini kanıtlayan bilimsel tespitler vardır. Örneğin, «Psychology and Aging'» dergisindeki habere göre, York Üniversitesi'nde görevli bilim adamları, küçük yaşta iki dil öğrenen kişilerin bilişsel yetilerinin çoğunun, tek dille büyüyen kişilere göre daha iyi olduğunu saptamışlardır. Bunlardan biri ya da her ikisi eğer örneğin Fransızca ve Arapça gibi çok zengin ve köklü dillerden olursa, hiç kuşkusuz o kimsenin ufku çok daha geniş olur. Bu bilimsel tespitle, -dolaylı da olsa- Arapça’nın önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

 

***

 

Kuşku yok ki bir dilin mükemmel biçimde yapılanabilmesi ve evrensel düşünceyi aktarabilecek bir ilim kaynağı ve uluslararası bir iletişim aracı niteliğini kazanabilmesi için onun, en az bin yıl önce olgunlaşma evresini tamamlamış bulunması gerekir. Günümüzde konuşulan, hatta epeyce yaygınlaşan birçok dil, bu niteliğe sahip değildir. Örneğin Türkçe’yi bu noktada Arapça ile karşılaştırdığımızda, aralarında büyük bir fark görüyoruz. Türklerin «Müslümanlığa» girmesinden ancak çok sonra yazılan, «Türk edebiyatının bugün bilinen ilk eseri» Yusuf Has Hacib’in kaleme aldığı Kutadgu Bilig adlı kitaptır. Bu kitap 1069-1070 yıllarında yazılmıştır. Fakat günümüzde birkaç uzman dışında hemen hiçbir Türk tarafından bu kitabın orijinal metni ne okunabilmekte, ne de anlaşılabilmektedir. Üstelik ne bu kitap, ne de ondan iki üç yıl sonra Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan Dîvânu Lûgati’t-Türk, bugün hiçbir okumuş Türkün dikkatini bile çekmemekte, bazı edebî ve ilmî forumlarda ise içeriği hakkında pek az söz edilmektedir. Bu bir yana, hemen hiçbir Türk, bu kitabın adını bile -aslına uygun olarak- telâffuz edememektedir.

 

Bilindiği üzere kitabın adı, «Dîvânu Lûgati’t-Türk»’tür. Erbabınca bilindiği üzere; bu kalıp içinde yer alan «Divân» kelimesinin merfû’ okunması gerekir. Çünkü bu kelime, mahzuf olan bir mübtedânın haberidir. Bunun takdiri ise «Hâzâ Dîvânu»’dur. «Lûgati» kelimesinin ise mecrûr okunması gerekir, çünkü muzâfu’n-iley’tir. Dolayısıyla bu ismin, «Dîvânu Lûgati’t-Türk» şeklinde okunması lâzımdır. 

 

Halbuki Türklerin tamamı, bu adı Dîvân-ı Lügâti’t-Türk şeklinde telâffuz etmektedirler. Bu ise yanlıştır. Ayrıca, bu kitabın adı tamamen Arapça’dır; içeriği de Arapça açıklamalarla doludur. Bu küçük karşılaştırma ile yine Arapça’nın rekabet kabul etmez üstünlüğü bir kez daha göze çarpmaktadır.

 

Tarihi kimliklerini saptamada önemli bir belge olarak gördükleri ve sırf kendilerine ait malzemelerle hazırlandığını sandıkları bu kitap hakkında Türklerin bilgisi işte bu kadardır. Oysa Hz. Peygamber (s)’den önce yaşamış (ya da doğmuş) olan İmru’ul-Qays, Tarafa b. Abd, Zuheyr b. Ebiselma, Lebîd b. Rabîa, Amr b. Kulthûm, Antara b. Şeddad el-Absî, Harith b. Hilliyze, Nâbiğa ez-Zubyânî ve A’şâ b. Qays gibi İslâm öncesi Arap şairlerinin divanları ve askıları hakkında Türk ilim adamları bile övgü ile söz etmektedirler. Bunlardan biri de Ord. Prof. Dr. Şerafeddin Yaltkaya’dır. Bu zat, yukarıda adları geçen şairlere ait «Yedi Askı»’nın çevirisini yapmıştır. Üstelik bunu dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in önerisiyle (belki de talimatıyla) üstlenmiş ve gerçekleştirmiştir! Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 384 sayı altında, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi’nin 41 incisi olarak yayınlanan bu kitabın önsözünde çevirmen Şerafeddin Yaltkaya, aynen şunları söylemektedir:

 

«Müslümanlıktan önceki Arap şiirleri, kır çiçekleri gibi sade ve güzeldirler. Bunlar, renklere boğulmuş ve katmer katmer olmuş eserler gibi fikri oyalayıcı ve avutucu olmayıp, açıklıklariyle ilk okunuşlarında insanı manâ ile karılaştıran ve ne demek istediğini hemen göz önüne getiren ve tabiiliğe hiçbir şey eklemeyen sade tablolardır.»[2]

 

Şimdi eğer, Kutadgu Bilig ve Dîvânu Lûgati’t-Türk gibi ancak 1070’lerde ortaya çıkmış olan ilk Türk edebiyat örnekleri ile onlardan yaklaşık 500 yıl önce söylenmiş ve divan haline getirilmiş bulunan Arap şairlerinin eserleri karşılaştırılacak olursa mutlaka bu büyük zaman farkı yanında ayrıca edebî değer bakımından da aralarında çok önemli farklar saptanabilecektir. Üstelik Kutadgu Bilig ve Dîvânu Lûgati’t-Türk, İslâm kültür kaynaklarından yararlanılarak ortaya kondukları için Arapça’nın yoğun etkisini de taşımaktadırlar. Yani özgün birer Türkçe eser olmaktan son derece uzaktırlar. Oysa yukarıda adları geçen şairler, İslâm öncesi dönemin insanlarıdırlar. İlhamlarını ne İslâm’dan, ne de başka bir kültürden almışlardır. Buna rağmen söyledikleri şeyler birer şaheser olarak bugün bile ilim ve edebiyat erbabı tarafından takdir görmekte, yüksek zevke sahip insanları coşturmaktadır. Edebî değerleri yanında, üstün ahlâka ilişkin açıklamalar ve tavsiyeler de taşıyan İslâm öncesi Arap edebiyat örnekleri, bu yüzden Hz. Peygamber’in beğenisini de kazanmışlardır. Nitekim, Cahiliye Şairlerinden, Antere b. Şeddâd’ın: «Karnım açlıktan belime yapışmış olsa da minnetsiz bir yiyecek buluncaya kadar aç yatar, aç kalkarım» dizesini dinleyen Hz. Peygamber; bana anlatılan bedevîlerden bu Antere’yi görmek isterdim demiştir.

 

Prof. Dr. Şerefeddin Yaltkaya da «Yedi Askı»’nın çevirisine yazdığı önsözde konuya ilişkin olarak şunları kaydetmektedir:

 

«Hayat darlığı ve geleneğe bağlılık Arap şiirlerini çerçevelemiş olmakla beraber bu açlık ve kıtlık ülkesinde kız çocukları diri diri gömmek gibi acımak bilmeyen ve daima birbirleriyle çarpışan bu sert muhitte bu kasideleri görmemiz orada aynı zamanda bir bahar havasının estiğini bildiriyor. Peygamberimizle ilk halifelerinin bu parçalanmış Arapları birleştirerek az zamanda cihana hakim olmaya başlamaları da göstermektedir ki Arapların içinde oldukça yetişkin ve aydın olanlar vardı».

 

Bu Aydınlık, aslında Arap’tan çok, Arapça’dan kaynaklanmaktadır. Onun için Türkçe şöyle dursun, beş bin yıllık bir tarih ve uygarlığa sahip olan İranlıların dili, Farsçayı da Arapça ile karşılaştırdığımız zaman yine aynı sonuçlarla ve aynı farklarla karşılaşıyoruz. Her şeyden önce bugünkü Farsçada bile Arapça’nın yoğun etkisini görmek mümkündür. Kaldı ki İranlıların İslâm’a girmesinden sonra Farsça yazılan Bütün eserlerde, hem dil olarak Arapça’nın, hem de sosyolojik bir gerçek olarak Arap kültürünün derin izleri bulunmaktadır. İranlı bütün şairler, Araplara ait olan arûzu kullanmışlardır. İranlı edebiyatçılar da Arap edebiyatının ölçülerine bağlı kalmış ve Arap kültürünün argümanlarını işlemişlerdir. Örneğin; Firdevsî (994-1020), Ömer Hayyam (1047-1124), Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (1207-1273), Sa’dî Şirazî (1213-1292) ve Hafız-ı Şirazî (1325-1390) gibi Farsça büyük eserler vermiş olan Ünlü şairlerin divanlarında Arapça’nın ve Arap kültürünün silinmez izlerini görmek mümkündür. 

 

Arapça’daki bu kudret, kuşkusuz bu dilin tarihsel değeri yanında onun, -insanlığa ilim, sanat ve edebiyatı taşırken- yaptığı önemli işlevi de ortaya koymaktadır. 

 

Arapça’yı, bu yüzden herhangi bir dille karşılaştırmak elbette ki doğru değildir. Esasen diller arasında ideolojik amaçlarla, ya da ırkçı eğilimlerle ayırımcılık yapmak bir ahlâk kusurudur. Çünkü dillerin tümü, eşit düzeyde insanlık ailesinin kültür mirasıdır. Dolayısıyla birini diğerine yeğlemek duygusallıktır. Ancak bilimsel kriterler yardımıyla diller arasındaki ilişkiler, benzeşme ve zıtlıklar elbette ki incelenebilir. İşte bu ilgi ile bir fikir vermesi bakımından burada bir nebze Türkçe'yi de irdelemekte yarar vardır.

 

Türkçe’yi tarihsel gelişim açısından incelediğimizde onun kısa süreçler boyu uğradığı deformasyonlar yüzünden bir dünya dili olarak yapılanamamış olduğunu görüyoruz. Bunun temelinde, Türkçe konuşan toplulukların en az bin yıl önceki yaşam tarzlarının, dünya görüşlerinin, eşya ve olaylara bakışlarının, kuşkusuz derin etkisi bulunmaktadır.

 

Örneğin Yunan Felsefesi, ta Abbasî halifelerinden, El-Me’mûn zamanında ve onun bizzat emri ile Arapça’ya çevrilmiştir. Bu dönemde Türklerin büyük bir kısmı «Müslüman» olmuştu ve kendi dillerini kullanıyorlardı. Aynı zamanda devlet merkezi olan Bağdad’da çok sayıda Türk vardı. Halife’nin Hassa Ordusu bile Türklerden oluşuyordu. Siyasette de Türklerin büyük ağırlığı vardı. Ama Türkçe’yi bir ilim ve uygarlık dili haline getirmeyi o gün için düşünmüyor, akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı. Burada, Abbasi Halifesi El-Me’mûn’un 786-833 yılları arasında yaşadığına özellikle işaret etmek gerekir. Çünkü Yunan Felsefesi’nin Arapça’ya çevrildiği bu dönemden yaklaşık 250 yıl sonra ilk kez Türkçe kitap yazmaya başlanmıştır. Üstelik bu dönemden çok önce, Arapça yazılmış binlerce eser, bugün dünya aydınları tarafından hâlâ ilgiyle okunmaktadır. Bununla birlikte Arapça, 1975 yılında, Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından aynen İngilizce ve Fransızca gibi ünlü dünya dilleri arasında uluslar arası bir dil olarak kabul etmiştir.

 

Öyle ise rahatça diyebiliriz ki: Batı kültürü için Latince ve Yunanca ne kadar önemli birer dil iseler, doğu kültürü için de Arapça o kadar önemlidir.

 

Okumuş, ancak evrenselliği tam anlamıyla hazmedememiş Türkiyeli birçok insan, bu gerçekler karşısında kimlik bunalımı geçirmektedir. Özellikle son zamanlarda ülkede yaygınlaşan ırkçılığın ve özellikle Arap düşmanlığının temelinde bu psikolojik rahatsızlığın etkisi bulunmaktadır. Türkiye’de o meşhur; «bizi arkadan vurdular!» sloganı da bu psikoloji ile yaygınlaştırılmıştır!

 

İşte buna benzer duygusal nedenlerle Arapça, son yüz yıldır Türkiye’de buraya sığdırılamayacak kadar ihmal ve engellerle karşılaşmıştır. Bu engeller halen de mevcuttur. Türkiye, Avrupa Birliğine fiili ve gerçek anlamda girinceye kadar da bu engeller devam edecektir! Aslında bu dil, Osmanlı tarihi boyunca da bilimsel yöntemlerle öğretilmemiştir. Bilakis gelenekselliğin etkisi altında gerek Arapça, gerekse diğer bilimler son derece zor, verimsiz ve geri uygulamalarla öğretilmeye çalışılmıştır. Ancak bu uygulamalar kasıtlı olmamıştır. Bilakis o dönemin şartlarında, doğru diye kabul edildiği için Hz. Peygamber (s)’in ve ashabının (çağlar üstü) eğitim sistemine dönmek kimsenin pek aklına gelmemiştir. Tam tersine, asırlar önce özenti ve taklitle Hıristiyanlık’tan sızan (kitaptan izleme ve tercüme) ile dersler verilmiştir. Bu zihniyet yüzünden, kilise ve ruhban etkisi halen de birçok medrese ve Kur’ân Kurslarında ne yazık ki sürüp gitmektedir. Dolayısıyla Arapça ile ilgili olarak Türkiye’de çok büyük boşluklar ve çelişkiler mevcuttur. Toplumumuzun her bakımdan ihtiyaç duyduğu kadar Arapça bilen insan sayısı yüz binlerin üzerindedir. Oysa Türkiye’de Arapça’yı bir yaşam dili olarak bilenlerin sayısı (anketlere göre) yirmiyi bile geçmemektedir!

 

Bunun gerçek olup olmadığını tespit etmek hiç de zor değildir. Nitekim;

 

Arapça’yı -aydın bir Arapla diyalog kurabilecek kadar- konuşabilen,

Hiçbir sözlük ve ansiklopediye başvurmadan, her türlü Arapça yayını okuyup anlayabilen,

Her istediğini yazılı ve sözlü olarak -akıcı şekilde ve edebî kalitede- ifade edebilen Türk unsurundan şimdiye kadar kaç kişi ile tanışabildiniz?

 

Bu üç sorunun yanıtlarını eğer büyük bir duyarlılıkla aramaya çalışırsanız Türkiye’de Arapça’nın uğradığı sonu, ve içinde bulunduğu durumu çok iyi anlamış olursunuz!

 

İşte bütün bu boşluklara, olumsuzluklara, baskı ve sıkıntılara rağmen, ülkemizde Arapça’ya olan şiddetli ihtiyacın topluma yansımaması için, sinsi ve politik birçok gayretler halen sürdürülmektedir. Toplum, daha birçok konuda olduğu gibi bu politik hilenin de henüz farkında değildir. Toplumumuzun Arapça’ya düşman olduğunu ileri sürmek doğru olmasa gerektir. Gerçek bu iken Arapça’nın karşısına örülmüş bulunan kalın duvarların kimler tarafından düşünülmüş ve tertiplenmiş bulunduğunu araştırmamak çok büyük bir eksikliktir. Ancak bu konuda dikkatsiz ve ihtiyatsız davranarak merakınızı eğer gidermeye çalışırsanız önemli tehlikelerle karışlaşabilirsiniz!!! Dolayısıyla şöyle bir uyarıda bulunmakta yarar vardır: Bu kitapçıkla konu, her ne kadar bir nebze irdelermiş ise de Arapça’nın Türkiye’de karşısına çıkan engeller üzerinde ciddiyetle durmak, daha çok hünerli araştırmacıların işidir. Onun için, sıradan birinin bu noktayı fazla merak etmesi güvenliği açısından doğru olmayabilir!!!

 

Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye’de Arapça’nın önündeki engeller, onun İslâm’la olan ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Bu ilişki çok yönlüdür ve epeyce karmaşık bir içeriğe ve niteliğe sahiptir. Dolayısıyla Arapça’yı bu açıdan burada ele almak hem zaman alacaktır, hem de şimdilik deşifre edilmesinde yarar bulunmayan noktaların gündeme taşınmasına yol açacaktır! Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki Türkiye’de İslâm’ın karşıtları (iktidarlar üstü) bir güce sahip bulunduklarından, İslâm’la ilişkilendirdikleri her şey için olduğu gibi Arapça için de zamanla belli bir ortam ve bir zihniyet oluşturmuş, kolay kolay aşılamaz sınırlar koymuşlardır.

 

Onun için hiç kuşku yok ki bu sınırları zamansız, tedbirsiz, gizli, örtülü ve akılcı olmayan yollarla zorlamak, çok büyük bir yanlış olacak, telâfisi mümkün olmayan kayıplara yol açacaktır!!!

 

Bu nedenle, ülkemizde Arapça öğrenmek isteyen gençler, daha çok kişisel gayretleriyle bu amaçlarını şimdilik gerçekleştirmeye çalışmalıdırlar. Ancak bunu yaparlarken hem çok dikkatli, hem de çok özverili olmalıdırlar. İzlenecek şeffaf ve meşru yollarla bu oyunu zaman içinde bozmak, belki mümkün olabilecektir.

 

Bu amaçla bilinçli ve mü’min gençleri bilgilendirmek için dört nokta üzerinde durmak yararlı olacaktır.

 

Bunlar;

 

Arapça’nın Türkiye’de şimdiye dek bir İletişim aracı olarak algılanamamış olmasının temel nedenleri,

Arapça ile ilgilenen kurum ve kuruluşlar,

Arapça öğretiminde izlenen yollar ve

Arapça’nın önündeki engellerdir.

 

Şimdi de bu önemli noktaları teker teker açıklığa kavuşturalım.

 

***

 

 

ARAPÇA’NIN

TÜRKİYE’DE BİR İLETİŞİM ARACI OLARAK

ALGILANAMAMIŞ OLMASININ TEMEL NEDENLERİ.

 

Bunlar, başlıca iki neden olarak özetlenebilir:

 

Birincisi; Arapça’nın dil ve edebiyat kuralları, ileri derecede ayrıntılıdır ve matematikseldir. Dolayısıyla öğrenciyi yıllarca uğraştırır. Eğer günlük konuşmada ihtiyaç duyulan anlatım pratikleriyle değil, tam tersine bu kurallardan başlayarak öğrenciye Arapça öğretmeye kalkışılırsa öğrenci hem bu dili öğrenemeyecektir; hem aynı zamanda bir çeşit hipnoza girerek refleksini yitirecek, Arapça’nın sosyal yaşamla olan ilişkisini hiçbir zaman düşünemeyecektir. sonuç olarak Arapça’nın bir dil ve bir iletişim aracı olduğunu unutacaktır. Bunun yerine Arapça’yı -bazı mukaddes kitapları okumaya yarayan- kutsal metinler dili, ya da lüks bir araç olarak algılayacaktır. Böylece onun zihnine bu şekilde yerleşip kemikleşen «kutsal alet» imajını daha sonra değiştirmek belki artık hiçbir zaman mümkün olamayacaktır.

 

Arapça’nın, Türkiye’de bir iletişim aracı olarak algılanamamış olmasının ikinci temel nedeni ise, bu dilin Türkçe’den çok farklı bir anlatım mantığına sahip bulunmasından kaynaklanmaktadır. Her şeyden önce Arapça, sübjektif ve sürrealist düşünceyi dile getirmede oldukça esnek bir karakter göstermektedir. Türkçe’de ise bu özelliği sürekli bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla zihinsel faaliyetin ufuklar ötesine sıçrama yapmasına izin vermeyen bir dilin etkisinde yaşayan insan, Arapça karşısında âdeta bocalayarak kendi ana dilinin dar alanına geri çekilmek zorunda kalacaktır. İşte bu gizli şok, Arapça öğrenen insanın dikkatini bu dilin sosyal yaşamla olan ilişkisinden hemen uzaklaştırır.   

 

Arapça bir amaç mıdır, bir araç mıdır? Eğer bir araç ise (ki her dil gibi o da bir iletişim aracıdır, ama), bu dilin de aracı olan gramer kuralları neden Türkiye’de -tarih boyunca- sürekli şekilde amaç olarak algılanmıştır? Bu sorular çok önemlidir. Bu sorulara, burada yanıt aramanın bugün için artık zorunlu ve haklı nedenleri vardır. Çünkü Arapça’nın kendisi değil, fakat bu dilin grameri yüzyıllardır Türklerin önemli bir kesimini oldukça meşgul etmiştir. Arapça’nın Türkiye’de bir dil olarak, bir iletişim aracı olarak, şimdiye kadar anlaşılamamış olmasında ise yukarıda sıralanan iki nedenin etkisi büyüktür.

 

İlginçtir ki Türkler ve onların yönetiminde yaşamış olan (Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Boşnaklar ve Arnavutlar gibi) kitleler tarafından gerek Kur’ân’ın, gerekse İslâm’ın, net ve gerçek ölçüleri içinde, şimdilere dek yeterince anlaşılamamış olmasının temelinde, yine Arapça’nın bu iki özelliğinden kaynaklanan çok yönlü nedenler bulunmaktadır. Çünkü hem bu azınlıkların dilleri tıpkı Türkçe gibi gelişememiş ve birer bilim dili düzeyine ulaşamamışlardır, hem de bu azınlıklar kendi mahalli dillerinden çok, Türkçe’nin etkisinde kalmışlardır. Bu sorun, aynı zamanda Türkçe’nin, Arapça karşısında yetersiz kalmış olması şeklinde de bir nebze açıklanabilir. 

 

Türkçe, -hem asırlar önce sırf göçebe ve asker olarak yaşamış toplulukların dili olması bakımından, hem de Türklerin «Müslümanlığa» girişinden sonra çeşitli nedenlerle hiç gelişmediği için-, son derece kısır kalmıştır. Bu iki sebepten dolayı, örneğin; Arapça ve Fransızca gibi dillerde çok rahat ifade edilebilecek bir yorumu Türkçe olarak yansıtmak genelde zordur, bazen de hemen hemen mümkün değildir.

 

Bu ilgiyle burada, -bilime karşı doğmuş bulunan sorumluluk gereği- açıklanması âdeta zorunlu olan önemli bir nokta vardır, o da şudur:

 

Bir düşüncenin, tez, antitez ve sentez aşamalarında zihinsel ve mantıksal süreçleri izleyebilmek amacıyla o düşünceye ilişkin öznel, kurgusal ve kuramsal önermeleri, anlatım ve yorumları Türkçe olarak yansıtmak büyük ölçüde zordur ve çoğu kez de olanak dışıdır. Bu nedenle Türkçe, kendi öz kaynaklarına dayanarak tarihin hiçbir döneminde edebiyat, sanat, diyalektik, din ve felsefe dili olamamıştır; bundan sonra olabileceği de pek mümkün gözükmemektedir.

 

Yine bu etkiyledir ki Arapça ile meşgul olmuş bir Türk’ün, onu (yani Arapça’yı), bir dil olarak algıladığına pek rastlanmamıştır. Tarih boyunca Arapça’ya yönelmiş hemen her Türk’ün, bu dili bir konuşma ve anlatım aracı olarak algılayamamış olmasının temel nedeni; (eskiden kullanılan) Türkçe’nin, Arapça’yı insan zihnine taşıyamamış olmasından kaynaklanmıştır. Dolayısıyladır ki Türkler, Arapça diye hep onun grameriyle meşgul olmuş, Arap dilinin yüzlerce gramer kuralını asırlar boyu ezberlemeye çalışmışlardır. Bu ilginç olaydan haberdar olan Aydın Araplar da daima hayretlerini ifade etmiş, fakat meselenin içyüzünü -Türkçe bilmedikleri için- anlayamamışlardır.

 

Arapça’nın (ve dolayısıyla Kur’ân’ın ve İslâm’ın da) Türkiye’de, şimdiye dek anlaşılamamış olmasında rol oynayan yukarıdaki üç neden üzerinde biraz durmakta yarar vardır.

 

Bunlardan birincisi, Arapça dil ve edebiyat kurallarına özgü disiplinlerdir.  Arapça’nın temel gramer kuralları, ilk kez Hz Ali (m. 599-662) ve Onun hizmetinde bulunan Ebu’l-Eswed Ed-Duelî (605-688) tarafından yaklaşık 1400 yıl önce belirlenmiştir. Onlardan hemen sonra Arap dilinin disiplinleriyle oldukça ilgilenen ünlü bir bilgin daha yaşamıştır ki bu zat, kısaca Sibeweyh olarak tanınan İran kökenli Ebu Bişr, Amr bin Osman bin Qamber’dir. (? - 797), Sibeweyh, Arap dilinin hemen bütün kurallarını çok esaslı biçimde ve bütün ayrıntılarıyla «El-Kitâb» adlı, meşhur eserinde bir araya getirmiştir. Ondan sonra da tarih boyunca gerek Araplar, gerekse İslâm’a (ya da «müslümanlığa») mensup çeşitli milletlerden ilim adamları, bu dalda eserler vermişlerdir. Bunların başında özellikle ünlü şahsiyetlerden bir grup vardır ki, İslâm bilim hazinesine Arap dil kurallarını konu alan dev yapıtlar armağan etmişlerdir. İşte isimleri:

 

İbn Sikkît, Abu Yusuf Ya’qûb b. İshâq (öl. H. 244),  Abu Osman el-Mâzinî (öl. H. 247), Abu’l-Abbâs, Muhammad b. Yezîd el-Mubarrad (öl. H. 285), Abu İshâq İbrâhîm b. Seriyy b. Sehl ez-Zejjâj (öl. H. 311), Abu’l-Qâsım Abdurrahmân b. İshâq Az-Zajjâjî (öl. H. 337), İbn Qoutiyya Abubakr Muhammad b. Omar b. Abdilaziz b. İbrâhîm (öl. H. 367), Abubakr Muhammad b Hasan az-Zubaidî (öl. H. 379), Abu’l-Fath Osman b. Jinnî (öl. H. 392), Abubakr Abdulqâdir b. Abdirrahmân b. Muhammad Al-Jurjânî (öl. H. 471), Abu Abdillâh Muhammad b. Ahmad b. Hişâm (öl. H. 571), Abu’l-Qâsım Jarullâh Muhmûd b. Omar Ez-Zamakhsharî (öl. H. 538).

 

Gerek bu şahsiyetlerin, gerekse -müslim ve gayri müslim-, daha birçok ilim adamının tarih boyunca Arap dili üzerinde yaptıkları çalışmalar, tabiatıyla bu dilin önemini ortaya koyan güçlü kanıtların başında gelmektedir. Türk dil gramerinin, ancak 1900’lerin başında kaleme alındığını düşündüğünüz zaman, hem Türkçe ile Arapça’yı her bakımdan karşılaştırmanın olanaksızlığını biraz olsun kestirmiş bulunursunuz, hem de Türk insanının (Arapça öğrenmesi şöyle dursun), bu dilin bir iletişim aracı olduğunu anlamakta bile onun ne kadar zorlanabileceği hakkında bir tahmin yürütebilirsiniz.

 

Esasen İslâm’dan önce de çok zengin iken Arapça, Kur’ân’ın inmesiyle birlikte engin bir denize dönüşmüş, çok yönlü, yoğun ve kuşatıcı karakterine paralel olarak bol malzemeli sağlam bir altyapıya kavuşmuştur. Arap dil grameri;

 

SARF (türetme ve fiil çekimleri),

NAHUW (kelimenin cümle içindeki son sesini belirleyici kurallar) olmak üzere iki kol olarak gelişmiş ve kurumlaşmıştır.

 

Bu iki kolda da bin yıldan daha uzun bir zamandır -biraz önce söylendiği gibi- yüzlerce eser yazılmıştır. Her iki kol, «Qawâidu’l-Luğah» diye ortak bir ad altında hem edebiyatı, hem de İslâmî ilimleri beslemiştir. Büyük ihtimalle -bu kurallar çok iyi bilinmediği taktirde Kur’ân’ın yanlış okunup, yanlış yorumlanabileceği kaygısıyla- sürekli şekilde yapılan korkutucu uyarılar neticesinde, özellikle Türkler, Arapça’dan çok, bu kurallara yönelmişlerdir. Ancak bu konuda zamanla tutucu bir yaklaşım izleyerek, -bir araçtan öte, herhangi bir anlam taşımayan- Arap dil grameri, Türklerin zihninde Hem Kur’ân’ın, hem de Arapça’nın yerini işgal etmiştir. «Benim oğlum Bina okur, döner döner yine okur» özdeyişi bunu kanıtlamaktadır!      

 

Burada, tekrar etmekte yarar vardır ki, Arapça’nın Türkler tarafından bir iletişim aracı niteliğinde hiçbir zaman algılanamamış olmasının temel nedeni, bu dilin Türkçe’den çok farklı bir anlatım mantığına sahip olmasından kaynaklanmıştır.

 

Örneğin bir Türk; «fırsatı kaçırdım» der. Arap ise bunu; «fâtetni’l-fursah», yani: «fırsat beni geçti» şeklinde ifade eder.

 

Yine Türk; «çalışan kazanır» der. Arap ise bunu; «men˜ictehede fâz», yani: «kim ki çalışırsa o kazanır» biçiminde dile getirir. Hatta bunu geçmiş zaman kipiyle söyler; yani şöyle der: «kim ki çalıştı kazandı»:

 

Yine Türk; «öfke ile kalkan, zararla oturur» der. Arap ise bunu; «Mâ nehada ehadun gâdıben illâ wa jelese khâsira», yani: «öfke ile kalkan bir kimse yoktur ki zararla oturmuş olmasın». Tüme varımla yapılan bu tür anlatım tarzına, Arap dil edebiyatında «Nefiy ve İspat» sistemi denir. 

 

Bunlara benzer yüzlerce örnek vermek mümkündür. İşte bu örtüşmesi mümkün olmayan anlatım tarzları, Türk insanını oldukça meşgul etmektedir. Dolayısıyladır ki dünya mütercimleri arasında özellikle Türkçe’den Arapça’ya  tercüme yapanlar âdeta işkence içinde yaşarlar. Nitekim Türkçe’den Arapça’ya (özellikle simültane -ânî ve sözlü- tercüme yapan) başarılı hiçbir Türk mütercime rastlanmamıştır.

 

Bu ilgiyle çok önemli bir gerçeği burada açıklamak gerekir; 1975-1990 yılları arasında Türkiyeli müteahhitlik firmalarına, Arap ülkeleri kapılarını açtılar. Bu süre zarfında Türkiyelilerle Araplar arasında meydana gelen sorunların en büyük nedeni, daima yanlış ya da yetersiz tercüme oldu!

 

Yine tekrar edelim ki, Arapça’nın, Türkler tarafından bir iletişim aracı olarak şimdiye kadar algılanamamış olmasının ikinci nedeni, sübjektif ve sürrealist düşünceleri dile getirmede bu dilin, sınırsız denebilecek olağanüstü bir kapasite ve karaktere sahip bulunuyor olmasıdır. Bu konuda esasen dünya dilleri arasında  Arapça ile boy ölçüşebilecek hemen hiçbir dil yoktur. Bu nedenledir ki Arapça, oryantalistlerin ve birçok yabancı ilim adamlarının daima ilgi odağı haline gelmiştir.

 

Arap dilinin köklü karakterleri bu dili âdeta ebedileştirmiştir. Örneğin;

 

Arapça’daki doğal türeme özelliği,

Eşanlamlıların bolluğu,

Aynı kelimenin farklı yerlerde farklı anlam vermesi,

Kelimeler ve kesitler arası ilişkilerle aynı anda birçok şeyin ifade edilebilmesi,

Yerine göre tüme varım ya da tümden gelim yöntemleriyle ifadelerin matematiksel netlikte somutlaştırılması gibi bu dile özgü karakterler, onun başka bir dile (özellikle Türkçe’ye) sığmasını zorlaştırmıştır.

 

Onun için hayal gücünün alabildiğine sınırlarını zorlayarak, gönül ikliminin her çeşit esintilerini, aşk, sevdâ, sevgi, nefret, cesaret ve korku gibi çeşitli duyguları, vicdanın sesini, imanın coşkularını çok rahat, çok akıcı ve çok çarpıcı anlatım tarzları içinde resim gibi tablolaştırarak Arapça dile getirmek için mutlaka edip olmak gerekmez. Bu dilden iyi nasip almış olanlar vasat bir konuşma ya da bir yazı parçasıyla da dinleyicilerini ve okuyucularını mest edebilirler.  Elbette ki her dilin ustaları vardır ve Türkçe’yi de çok güzel kullananlar bulunur. Fakat Arapça’daki çarpıcılığı Türkçe’de yansıtmak kolay değildir.

 

İşte Arapça’nın, Türk insanı tarafından bir dil, bir iletişim aracı olarak şimdilere dek algılanamamış olmasının temelinde bu nedenler bulunmaktadır. 

 

***

 

 

 

TÜRKİYE’DE

ARAPÇA ÖĞRETEN KURUM VE KURULUŞLAR

VE

BU MERKEZLERİN MAHİYETİ

 

Türkiye’de sözde Arapça öğretim yaptıran birçok «legal» ve «İllegal» merkezler vardır.  Bunlar, İmam-Hatip Okulları, İlâhiyat Fakülteleri, Arap Filolojisi, Tarikatçılara ait Kur’ân Kursları ve medreselerdir. Bu odakların hiç birinde Arapça öğrenmek mümkün değildir. Sebepleri gayet açıktır; özet olarak şöyle ifade edilebilir: Bu odaklardan devlete ait olanlar, görevleri icabı zaten öğrenciye Arapça’yı bir yaşam dili olarak öğretmemek için ne gerekiyorsa onu yapmak zorundadırlar. Çünkü bu kurumlar, esasen Böyle bir rol için yapılandırılmışlardır.

 

Tarikatçılara ait Kur’ân Kurslarına ve medreselere gelince bunlar, amaçlarında samimi bile olsalar, Arapça’yı öğrenciye öğretebilecek hiçbir elemana sahip değildirler. Nitekim bu kurs ve medreselerde Arapça konuşabilen, Arapça bir makale, bir mektup, hatta zorunlu ihtiyaçlarını belirten birkaç satır yazmayı başaracak bir tek hoca bile yoktur. Bu çarpıcı gerçek, ciddi araştırmalarla tespit edilmiştir. Nitekim, Ortadoğu ile ticari ilişkileri bulunan Türk firmaları, Çalıştırdıkları «Arapça bilen» elemanlarının hiç birini bu kaynaklardan seçmemektedirler. Çünkü yukarıda adları sayılan odaklarca sözde yetiştirilmiş olan kişiler, ne ticarî sektörlerde çalışabilecek niteliktedirler, ne de zaten muhataplarla iletişim kurabilecek bir Arapça bilgisine sahiptirler. Üstelik yıllarca ilâhiyât, medrese ve kurslarda sözde okumuş olanlar ancak «hoca» diye bilinen ve mistik işlerle uğraşan fanatik tiplerdir. Bunlar sanat, ticaret, ekonomi, üretim, seyahat, turizm ve kültürel faaliyetler gibi yaşımın aktif alanlarından uzaktırlar. Ömürlerinin hemen tamamı ibadethanelerde, tekke ve benzeri yerlerde, ev sohbetlerinde ve mezarlıklarda geçmektedir. Devlet bile, Arapça tercüme elemanlarını, Uzun yıllar Mısır’da okumuş, ancak kendini iyi yetiştirebilmiş olanlar arasından seçer. Örneğin Devlet tercümanı olan Ahmet Kocaer bunlardan biridir.  

 

Türkiye’de Arapça öğrenmek isteyen gençler, yukarıda çok özet olarak çizilen manzaradan önemli mesajlar almalıdırlar, dersler çıkarmalıdırlar. Bu cümleden olarak şu kurallara uymaya çalışmalıdırlar.

 

Her şeyden önce Arapça’yı, ana dil olarak konuşan ve bütün öğrenimini bu dille yapmış bulunan formasyon almış, -öğretme ve eğitme yeteneği yüksek- birinden ders almalıdırlar. «Falanca medrese hocası», «filanca ilâhiyat profesörü», «Arapça lügat yazarı», ya da başka bir unvan ve nitelikle reklâmı yapıla gelen ancak Arapça’yı «yaşam dili» olarak konuşamayan birilerinden ders almak, yıllar sonra büyük bir hayal kırıklığına neden olacaktır!

 

Bu nokta ile ilgili olarak bilinmesi gereken birçok husus daha vardır ki bunlardan biri de şudur: Bir yabancı dili sadece okulda, fakültede, dershanede, medresede ya da kursta öğrenmek mümkün değildir. Üstelik o dili, eğer onu konuşamayan birinden öğrenmek istiyorsanız, bu hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Bir yabancı dili gerçek anlamda öğrenmek isteyenler (hele öğretmek amacıyla öğrenmek isteyenler), mutlak surette o dili ana dil olarak konuşanlarla düşüp kalkmalıdırlar. Bu iş için yabancı bir ülkeye gitmeye de gerek olmayabilir. Yeter ki o dili konuşan bir, ya da birkaç kişiyi bulup onlarla sık sık diyalog kurmak mümkün olabilsin. Ama bu fırsatı, daima öğrenci kollamalıdır ve elde ettiği zaman da onu çok iyi değerlendirmelidir; böyle bir fırsatın çok nadir bulunduğunun bilincinde olmalıdır. Dolayısıyla da hocasından çok kendisinin özverili olması gerektiğine baştan inanmalıdır. Eğer bu şekilde akılcı davranabilirse öğrenci, hocasından azami derecede yararlanabilir. Aksine eğer ayrıntılarla uğraşır, hele hocasını uğraştırırsa, ya da fedakârlığı daha çok hocasından beklerse, hocasının zamanını ve enerjisini zorlayacağından, onu yıpratacağından, amacına ulaşamayabilir! Öğrencinin hocasını sömürmesi kadar ortamı bozan bir sebep yoktur. Zeki öğrenci; hocasını yormadan, duygusal davranışlar sergileyip onu usandırmadan, verdiği bilgileri çarpıtmadan ve onu ticaret metaı haline getirmeden en küçük fırsatı bile değerlendiren başarılı ilim yolcusudur.

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

ARAPÇA ÖĞRETİMİNDE SİSTEM SORUNLARI

 

 

Öğrencinin dikkat edeciği en önemli noktaların başında sistem gelmektedir. Öğrenci bilimsel sistemi arayıp bulmalıdır. Asırlarca işe yaramamış, insanların ömrünü tüketmiş, toplumun gerilemesine sebep olmuş, onları fanatizmin karanlığı içine itmiş -sözde- öğretim ve eğitim şekillerinden son derece uzak olmalıdır. Özellikle bugün lâikçilerle tarikatçılar arasında kıyasıya kavga konusu olan medrese ve kurs tedrisat şekilleriyle ilim tahsil etmek, aydınlanmak, Yüce Kur’ânı anlayabilmek mümkün değildir. Hele vahyin dilini öğrenmek asla mümkün değildir. Tarikatçıların propagandalarına kapılarak, onların oluşturduğu kuru kalabalıklara değer verme gafletinde bulunarak, onların tedrisat şekillerini kabullenmek yıllar sonra telâfisi mümkün olmayan bir ömür kaybına neden olur! Nitekim 650 yıl boyunca okutulan beş on tane Arap dil gramer kitabından başka hiçbir sermayeleri yoktur. (Bina, Maksut, Avamil, İzhar, Kafiye ve Mollacami) adı altında okuttukları birkaç kitabın adını Araplar bile bilmemektedir. Bu kitapların içerikleri ve teknik yönleri de bilimsel ölçülerden son derece uzaktır. Çoğunun yazarı da hem zaten Arap olmadıkları için, hem de bu kitaplar yüzyıllar önce yazılmış bulundukları için bugün hiçbir işe yaramadıkları gibi zararları bile vardır.

 

Nitekim bu yüzdendir ki Arapça «Nasara» fiili, yaklaşık 600 yıllık Osmanlı tarihi oyunca hep «yardım etti bir er kişi geçmiş zamanda» diye çok yanlış ve çok ilkel bir ifade ile sözde Türkçe’ye çevrilmiştir! Oysa bu fiilin anlamı asla «yardım etti» değil, bilakis «destekledi» demektir. İkisinin arasında çok büyük fark vardır. Çünkü hiçbir Arap örneğin; «bana yardım et, şu koliyi kaldıralım» demek için, kesinlikle «unsurnî, nerfau hazihi’l-Ulbe» demez. Ve çünkü bu cümle, gerçekte: «beni destekle, şu koliyi kaldıralım» demektir ki Türkçe’de de böyle bir cümle ile hitap etmek mantıklı değildir. Ne var ki tarih boyunca hiçbir Türk hocası, bunun ve benzeri yüzlerce hatanın farkında olamamıştır! Çünkü onlar da «Arapça’yı», sözde Arapça öğreten, fakat hiç Arapça konuşamayanlardan ders almışlardır!

 

Bütün bu tuhaflıkların, bugün Arapça öğrenmek isteyen gençler tarafından bilinmiyor olması çok büyük bir talihsizliktir. Nitekim bu yüzdendir ki yıllarını büyük bir samimiyet ve aşkla bir medrese veya kursun köhne ve ilkel duvarları arasında geçiren binlerce öğrenci bu ülkede, sözde Kur’ân’ın dilini öğrenmek istemekte, fakat onu asla öğrenememektedirler. Bu durumun daha sonra farkında olanlar, ya çok büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak içlerine kapanır, bunalım geçirirler; (Çünkü bunların hemen tamamı herhangi bir alanı doldurabilecek nitelikli birer eleman olarak yetişemedikleri için işsiz güçsüz kalırlar), ya da bunun suçunu İslâm’da gördükleri için azılı birer İslâm düşmanı haline dönüşürler. Bu ikinci kategoriye girenler sayı olarak her ne kadar çok az iseler de, ne yapıp yapar, bu kez (sözde çağdaş diye bildikleri) laikçi eğitim sistemiyle kendilerini yetiştirip tam anlamıyla İslâm’a, ilme ve evrensel düşünceye karşı birer militan olarak putçu kadrolarda yerlerini alırlar. Günümüz Türkiye’sinde akademisyen, gazeteci, yazar, hukukçu, sosyolog ve ekonomist olarak İslâm’a karşı savaş veren epeyce medrese kökenli ya da İmam-Hatipli insan vardır. Bu ilginç durumun nedeni ise, hiç kuşkusuz Türkiye’de, Arapça öğretiminde izlenen sistemsizliktir ve ilkel uygulamalardır. 

 

Şu halde öğrenci eğer gerçekten Arapça öğrenmek istiyorsa ve amacında samimi ise özellikle iki noktaya çok dikkat etmelidir.

 

Birincisi; ders alacağı hocanın bilgi düzeyi, formasyonu ve Arapça’yı ana dil olarak konuşup konuşamadığı hususudur. Ayrıca hocanın kültür düzeyi de çok önemlidir. Sırf kuralları ezberlemiş, canlı bir ansiklopedi haline gelmiş ama, edebiyattan, sanattan, aktüaliteden, spordan ve geniş bir genel kültürden yoksun olan hoca, öğrenciye elbette ki yararlı olamaz. Zengin bir terminoloji bilgisine, hayat, eşya ve olaylar hakkında çok yönlü bakış açılarına ve üstün bir anlatım yeteneğine sahip bulunmayan  böyle standart bir hoca tipi bile, her ne kadar bir İlâhiyat profesöründen, bir Nurcu veya tarikatçı hocadan çok daha yararlı ise de, öğrenci, geniş bir bilgi ve kültür birikiminin yanı sıra, Arapça’yı ana dil olarak kullanan hocayı mutlak surette tercih etmelidir.

 

Öğrencinin bu tercihi bilinçli olarak yapabilmesi bakımından onun şu gerçeği önceden bilmesinde yarar vardır: İlâhiyatçı ve İmam-Hatip kökenli hiçbir hoca, -gerek Türkiye’de, gerekse Türkiye’nin dışında zaman zaman düzenlenen milletlerarası İslâmî forumların hiç birinde- tebliğini Arapça sunabilecek bilgiye sahip değildir. Bunu şimdiye kadar eğer denemeyi göze alan biri çıkmış ise o, mutlak surette tebliğini erbap birine önceden tercüme ettirmiş, defalarca okuyarak prova yapmış ve kürsüde sadece elindeki yazıyı okumakla rolünü yerine getirmiştir! 

 

İkinci nokta ise sistemdir. Yakın geçmişte seminerlerimize katılan değerli gençlere hediye ettiğimiz 4 kitapçığın önsözlerinde anlattıklarımızı burada biraz özetleyerek tekrarlamakta yarar görüyoruz.

 

Yabancı dil öğretim sistemi ile ilgili olarak çok şey söylenebilir. Nitekim bu konu üzerine kapsamlı çalışmalar yapılmış, kitaplar yazılmıştır. Bunlara ek olarak zaman zaman yeni düşünceler yeni teoriler ortaya atılmakta, ilim adamları tarafından seminerler ve konferanslar verilerek gençler bilinçlendirilmektedir. Ülkemizde Arapça öğrenen gençlerin de bu konuda bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerekir. Ne yazık ki Batı dillerinin öğretimi konusunda gayretler çok yoğun olmasına karşın, Arapça’nın modern sistemlerle öğretilmesine ilişkin olarak Türkiye’de hemen hiçbir çalışma yapılmamakta, hatta yapılamamaktadır. Çünkü İslâm’a karşı önyargılı olan şahıs ve çevreler, ilginçtir ki Arapça’yı bu konuda önemli bir bahane olarak görüyor ve onu her fırsatta kullanıyorlar. Türkiye’de Arapça’nın önündeki engeller konusunda bu bahanenin nasıl ele alındığı ve nasıl işletildiği hakkında, yeri gelince aşağıda  bir nebze bilgi verilecektir. Ancak burada özellikle Arapça öğretim sistemi üzerinde biraz durmak gerekir.

 

Doğrusu, Türkiye’de herhangi bir yabancı dili öğrenmek kolay değildir. Özellikle sistem söz konusu olduğunda sıkıntı daha da artmaktadır. Çünkü genç öğrenci, haklı olarak sistemler arasındaki farkları esasen bilmemektedir. Doğal olarak onun, isabetli düşünen bir kılavuza ihtiyacı vardır. Ne yazık ki bu konuda kendisine öncülük edebilecek biri ile ancak tevafukla karşılaşabilmektedir. 

 

Dolayısıyla değerli gençlere ilk önce şu uyarıda bulunmak yararlı olur: Arapça’yı kolay öğrenebilmek için Türkiyeli öğrencinin bu konuda şimdiye kadar görüp duyduğu hemen her şeyi yeniden gözden geçirmesi ön koşuldur. Çünkü bu şeylerin hemen tamamı yanlıştır.

 

Örneğin önce gramerden başlamak yanlıştır. Yüzyıllardır Türkiye’de bu yanlışlık üzerinde ısrar edilmiştir. Dolayısıyladır ki ne Osmanlı döneminde, ne de cumhuriyet döneminde Arapça’yı bir konuşma ve yazı dili olarak öğrenebilmiş hemen hiç kimse yoktur. Son Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin yardımcısı Zahid El-Kevserî, Arapça’yı her ne kadar yazıda başarılı olarak kullanabilmiş ise de konuşma dili olarak onu kullanamamıştır. Bunun eleştirisini Zirikli’nin El-A’lâm’ında bulabilirsiniz.

 

Arapça öğretim sisteminin sakatlığı, Osmanlı Devleti’nin ancak yıkılış döneminde hissedilebilmiştir. Bunu ilk kez, dirayetli devlet adamlarından Münif Paşa çok iyi sezmiş ve konuyu gündeme getirmiştir. Onun, bu sorunu ele aldığı bir makalesi Doç. Dr. İsmail Doğan tarafından sadeleştirilmiş ve Milli Eğitim Dergisi’nin 151’inci sayısında yayınlanmıştır. Münif Paşa «EHEMMİYET-İ TERBİYE-İ SIBYÂN» başlığı altında kaleme aldığı makalesinin bir kesitinde şunları söylemektedir:

 

«Bugün yürürlükte olan eğitim yönteminin de çocukların zihin ve kavrayışına uygun olmadığı bilinmekte olup, sarf ve nahiv ve mantık ve meâni ismiyle öğrencinin "öğrendim" ve öğretmenin ise "öğrettim" diyerek memnun oldukları  ve onur duydukları şeyler, çocuğun tam anlamını ve kullanış şeklini ve hatta ne amaçla olduğunu bilmeden, yalnız papağan gibi telâffuz ettiği bir takım kurallardan ve terimlerden ibarettir. Çocuklar, belirtilen ilimleri okumayıp, öğrenmekten maksat olan Arapça’nın mahiyetinden habersiz olduğu hâlde, onun ilâl, irâb ve emsâli dakîk (ince) kurallarını ve felsefesini nasıl kavrayabilir? Ve henüz en sade ibareyi anlayıp kurmaya gücü yok iken, fesâhat ve belâğat üzere merâmını anlatma usûlünü  öğrenmekten ne istifade edebilir acaba? Çocuk eğitimi ile uğraşan öğretmenlerin hangisi öğrettiği Arapça’nın kurallarını ve mantığını sözlü veya yazılı olarak icraya muktedirdir?» 

 

Münif paşa, yönelttiği bu sorularla, devrin eğitim sistemini haklı olarak eleştirmektedir. Çünkü bu zat Arapça’yı çok iyi biliyordu, ayrıca geniş kültüre sahip bir şahsiyet idi. 1828-1910 yılları arasında yaşamış olan Mehmet Tahir Münif Paşa aynı zamanda, çok iyi derecede Farsça ve Fransızca da biliyordu. Yabancı dil konusunda sahip bulunduğu başarı ve ün sebebiyledir ki Kavalalı Mehmet Ali Paşa Onu, çocuklarına Farsça öğretmek için Mısır’a davet etti. Esasen Münif Paşa Arapça’sını bu sırada pekiştirme fırsatını elde etmiş ve bu dilin geniş kültürünü alabilmiştir.    

 

Şu noktayı da bilhassa vurgulamak gerekir ki, Arapça’yı bir yaşam dili olarak konuşmayan, -daha doğrusu konuşamayan-, bir hocadan bu dili öğrenmeye kalkışmak çok daha büyük bir yanlıştır. İlginçtir ki özellikle bu iki yanlışta hep ısrar edilmiştir, halen de ısrar edilmektedir. Günümüzde binlerce öğrenci Kur’ân Kurslarında, İmam-Hatip Liselerinde, İlâhiyat ve Filoloji fakültelerinde sözde Arapça öğrenmeye çalışmaktadırlar ve tabiatıyla onu bir türlü öğrenememektedirler. Çünkü bu sayılan yerlerin hiç birinde aslında Arapça öğretilmemektedir. Buralarda yalnızca Arap dil gramer kuralları ezberletilmektedir! Oysa, örneğin İstanbul, Marmara, Boğaziçi, Ortadoğu, Hacettepe ve Bilkent Üniversitelerinde İngilizce ve öbür Avrupa dilleri, bilimsel sistemlerle öğretilmektedir. Meselenin vahim yanı ise devletin ve iktidarların bu çelişkili durumu biliyor, fakat susuyor olmasıdır! 

 

Aslında hem modern sistemle (Batı dillerini) öğreten üniversiteler, hem de öğrencilere (Arapça’nın sırf gramerini okutan) bütün ilâhiyat fakülteleri devlete ait kurumlardır. Buna rağmen Türkiye’nin hemen bütün üniversitelerinde modern sistemler uygulanarak Batı dilleri özenle öğretilirken, İlâhiyât fakültelerinde Arapça’yı âdeta öğretmemek için büyük engeller konmuştur. Bu tutum ise iktidarları yönlendiren «Balkanlılar polit Bürosu»’nun niyetini açıkça ortaya koymaktadır!

 

Tuhaftır ki sözde Arapça öğretenler, bu çelişkileri bilmezlikten veya görmezden gelmekte ve yukarıda sözü edilen yanlışlar üzerinde her şeye rağmen ısrar etmektedirler. Bu yanlışların açtığı sorunlar ise sanıldığından çok daha büyüktür. Onun için Arapça öğrenmek durumunda olan her öğrenci, her şeyden önce bu büyük yanlışın farkına varabilmeli, emsallerini bu konuda uyarmalı ve bu yanlışların düzeltilmesinde akılcı stratejiler kullanarak bilimsel sistemlerin bir an önce hayata geçirilmesine yardımcı olmalıdır.

 

Bu stratejilerin en önemlisi, öğretmenlerin, derste yalnızca Arapça konuşmasını sağlamaktır. Eğer öğrenciler, Arapça dersi veren hocalarına örneğin, toplu şekilde ve ısrarla:

 

- Hocam, derste Türkçe konuşmanızı istemiyoruz. Bize, lütfen öğretmekte olduğunuz dille hitap ediniz. Çünkü bir yabancı dilin ancak bu şekilde öğrenilebileceğini, aksinin ise mümkün olmadığını kesin şekilde tespit ettik; nitekim İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi diller bu şekilde öğretiliyor ve öğreniliyor. diye hocalarına ve okul yönetimlerine uyarıda bulunur ve bunda ısrarlı olurlarsa, sorun kısa zamanda çözülebilir. Çünkü sözde Arapça öğreten hocalar, bu ısrarlı istekler karşısında mahcup olacak ve sonunda Arapça bilmediklerini itiraf etmek zorunda kalacaklardır. Evet bunu itiraf etmek zorundadırlar. Çünkü eğer gidip -sözde Arapça bildiğini ileri süren- bir ilâhiyat profesörüne örneğin;

 

- Hocam, «iki kere iki dört eder» cümlesini lütfen Arapça’ya çevirir misiniz? diye bir soru yöneltecek olursanız onun, bu çok basit cümleyi bile çevirmekten nasıl aciz kaldığını bizzat gözlerinizle görecek ve hayretler içinde donacaksınız! Türkiye’de, sözde topluma İslâm’ı öğretmek üzere eleman yetiştiren, bu şahısların Arapça bilgisi hakkındaki gerçekler işte bu kadar açıktır ve güçlü kanıtlara dayanmaktadır.

 

Nitekim bu nedenledir ki çok nadir olmakla birlikte, Türkiye’de bir yayın organında Arapça bir makale yayınlanmak istense, böyle bir yazıyı Arapça’ya tercüme edebilecek bir tek İlâhiyat profesörü bulunmamaktadır! Bunun canlı örneği olarak Kudüs Dergisi’ni gösterebiliriz. Araplara hitap etmesine ve yazarları arasında, Üstelik Mardinli bir İlâhiyat profesörünün bulunmasına rağmen, bu dergide nadiren yayınlanan Arapça yazılar, gerçek anlamda Arapça bilen birine tercüme ettirilmektedir!  Yani bu dergi ve benzerlerinde yazanların hiç biri, Arapça’yı bir yazı ve konuşma dili olarak kullanamamaktadır!

 

Onun için şunu tekrar etmekte yarar vardır: Gerek İmam-Hatip Liselerinde, gerek İlâhiyat Fakültelerinde, gerek Kur’ân Kurslarında ve gerekse medreselerde, sözde Arapça öğrenen gençler eğer hocalarını Arapça konuşmaya zorlarlarsa onların bir gün pes ederek bu yanlıştan geri adım atmak mecburiyetinde kalacaklarına kesinlikle inanmalıdırlar. Bu ise öğrencilerin ilk zaferi olacaktır. Bu aşamadan sonra öğrenci, hiç değilse Bu dilin gerçek anlamda öğretildiği merkezlere yönelme zorunluluğunu hissedecektir.

 

Arapça öğrenmede atılacak ilk ciddi adım budur. Eğer bu öneri Türkiye’de, öğrenci çevrelerinde yankı bulacak olursa, eğitimde müthiş bir devrimin müjdesi olabilir. Nitekim, tabandan yükselen akılcı, haklı ve legal tepkiler daima olumlu kazanımlara ortam hazırlamıştır. Bu, esasen sosyolojik deneyimlerin aynı zamanda tescil olmuş bir kanıtıdır. Dolayısıyla yüzbinlerce öğrencinin bu şekildeki haklı isteği, eğer bir tek ses olarak günün birinde yükselecek olursa, bunun uyandıracağı etki ve izlenimler, Arapça dil eğitiminin Türkiye’de rasyonelleşeği günleri hızla yaklaştıracaktır. Böyle bir günün ise hiç de uzak olmadığına inanmak gerekir.

 

 Şu halde Arapça da dahil, herhangi bir yabancı dili öğrenebilmek için mutlak surette o dili hatasız konuşan ve onu bir yaşam dili olarak kullanan, aynı zamanda gramer ve edebiyat kurallarını da çok iyi bilen aydın ve öğretmenlik formasyonuna sahip birinden eğitim almak gerekir. Bu hayırlı tavsiyeyi ciddiye alarak, aşağıda açıklanacak kurallara göre adımlarını atan öğrenciler elbette ki Arapça’yı kolayca öğrenebileceklerdir.

 

Bir yabancı dili en kolay biçimde  ve en kısa zamanda öğrenebilmenin yolu bilimsellikten geçer. Uzmanların bu konuda şimdiye kadar saptadığı gerçeklerin özü ise şudur:

 

Yabancı dili öğreten kişinin, o dili kesinlikle yazılı ve sözlü anlatımda hatasız, güncel ve akıcı şekilde kullanıyor olması gerekir.

 

Yabancı dil, -sıfır yaştaki bebeğin, yaklaşık yedi yaşına gelinceye kadar  annesi, babası ve çevresi tarafından- ona öğretilen ana dilinin fıtrî yöntemiyle verilmelidir. Yani dersler, yaşamın her alanından konusunu –dengeli ve serpiştirilmiş olarak- alan bir çeşitlilik içinde verilmelidir.

 

Öğrencinin derse, sıcak ve seri diyaloglarla katılımı sağlanmalı; uygulama sırasında öğrenci sırf dinleyici, sırf okuyucu veya sırf yazıcı olarak kalmamalıdır.

 

Öğrenciye, ders konusunun kapsadığı olaylar, görsel ve duyumsal olarak elverdikçe yaşatılmalıdır. Bunun için çeşitli materyal ve bol resimli kitaplar kullanılmalı, laboratuarda uygulamalar yapılmalı, ayrıca kısa aralıklarla öğrenciler gerek şehir içinde, gerekse şehir dışında geziye çıkartılarak çevre ve olaylar üzerinde (sırf Arapça konuşmak suretiyle) onlara bilgi verilmeli ve diyalog kurulmalıdır. Bu şekilde öğrencinin kulak alışkanlığı sağlanmalıdır.

 

Ancak bu gibi uygulamalar için Türkiye’de bugün ne yasalar, ne de zihniyet müsaittir. Grup halindeki öğrencileriyle örneğin bir parkta ya da bir müzede Arapça konuşmayı göze alabilen bir öğretmenin, nelerle karşılaşabileceğini tahmin etmek güç değildir. Dolayısıyla Türkiye’de uygarlaşma ve İslâmlaşma ortamı doğmadan bir öğretmenin bu tür bir uygulamaya girişmesi elbette ki risklidir.

 

Oysa, yabancı dil öğretiminde bugün ilim otoriteleri tarafından öngörülen ve gittikçe yaygınlaşan üç önemli uygulama vardır. Bu üç noktadaki tavsiyeler şöyledir:

 

Gramer ve edebiyat bilgileri, günlük konuşmalara serpiştirilmiş olarak öğrenciye verilmelidir.

 

Öğretimde kolaydan zora, yakından uzağa, basitten bileşiğe doğru bir açılım yelpazesi izlenerek konular işlenmelidir.

 

Çağdaş normlara uygun olarak; -Tarih, coğrafya, biyoloji, sağlık, psikoloji, matematik, geometri, ekonomi, ticaret, din, felsefe, sosyoloji ve mantık gibi temel bilimler başta olmak üzere-, ahlâk, temizlik, çevre, seyahat, turizm, bilgisayar, küreselleşme, feminizm, afetler, savaşlar, teknoloji, uygarlık, uzay, zaman, enerji, büyü, spor, sanat ve müzik gibi genel kültür konularına kadar akla gelebilecek hayat gerçekleri bu derslerde işlenmelidir. Öğrenci, Ana dilde orta öğretim sıralarından geçmiş ve hatta yüksek öğrenim görmüş olsa bile bu derslerin konuları (Arapça öğretilirken) ilkokul düzeylerine indirgenerek verilmelidir. Bundan amaç, öğrenciye Arapça öğretirken konuları temelden ele almak ve onun, her meselede düşüncelerini bu dille biraz ifade edebilmesini sağlamaktır.

 

Ancak bu münasebetle bir uyarıda bulunmak yararlı olacaktır. Bilindiği üzere dil eğitimi konusunda tarikatçıların en çok karşı oldukları iki şey vardır:

 

Bunların birincisi; Tarih, Coğrafya, matematik, geometri, fizik, kimya, biyoloji ve Astronomi gibi bütün pozitif bilimlerdir. Tarikatçılar, Arap dil grameri ile (formalite gereği) akaid, fıkıh, hadis ve tefsir gibi İslâmiyâtın ve mistisizmin dışında herhangi bir bilim dalında (özellikle kültürel konularda), eğitim verenlere şiddetle karşıdırlar.

 

Onların karşı oldukları ikinci şey de öğrenciye Arapça’yı konuşma ve yazı dili olarak öğretmektir. Dolayısıyla eğer hoca, (gramer kurallarını ezberletme dışında) öğrenciye, Arapça’yı -pratiğe yönelik bir sistemle- öğretmeye kalkışacak olursa, -büyük ihtimalle, lâikçilerden kendisine yönelebilecek tehlikelerden önce- tarikatçıların birinci derecede hedefi haline gelebilir!

 

Yabancı dil eğitiminde titizlikle uyulması gereken önemli ilkelerden biri de öğretmenin, öğrencileriyle diyalogunu ana dilde sürdürmemesidir. Sadece (sık olmamak koşuluyla) Türkçe cümleleri onlara dikte ettirirken ancak Türkçe’yi kullanmalıdır. Öğretmenin, her derse girerken önce beş dakika kadar, işleyeceği konu ile ilgili bir konuşma yapması çok yararlı olur. Ancak bu konuşma tamamen Arapça olmalıdır. Çeviri işlemi sırasında da öğretmen, öğrencileriyle diyalog halinde olmalı, zamanını çok ekonomik kullanmalıdır. Çeviri sırasında duruma göre alternatif cümlelerin yanı sıra, deyimsel kalıpları, eş anlamlıları ve zıtları da sunmalı, öğrencinin zengin bir anlatım gücü kazanabilmesi için çeşitli bilgileri ona Arapça olarak vermelidir.

 

Yabancı dil öğretiminde en önemli nokta, yabancı dil ile ana dil arasındaki mantık farklarıdır. Unutulmamalıdır ki her dilin kendine göre lengüistik özellikleri, belli bir karakteri ve mantığı vardır. Özellikle çeviri sırasında çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkan bu mantık ve karakter farklarından dolayı çeviri yapan öğrenci büyük sıkıntılar çeker.

 

Bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki, (be, alâ, an, ilâ, min ve hattâ gibi) edatların kullanımı da çok önemlidir. Arapça’da genellikle fiillerin çoğundan sonra gelen edatlar, hemen her fiile göre farklılık gösterirler. Bunlar ancak çok okuyarak ve çok yazarak belleğe yerleştirilebilirler. Örneğin, (Arapça’yı orta düzeyde bilenlerinde de az çok fark edecekleri gibi) aşağıdaki örneklerde bu önemi çarpıcı şekilde görmek mümkündür.

 

Örnek –1: Aşağıdaki Arapça deyimin, (ona yardım etti anlamında), Türkçe tam karşılığı: «elinden tuttu» demektir. Bu deyimin, Lâtin harfleriyle yazılışı şöyledir: «Akhaza bi yedihi». Fakat bu deyim içindeki (bi) edâtını eğer (alâ) ile değiştirecek olursanız, tamamen farklı bir anlam elde etmiş olursunuz. Yani başka bir tabirle eğer, «Akhaza bi yedihi» yerine bu kez «Akhaza alâ yedihi» derseniz, bunun anlamı; «onu men etti», yani onu engelledi, demektir ki bu kalıp içindeki bir tek edâtın başka bir edatla değiştirilmesinin sonucu olarak bu farklı anlam elde edilmiş olur.

 

Örnek –2: Aşağıdaki Arapça deyimin, Türkçe tam karşılığı: «ona gönül rızasıyla verdi» demektir. Bu deyimin, Lâtin harfleriyle yazılışı şöyledir: «A’tâhu an tıybeti nefsin». Fakat bu deyim içindeki (an) edâtını eğer herhangi bir edatla değiştirecek olursanız, ifadenin anlamını tamamen bozmuş olursunuz. Bu durumda, ise Arap muhatabınız maksadınızı anlasa bile sizin bu dili iyi konuşamadığınızı hemen kestirir! Dolayısıyla lisânın bu konudaki incelikleri de dahil, bütün esprilerini çok iyi kavrayabilmesi için öğrencinin, ders olarak işlediği metni defalarca okuyup birkaç kez de yazması gerekli ve yararlıdır.

 

Yabancı dil öğreten hocanın işte bu konuda derin bilgi ve birikime sahip bulunması gerekir. Yoksa yabancı dilin deyim ve özel tabirlerini öğrencisine aktaramaz. Bu yüzden de öğrenci, ne kadar emek verirse versin o dili hakkıyla öğrenemez!

 

Arapça öğrenirken öğrencilerin, olağanüstü bir dikkatle önem vermeleri gereken bir nokta da aksandır. Yani Arapça kelimeleri, bir Arap gibi seslendirmektir. Harflerin gerek ağızdaki, gerekse hançeredeki belli mahreçlerden çıkarılması son derece önem taşır. Bu ilgiyle öğrencileri bir noktada uyarmak yararlı olacaktır. O da şudur: Arapça’da (ü) sesi yoktur. Örneğin (kitaplar) demek olan (kutub) kelimesinin (Kütüb) ya da (kütüp) olarak seslendirilmesi çok yanlış ve büyük bir kusurdur. Bir Arapla konuşurken kelimeyi böyle seslendirmek yanlış anlamalara da yol açabilir; muhatap olan Arap, kelimeyi anlamayabilir. Eğer anlarsa, bu kez  konuşan kişi gülünç duruma düşer.

 

İslâm’a mensup milletler arasında özellikle (Tecwîd) kurallarına çok önem vermekle ünlü olan Türklerin -hele Kur’ân okurken- bu sesi kullanmaları çok düşündürücüdür. Bunun, bir dereceye kadar -Kur’ân eğitimi görmemiş kimseler için- Türkçe’nin karakterinden kaynaklandığını kabul etmek mümkün ise de, özellikle (Tecwid) talimi görmüş kimselerin bu sesi çıkarmada ısrar etmesi bir talihsizliktir! Çünkü yapılmış bazı araştırmalar sonunda, -sözde arabizme karşı misilleme anlamında bu yanlışta bilinçli olarak ısrar edildiği- anlaşılmıştır! Kur’ân-ı Kerîm’e, hiç değilse okurken bu kadarlık bir değişiklikle Türke özgü bir özellik kazandırma kompleksi olarak ortaya çıkan bu sorun, yanlış yoldaki insanları tatmin etse bile Kur’ân’ın özgün vasıflarına aykırıdır ve her zaman tepki görecektir! Üzüntü ile belirtmek gerekir ki Türkiye’de kimlik bunalımının belirtileri bu tehlikeli boyutlara dayanmıştır! Özellikle «Doğuanadolu»’da, merkez halkının çoğu Türk kökenli olan bir ilimizde yuvalanmış ırkçı odakların bu kompleksi azdırdığı bilinmektedir. Kent halkının sağduyulu sakinleri ile ilim erbabının bu tuhaflıklara perva etmeyeceği ise açıktır.

 

Sistem hakkında fikir ortaya koyarken hiç unutmamalıyız ki bugün, dünyanın her yerinde bir sistemler savaşı yaşanmaktadır. Devletler, Partiler, gruplar, cemiyetler, örgütler ve şirketler hep kendi alanlarında yeni bir sistem bulup onunla daha çok açılmak, daha çok kazanmak, daha çok ilerlemek, tutunmak ve ünlenmek isterler. Durum içeride de böyledir. Ancak rekabetin meşruluğu elbette ki genele yararı ile ölçülebilir. Amaçlarının gereği olarak, kendi çıkarlarını genelinkine tercih edenler için sistem, her şeyden önce ticaridir. Ancak eğitim ve öğretim alanları için düşünülen sistemlerin her şeyden önce insanî olması lâzımdır. Ne var ki bu da yetmez. Sistemin aynı zamanda çağdaş ve verimli olması da gerekir.

 

Eğitim ve öğretim alanında gerek birçok araştırma merkezi, gerekse bağımsız araştırmacılar çok yönlü olarak çalışmaktadırlar. Bütün bu çalışmalardan amaç; genç insanın, bilgi kaynaklarına en hızlı biçimde ulaşabilmesini ve isteğini rahat ve akıcı biçimde dile getirebilecek yetenekler kazanmasını  sağlamaktır; ona, bu imkânları kullanabilecek bol anahtarlar sunmaktır. Bu anahtarların en güçlülerinden biri de dildir. Bilgi edinmek, mevcut bilgileri gerektiğinde artırmak, gerektiğinde de yenilemek, onları başkalarına aktarmak, doğru bilgi ve kültürü yaygınlaştırmak, bu suretle bilgi toplumunun yapılanmasına katkıda bulunmak ve sonuç itibariyle de insanlık alemi için hayatı kolaylaştırmak dille mümkündür. Tabir yerinde ise dil, anahtarların en pahalısı ve bilgi hazinelerinin en değerli anahtarıdır. Bu anahtarın en kalitelisini edinmiş olan insanlar, hayatları boyunca gittikleri her yerde saygı ile karşılanmışlardır. Daha sonra üzerinde gerektiği kadar durulacağı üzere önce ana dili ondan sonra da geçerli ve yaygın dünya dillerinden birkaçını çok iyi bilmek, kendini keşfedebilmiş, insana ve insanlığa gerçekten yararlı hizmetler yapmak isteyen her ferdin ideali olmalıdır. Bu ise eğitim, öğretim ve öğrenim için en doğru sistemleri bulup uygulamakla olur.

 

Bu nedenle Arapça öğrencisi, en birikimli ve en başarılı hocayı, en uygun ders ortamını ve en ileri öğretim sistemini daima aramalıdır. Bunu, gerekirse yetkin ve malumat sahibi rehberler ve araştırmacılar yardımıyla yapmalıdır. Özellikle, İlginç bir sosyal dokuya sahip bulunan Türkiye gibi bir ülkede öğrenci, bu araştırmasını çok daha dikkatli yapmalıdır. Çünkü bu ülkede, Sünni-Alevi, sağcı-solcu, Zengin-yoksul, her kesim, kendi tercihine göre kapalı muhitinde yandaşlarıyla anlaşarak bir şekilde resmi eğitimin dışında başka bir sistemi daha uygulamaya çalışmaktadır! Bu da resmi eğitimin hiçbir kesimi tatmin etmediği sonucunu doğurduğuna göre, hele yabancı dil gibi duyarlı ve çok önemli bir konuda statükodan medet beklemek abesle iştigal olur.

 

Sadece yabancı dille sınırlı değil, istisnasız, eğitimin her alanında uygulanabilecek çağlarüstü evrensel tek sistem İslâm’ın getirdiği sistemdir. Bu sistem bizzat Hz. Peygamber (s) tarafından uygulanmış, bu sistemle dünyanın en bilgili, en kültürlü, en adil, en dürüst, en çalışkan, en temiz, en şefkatli, en cesur ve en coşkulu üç kuşağı olan «ashâb», «tabiîn» ve «tebe-i tabiin» işte bu sistemle yetiştirilmiştir.

 

Bu çağlarüstü evrensel sistemin üç dinamiği vardır:

 

تَكْلِيم : Teklîm : Diyalog sistemi,

تَحَاوُر : Tehâwur : Tiyatral sistem

خِطَاب : Khıtâb: Konferans sistemi.

 

Günümüzde uygar dün